Rena
-
Rena
Aşk Her şeyi Affeder mi Rena?*
Makale Yazarı: Müge Sandıkçıoğlu
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2014 19. sayıda yayımlanmıştır.
Handan Gökçek’in “Ah Mana Mu” adlı romanı dostluğun, dayanışmanın, aşkın, tutkunun, sevginin, aile bağlarının, din/dil tanımazlığın ve bir o kadar da tanımaya ant içmişlerin, siyasilerin halkları düşman edişinin, sokaktaki insanın buna kurban edilişinin hikâyesi. Romanı zamansal olarak ikiye ayırabiliriz: Birinci bölüme “Mübadeleden Önce (M.Ö.) denebilir. Bu bölümde bir ömre yayılacak aşkın ilk dönemleri, o aşk için mücadele, aile bağları, farklı ve aynı dinlerden insanların yaşam biçimleri ve sevgi hissedilir: Bu bölümde romanın ana kahramanı Rena’nın ruhsal yaşamı odağında kişiliğinin yaşamına etkilerini de gözlemek olanaklı. İkinci bölümde ise mübadele kararının kesinleşmesi ile gelişen olaylar anlatılır (M.S.: Mübadeleden Sonra). Mübadele sonrasında, kahramanın bu kez yaşamının kişiliğine etkilerini izleriz.
Mübadele kanlı canlı bir insan olsaydı, intihar ederdi. Kendi ruhunda ve yaşayanlarında yarattığı boşluklara ve cılk yaralarına baktıkça, “Ben ne yaptım böyle? Ben niye böyle kötü bir insanım?” diye kahrından ölürdü. Adının ve anlamının getirdiği yaptırımlara baktıkça, varoluşuna lanet okurdu. Muhataplarının masumiyetini ve çaresizliğini gördükçe, yaratılmamış olmayı dilerdi. Mübadeleye maruz ve mecbur kalanların ise, ona kızmaktan önce onu yaşıyor olmalarına isyan ettiklerini bilseydi, belki biraz teselli bulurdu. Çünkü mübadele, sadece masa başında, tarafların belki biraz mecburiyetten ama büyük oranda da siyasi emellerinin ebeliğinde doğurtulmuştu. O bir aşk birlikteliğinin çocuğu değil, şiddetli geçimsiz bir çiftten döllenen ama çiftten başka hiç kimse tarafından istenmeyen çocuktu. İyi ki o bir insan değildi…
Mübadele kara bir güneş ise, bu romanda yaşananlar ve yaşayanlar, onun etrafında birer gezegen, yıldız ve göktaşı. Işık saçmayan ve üşüten bir güneş etrafında yine de ışıklarını ve ısılarını korumaya çaba harcamışlar ve yörüngesinden hiç çıkamamışlar. Çekim alanının mecburi bağımlılığında gezegen benliklerinin kraterlerinden yukarı doğru tırmanmaya çalışmışlar. Sönük bir yıldız gibi eski parlak zamanlarının özlemi ya da yeniden kavuşacaklarının hayaliyle ayakta kalmaya gayret etmişler. Bulabildikleri tek sıvı gözyaşları olmuş. Nitekim Rena şöyle diyor: “O yıllarda dökülen gözyaşlarını toplayabilseydik gemiyle aşılması gereken bir deniz daha olurdu aramızda…” (s. 268) Onları topraklarından ayıran denize bakarak geçen yıllarında, belki de denize karşı ne hissedeceğini bilemiyordu. “Bu denizden geldim, bu denizden de geri döneceğim” mi diyordu acaba? Deniz onun için ümit miydi, makûs talih mi?
Yanya’da, bir arada, uyumlu yaşayan insanlar, savaşın ve sonuçlarının getirdiği mutsuzluk ve düşmanlık duygularını hayretle ve inanamaz bir halde karşıladılar. Halbuki onlar uzun yıllardır birbirlerinin âdetlerini, bayramlarını saygı ile paylaşıyorlardı. Dinlerinin ait olduğu topraklarda olmasalar da, ait olanlarla birlikte komşuluklarını sürdürüyorlardı. Birinin Paskalya çöreği, diğerinin şuruplu tatlısıyla değiş tokuş edilirdi. Hıristiyan çocuklar Müslüman arkadaşlarının Ramazan ve Kurban Bayramlarını, Müslüman çocuklar da onların Noel ve Paskalya Bayramlarını iple çekerlerdi. Büyüklerinse tek çekinceleri birbirlerinden kız almak/vermek konusundaydı. Sadece, çocuklarının gönlü diğer dinden birine düşecek diye endişe ederlerdi. Ama doğumlarından itibaren bir arada oynamış ve yaşamış çocuklar bunu anlayamazlardı. Rena ve Sakuş ise, büyümüş olmalarına karşın bunu hâlâ anlayamamışlardı.
Rena, Hıristiyan bir ailenin büyük kızı… Ev hanımı annesi Alkioni, bağcılık yapan babası Vasili ve kardeşi Manoli ile yaşamaktadır. Sapsarı saçları ve masmavi gözleriyle Yanya’nın bu en güzel kızı, birlikte büyüdüğü ve Müslüman olan Sakuş’a âşık, Sakuş da ona âşık. Gerçekte yazarın büyükannesi olan Rena, asıl kahramanımız olmakla birlikte, büyük aşkları ve birlikte yaşamak zorunda kaldıkları olaylar bağlamında düşününce, onu Sakuş’tan ayırmak zor. Ailelerinin dostça görüşüyor, babalarının kahvehanede her öğleden sonra buluşup sohbetler edebiliyor ve zor günlerinden birbirlerine destek verebiliyor olmaları, bu gençlerin bir yuva kurmasına rıza gösterebilecekleri anlamına gelmiyordu. Birbirlerinden ayrı bir hayat kurmaya asla tahammülleri olmadığını anlayan Rena ve Sakuş, ayaklarına taş bağlayıp göle atlayarak intihar etmeye niyet ederler. İskelede onları atlamak üzereyken yakalayan ailelerinin ve kasaba halkının tepkileri, zamanın ayrımcı zihniyetinin tekrar su yüzüne çıktığını gösterir. Gençlerin babaları, evlâtlarını kaybetmek yerine, bu isteğe boyun eğmeye karar verdiklerinde ise, olayı izleyen kasabalıların bir kısmından hâlâ olumsuz homurdanmalar duyulur. Bir “gâvur” ve bir “Turkos”un evlenmesine rıza gösteremezler. Her iki dinin mensuplarının kanları, ırkları, inanışları ve âdetleri birbirine karışsın istenmez. Yine de buna ömürleri boyunca hiç aldırmayan sadece iki kişi olmuştur: Rena ve Sakuş. Çünkü Rena’nın Tanrı’sı ile Sakuş’un Allah’ı birdir.
Rena ekseninde geçmişe ve şimdiki zamana gidiş gelişlerle kurgulanmış Ah Mana Mu, birçok üçüncü kuşak mübadil torunu gibi Handan Gökçek’in de yazmayı kendi içinde engelleyemediği bir metin olmuş. Çoğu mübadil torunu gibi o da köklerinin peşine düşmekten kendini alıkoyamamış. Yazar, romanına dair kısaca şöyle diyor: “Rena üç isim altında üç kadını tek bedende yaşamak zorunda kalmış bir Yunanlı kadınıdır… Aşk onun köklerinden kopup hiç bilmediği bir ülkeye doğru sürükler. Bu uğurda bir çocuğunu yitirir. Hayatının sonuna dek bekler onu… Torununun bedeninde evladının kokusunu bulur.”
Rena kararlı, sevecen, becerikli, yardımsever, merhametli, insancıl, inançlı, fedakâr, güçlü, anaç, saygılı, duygusal, güzel ve ailesine bağlı bir insandır. M.Ö. bu niteliklerini hiç yitirmez. İşte bu süreç aynı zamanda yukarıda sözünü ettiğim “kişiliğinin yaşamına etki ettiği” bir süreçtir. Sakuş’la her türlü zorluğa birlikte göğüs germişlerdir: Aşkları için gizlice buluşma cesaretini göstermişlerdir. Evlenmek için ölümü göze almışlardır. Herkesin “perili” dediği evin bahçesindeki sedir ağacının dibinde buluşmuşlar ve evlenince hiç çekinmeden o evi kendilerine yuva edinmişlerdir. Kasabalıların tüm olumsuz tepkilerine karşın çocuk yapmışlardır. İlk iki çocuklarından sonra, Rena’nın üçüncü hamileliği, artan siyasal huzursuzluklar nedeniyle zamansız olarak yorumlanmıştır. Üstüne üstlük bir de ikiz gebeliktir bu; ama ikisi de sevgiyle yollarını gözlemişlerdir doğacak ikizlerinin. İlerleyen yıllarda Rena, hayatta bir insanın alabileceği en zor kararlardan birini almak zorunda kalmıştır: Yanya’daki tüm Müslümanların mübadele ile yollanacak olması demek, Müslüman olan kocasının ve onun ailesinin de gitmesi anlamına gelir. Bu durumda Rena ne yapmalıdır? Toprağını, annesini, babasını ve kardeşini tercih edip, çocuklarını da yanında alıkoyarak Sakuş’a el sallamak mı? Çocuklarıyla birlikte kocasının yanında göç etmek mi? İnsanın bu seçenekler için: “Al birinden, vur ötekine” diyesi gelmez mi? Bakın Rena gözyaşları içinde kocasına ne der bu konuda: “Günlerdir düşünüyorum Sakuşimu, sensiz buralarda kalamam, çocuklarından mahrum bırakamam. Onları babaları olmadan büyütemem. Bensiz gidersen çocuklarımın yüzüne bakamam. Annemin ve babamın özlemine katlanabilirim, sensiz yaşayamam. Hem gitsek bile, geri döneceğiz nasılsa, birkaç yıllık ayrılığa katlanabilirim.” ( 224)
Geri dönüş ümidiyle alınmış bir karardır bu. Kocası ve çocuklarının varlığı hariç, her şeyin sıfır noktasından bile geriye düştüğü bir hayat ve geleceğini başkalarının masa başında yazdığı bir yazgı. O masa başında bir dolmakalem ile atılmış imzalar, Müslümanlar ve Rumlar için “seçim yapamama” diretmesi olarak zaten büyük bir yara iken, Rena için bir “seçim yapma” kadersizliği de olmuştur. “Hangisinin yerinde olmak isterdiniz?” diye sorulsa, Rena’nınki yeğlenesi olmazdı sanırım. İlle de yaşamlara vurulacak bir baltanın hedefi olmak şartı varsa, “El mahkûm gideceğiz buralardan, bizi yolluyorlar işte” kabullenişini seçmek daha bir kolay değil mi? Kötünün iyisi… Geride bırakılacak olanlar, Müslümanlar için koca bir geçmiş, ev bark, düzen, toprak, dostluklar iken, Rena için bunlara ilaveten anne, baba ve kardeştir.
Ancak Rena’nın ailesine olan özlemine katlanıp katlanamayacağını anlayacak fırsatı bile olamadı, diyebiliriz. Çünkü son çocukları olan Alkioni (Rena’nın annesinin adı), ikizi Zehra’dan (Sakuş’un annesinin adı) daha zayıf doğmuştur ve hastalıklı bir bebektir. Yanya’dan Selanik’e kadar geçen süre, Selanik’te binecekleri gemiyi bekledikleri zaman ve Selanik’ten Mersin’e gemi yolculuğu boyunca hep hastadır. On üç bin beş yüz insanı ve dört bin beş yüz hayvanı taşıyan bu gemilerde ( 287) sağlıklı bir yolculuk zaten mümkün değildir. Tüm çabalar, bulundukları ortamların çaresizliğinde ve imkânsızlığında boşa çıkar; bebek bir türlü sağlığına kavuşamaz. Selanik’te konaklatıldıkları yerde, aynı odayı paylaştıkları doktor ile eşinin, gemi yolculuğu süresince verdikleri destek de yetmez. Çocukları olmayan bu çiftin, Türk topraklarına varınca, Alkioni’yi iyileşinceye kadar İstanbul’da yanlarında alıkoyma teklifi, ana ve babaya ters gelse de sonunda Sakuş ikna olur. Rena direnir ama acı çekmektedir. Çok ama çok zor ikna edilir. “Ah vre pedimu (Ah çocuğum)”, “Oxi oxi, Eğo ime kuklakimu (Hayır… O benim bebeğim)”, “Oxi Sakuşimu se parakalo!!! (Hayır, Sakuşcuğum, lütfen!)” diye çırpınmalarının, bebeğine ancak zarar vereceğinin farkına varması kolay olmaz. İşte asıl vurgunu bundan sonra yaşamaya başlar Rena. Türk topraklarına varışın maddi- manevi çilesini çekerken, evlâtlarından birini vermiş olmanın zindanına kapanır. Bir gün yine Alkioni’yi geri alacakları ümidi ile ayakta kalmaya çalışsa da, diğer üç çocuğuyla ilgilenmekte zorlanır. İşte bu süreç de, M.S.’da, artık Rena’nın “yaşamının kişiliğine etki” ettiği süreçtir. Sakuş’un yol parasını denkleştirmesi dört yıl aldığı için, İstanbul’a götürülen bebeği araması da gecikir. O süre zarfında Rena idareten yaşar gibidir. Ne komşuları ne de çocukları bir şeyden haberdardır; çoğunlukla öyle suskundur ki herkes onu sağır dilsiz sanır. Annelerinin onlara hep kızgın olduğunu sanarak ve annelerine bir şey olacak korkusuyla büyüyen çocuklarından gerçeği hep saklar. Sakuş, bir gün oğulları Yusuf’a bunu şöyle dile getirir: “Sen bakma annene, çok acılar çekti, ondan böyle. Onu yaşadığı yerlerden ben söküp getirdim buralara, çok uzun yollardan geldik oğlum, o yüzden bizim gibi kahkahalarla gülemiyor.” (110)
Üç evlâdı daha olmasına karşın, ondan koparılan dördüncü evlâdının acısı bir anneye neler hissettirir? Kendine onun eksikliğini, suçluluğunu, pişmanlığını, çilesini kesinlikle unutturmayarak, kendini cezalandırmaya mı çalışır? Bedel ödemeye mi çalışır? Ona veremediği sevgisini ve gösteremediği ilgisini, diğerlerinden de bir nebze esirgemeye çalışarak adaletli olmaya mı çalışır? Rena ne zaman değişir?
Yeni topraklardaki adları artık İsa ve Havva olan çift, erkeğin yaşlanıp ölmesi ile ayrılırlar ilk kez. Sakuş’un İstanbul’daki aramalarından sonra izine asla ulaşılamayan bebek Alkioni’nin ablası Ervehe, ağabeyi Yusuf ve ikizi Zehra büyümüş, çoluk çocuğa karışmışlardır. Babasının ölümü sonrası annesini yanına almak isteyen Yusuf ve eşi Melek, İzmir’de yaşamaktadırlar. Önce baba toprağından, sonra da koca toprağı Hatay’dan ayrılmak zorunda kalan Rena, suskunluğunu sürdürmektedir. Ta ki gelini uzun yıllar sonra bir kız çocuğu doğurana kadar… Rena bu kız torununu, “Alkioni” olarak adlandırır ve bir tek o hep böyle hitap eder. Kavuşamadığı bebeğinin sonunda ona bu şekilde geri gönderildiğini düşünmektedir. Meryem Ana’ya ettiği duaları kabul olmuştur. Tüm ailenin Aynur olarak hitap ettiği bu torun ancak dokuz yaşına geldiğinde, Rena kendini her şeyi anlatmaya hazır hisseder ve ona neden sürekli Alkioni dediğini anlatır. Bunun zamanlaması da ilginçtir: Sakuş’uyla birlikte yerleşip, adam ettikleri Hatay’daki evlerine yıllar sonra gittiklerinde ve ailece yenen güzel bir yemekten sonra, sofra başında… Duyduklarıyla büyük şaşkınlık yaşayan çocukları, damatları ve gelini, artık bu suskunluğun nedenini öğrenmişlerdir. “O acılar bana büyük hatalar yaptırdı. Çocuklarımla yeteri kadar ilgilenemedim. Ama öyle zordu ki…” derken bir anlamda kendiyle yüzleşir ve çocuklarından özür de diler sanki. (328)
Yıllar boyu açıklayamadığı gerçeğin ona çektirdiklerinden, hiçbir şeyden haberi olmayan çocukları da nasibini almıştır. Gemiden indikten sonra kötü koşullarda ve belirsizlikler içinde alındıkları karantinada ve ardından bir süre kaldıkları misafirhanede aldığı “Alkioni için yaşama” kararından ve onu bulana kadar gün yüzü görmeyeceğine olan inancından hiç vazgeçememiştir ki… Anlattıklarıyla Zehra’ya neden her zaman biraz daha ilgili ve yumuşak davrandığı da açıklık kazanmış olur. Zehra, ikizinin başına gelenleri dinleyince kendini de daha iyi anlar: “Nerede şimdi Alkioni? Nedensiz yere ağlamalarım, içimin sıkıntıları, nedensiz gülmelerim bu yüzden miydi? Derler ki ikizlerden biri ne hissediyorsa diğeri de hissedermiş. Birinin canı yandığında, diğerinin de yanarmış.” (307) Rena da benzer bir hissi bir daha hiç göremediği kız kardeşi Manoli için yaşamıştır: “Hâlâ yaşıyor mu acaba? Bazen rüyamda görüyorum, öyle bir sarılıyoruz ki… Tıpkı o son gün olduğu gibi. Sevgisini hâlâ içimde hissediyorum, o zaman yaşadığına inanıyorum.” (263)
Rena, iki defa “öteki”leştirilmiştir. Önce bir Müslümanla evlenerek kendi toprağında, sonra da bir Hıristiyan olarak geldiği yeni topraklarda. Yanya’daki evinden ayrılışını kesin bir vedaya, toptan bir terk edişe ve yanıp yakılası bir hüzne dönüştürmek istemeyişinde belki de, ikinci “öteki”liğine hep “geçici olacak” diye bakması vardır. Ayrılık sabahı, bayramlarda giydiği elbisesini giymiştir. Kümesteki tavukları yemlemiş, kilerdeki zeytinlere, zeytinyağlarına, üzümlere bir göz atmıştır. Ağlamıyordur, ağlamayacaktır. Onun asıl vatanı kocasının yüreğidir sanki. Yuvasından ayrılan insanların en klasik davranışlarını yapıp duvarlarına ve eşyalarına dokunmadan edememiştir. Her şeyi beş duyusunun hafıza kaydına alma çabasındadır bir anlamda. O evin duvarlarında çınlayan çocuk seslerini kulaklarına, eşyalarının temasını ellerine, Yanya’nın ve ailesinin mis kokularını burnuna, tüm sevdiklerinin gülüşlerini gözlerine ve geleneksel vişneli ekmek tatlısının tadını damağına hapsetmek ister. Oysa aylar boyu yeni bir düzen kurabilene kadar geçen sürede en çok yedikleri şey, savaş ve kıtlık zamanlarının mecburi yiyeceği “peksimet” olacaktır. Zamanla Yanya’da da her şey değişir; bir tek kokusu kalır aynı…
Mübadiller evlerini, dükkânlarını, tarlalarını, kısacası her şeylerini bırakıp gitmeye zorlanmışlardır. Hatta bazıları daha Türkiye’ye yola çıkamadan, gelen Rum mübadillerle bunları paylaşmak ve bir arada yaşamak zorunda kalmışlardır. Rena ve Sakuş, evlerinin kilerinde korkuyla saklanırken buldukları Eleni ve oğlu Hacis’i bağırlarına basmaktan çekinmemişlerdir. Eleni, Rena’ya, İzmir’deki kendi evinin anahtarını ve adresini teslim etmekten çekinmezken, Rena da kendi yuvasında onların yaşamasını arzu ettiğini kesin bir kararlılıkla babası Vasili’ye açıklar (233). En azından sevdiği ve bildiği birileri evlerinin devamlılığını sağlayacaktır, onlar gittikten sonra. Tüm mübadiller gibi Rena’ya göre de, zaten onlar geri döneceklerdir; geçici bir misafirliktir bu. Ama heyhat! Aynı çileleri Türk topraklarından Yunanistan’a giden, mesela Dido Sotiriyu’nun Manoli’si de yaşamıştır. Hangi taraf daha çok zorluk çekti, hangi ülkenin mübadele koşulları daha az zorladı, hangi mübadil özlem çekmedi, diye sormak ne anlamsız. Ne Müslümanlar ne de Hıristiyanlar daha kolay yaşadı tüm bunları…
Rena… Sözlük anlamı, “bakılan, imrenilen, nazar olunan”… Ona bakanların güzelliğine bir daha dönüp baktığı, yaşadığı aşka ve sahip olduğu aileye imrenildiği ve bu yüzden nazara geldiği söylenebilir mi? O bu romanın sadece kurgusal gibi görünen bir kahramanı değil, kendi hayatının da kahramanıdır. O genç ve cıvıl cıvıl bir kız olduğu zamanlar ile ölümü arasında geçen inişli çıkışlı bir hayatın gerçek kahramanıdır. Peksimeti suya banarak yediğine defalarca tanık olduğum rahmetli anneannem ve ailesinin de, aynı coğrafyaların, aynı çilelerin başka bir hikâyesinin kahramanı olduğu gibi.
Bugün hâlâ İzmir, Adana, Karaman, Ödemiş ve ayrıca Yunanistan’da da çoğumuzun bildiği bazı türkülerin hem Türkçe hem de Rumca okunuyor ve bu türkülerle danslar ediliyor olması ne anlama geliyor? Yıllar sonra aynı sahnede, İzmirli Sezen Aksu ve İzmirli mübadil bir ailenin kızı olan Haris Alexiou da, Rena ve Sakuş gibilerin duygularını müziğin diliyle paylaşmamış mıydı?
Mübadele bir yerden bir yere sadece cisimleri taşımıştır. O insanlar yaşarken de, bu dünyadan gittiklerinde de ruhları hep “oralarda” kalmıştır.
Sorry, there were no replies found.
