Prens’in Yolculuğu: Alice Ferney
-
Prens’in Yolculuğu: Alice Ferney
Prens’in Yolculuğu*
Makale Yazarı: Çağrı Eroğlu
*Bu makale Roman Kahramanları (Ekim / Aralık 2014) 20. sayıda yayımlanmıştır.
“Savaş gerçekten sadece insanları mı ilgilendiriyordu?”[1] Yeryüzünü dört yıl boyunca cehenneme çeviren Birinci Dünya Savaşı sırasında zarar gören tek canlı insan mıydı? Yaklaşık 15 milyon hayvanın cephede hayatını kaybettiği bir dönemde, harap edilmiş bir toprakta, kuşların yerini topların ve bombaların aldığı bir gökyüzünde, doğa artık onlara yol gösteremezken hayvanlar nasıl hayatta kalabilirdi? Anlayamadıkları bir vahşetten, nereden geleceğini kestiremedikleri tehlikelerden kendilerini nasıl koruyabilirlerdi? Savaş onları da umutsuzluğa sürükler miydi? Tüm bunların yanında yaşadıklarını, deneyimlerini söze dökebilme yetisinden yoksun hayvanların Sessizliklerinin karşısında ilerleyip, içlerinden söylediklerini anlamaya çalışmak”[2] ve böylelikle bu deneyimleri bütünüyle dile aktarabilmek olanaklı mıdır?
Çağdaş Fransız yazar Alice Ferney’in 2003 tarihli #Savaşta başlıklı romanı, savaşı insan, hayvan, doğa üzerinden kurgulayarak ve sessiz bir tanığı, köpek Prens’i, insanbiçimci bir yaklaşım sergilemeksizin, romanının başkişilerinden biri kılarak Birinci Dünya Savaşı’nın hayvan dünyası üzerindeki yıkıcı gücünü ve insanla hayvanı birbirinden bir uçurumla ayırarak insanın mutlak üstünlüğünü savunan keskin sınırları sorgular. Sahibinin peşinden cepheye giden ve kendini bir anda savaşın ortasında bulan Prens’in öyküsü böylelikle, bir tarihleri olduğu bilinse bile, “ayak izleri, kokuları, yuvalarından geriye kalanlar, biz insanlara, esip geçen rüzgâr gibi, çok az iz bırakan”[3] hayvanların yaşamına ve özel bir dönemde yeniden şekillenmesi olası insan-hayvan ilişkisine örnek oluşturur. Günümüzde, hayvan yaşamını, insanbiçimci bir yaklaşımdan ziyade, olduğu biçimiyle, kahramanlarına insani yetiler yüklemeksizin anlatmayı hedefleyen kurgusal yapıtların söze dökülemeyeni, yeni iletişim biçimleri aracılığıyla aktardığı ve sözü, bizi hayvanlardan ayıran, insan zihninin üstünlüğünü vurgulayan bir ayrıcalık olarak tanımlamadığı[4] göz önüne alındığında, Prens’in öyküsü, merkezinde her canlının tabi olduğu mutlak bir doğa kanunun, yaşam ve ölümün olduğu savaş gibi bir ortak deneyimi yansıtma denemesi olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra, Prens’in “içinde pek çok sır barındıran sessizliği”, “gizli bir hafıza içinde kaydolmuş geçmişi”[5], öyküsünün bütünüyle bilinmesini hem yazar hem de okur için olanaksız kılsa da, bu kahramanın varlığı ve üstlendiği rol Savaşta’yı Büyük Savaşı gerçekçi bir dille ele alan benzerlerinden ayırır.
Roman, Fransa’nın Landes şehrinde yaşayan, #Jules, #Felicite ve 1912 yazında doğmuş oğulları Antoine ile Jules’ün annesi #Julia ve bir çocuk zekâsına sahip kardeşi #KüçükLouis‘den oluşan #Chabredoux ailesinin öyküsünü anlatır. Bu ailenin diğer fertleri, sürekli olarak hayvanlarla konuşan ve kendisiyle dalga geçenlere “Hayvanlar dilsiz olabilirler ama sağır değiller”[6] diyerek cevap veren Jules’ün henüz üç yaşını doldurmamış İskoç çoban köpeği Prens ve ailenin atı Colbert’dir. Jules, insanların hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurmadığı, dünyayı onlarla paylaştığı bir zamanı temsil eden “atalardan kalma bir ilişkinin insanda hayat bulan”[7] bir örneğidir. Küçüklüğünden itibaren Jules tarafından eğitilen Prens de, sahibinin sakin ve yumuşak mizacının etkisiyle iyi huylu, duyarlı ve sadık bir aile köpeği olmuştur. Ancak toprakla uğraşan Chabredoux ailesinin sakin yaşamı 1914 Ağustosunun başında ilan edilen seferberlik emriyle bütünüyle değişir. Askeri görevlilere ilk teslim edilen yaşı, sağlığı ve cinsiyeti cephede görev almaya uygun olan Colbert’dir. “Yürüyebilen her canlının savaşa sokulduğu”[8], atların bomba ve şarapnellerle öldürüldüğü, hayatta kalabilenlerin ise kasaplara et olarak ya da çiftçilere gübre yapılmak üzere satıldığı bir katliamın kurbanı olan Colbert’in gidişi ailenin cepheye gidecek diğer fertlerinin, Jules’ün, ileriki zamanda annesi nedeniyle savaşa katılmak zorunda kalan Küçük Louis’nin ve Prens’in, başlarına gelebileceklerin adeta habercisidir. Colbert, “karınları şişmiş, gözleri böceklerle kaplanmış atların yol kenarlarını doldurduğu” bir “at mezarlığına”[9] gönderilmiştir. Colbert’in hemen ardından, insanla hayvanın kaderinin eşitlendiği bu devasa mezarlığa giden diğer aile ferdi Jules olur. Jules’ün gidişine yakın, evde tuhaf bir şeyler olduğunu hisseden ve veda anında sahibinden “Gittiğim yere sen gelemezsin. Ama ben döneceğim. Sana karımı ve çocuğumu emanet ediyorum, biliyorsun ki onlar bizim ailemiz. (…) Beni arama. Felicite’yi koru ve Antoine’a göz kulak ol” sözlerini duyan Prens’in macerası da böylelikle başlar. Felicite’nin, Jules’ün yokluğuna dayanamayacağını ve bu nedenle öleceğini düşündüğü Prens, sahibinin isteğine uyarak sonraki günleri, karyola örtüsünün ucunda Jules’ü bekleyerek ve Jules’ün dönmemesinin yarattığı gerginlikle tüylerini dökerek geçirir. Bu arada da Felicite’nin sırdaşı olur. Jules’ün yaptığı gibi sürekli olarak Prens’le konuşan Felicite, Prens’i, ne Julia’nın ne de Küçük Louis’nin duymak istediği endişelerini paylaşabileceği bir kader ortağı olarak görür. Bununla birlikte, Felicite’nin sevgisi ve ilgisi Prens için yeterli olmayacak ve “sevgisi, sessizliği ve zekâsıyla bir koruyucu melek”[10] olan Prens, ağustos ayında bir sabah, gün ağarmadan, Jules’ü aramak için evi terk edecek ve yolculuğuna başlayacaktır.
Evden ayrılmasının ardından Prens, Jules’ün de dahil olduğu birliklerin izinde, zaman zaman kendisini misafir eden ve karnını doyuran evlerde kısa süre dinlenerek, zaman zaman da kendisini istemeyenlerin attığı taşlardan kaçarak, güneybatıdan kuzeydoğuya doğru, içgüdülerinin ve üstlendiği sorumluluğu yerine getirme arzusunun yardımıyla yol alır:
“Yılmayan bir yürekle hiçbir şey imkânsız değildir; köpek Prens, tüm duyuları uyarılmış olarak, içindeki sevginin sesini dinliyordu. Jules’in alayı uzun yol kat etmişti. Prens de şimdi aynı yolu kat ediyordu. Bedenlerin toprağa işledikleri bu yazıyı okumayı biliyordu. Görünmez izler ona yol gösteriyordu (…)[11]Prens sessizce savaş hattına doğru ilerlerken, Jules de yıllar içinde Prens’ten ve diğer hayvanlardan öğrendiği gibi, her ne olursa olsun doğayla ve yaşamla bağını koparmamaya ve koşullara uyum sağlayıp hayatta kalmaya çalışmaktadır:
“Jules Chabredoux da sakindi (…) Yürüyor, güneşe gülümsüyor, arkadaşını sakinleştiriyor, kuşları çağırıyor, gözlerinin önüne Prens’i ve Felicite’yi getiriyor, bir dua düşünüyor ve sürekli yürümeye devam ediyordu. Gözlerinde bir gülümseme ve parmakları arasında bir yaprak naneyle, memnuniyetle, insan dünyanın güzelliğinde içini yeniden ısıtmalı diyordu.”[12]Prens, Marne Savaşı sırasında, 10 Eylül 1914 tarihine doğru savaş hattına artık iyice yaklaşır. Ancak hatta yaklaştıkça, savaşın ne olduğunu bilmeyen ve kendisini neyin beklediği hakkında hiçbir deneyimi olmayan Prens’in o âna kadar büyük bir beceri ve dayanıklılıkla sürdürdüğü yolculuğunun en zorlu aşaması da başlamış olur. Prens artık, insanlar gibi “çok sayıda hayvanın da orduların çarpışması sırasında öldüğü”[13], “gökyüzünde kanatsız şeylerin uçuştuğu”[14], çarpışmadan dönenlerden “kötü bir bedensel yorgunluğun, harap bitap düşmüşlüğün ve ruhsal bıkkınlığın kokusunun yayıldığı”[15], yolculuğu boyunca rehberi olan binlerce koku ve izin kaybolduğu, bilinmeyen bir dünyaya adım atmıştır:
“insan dünyası yıkım halindeydi. Prens bunu anlamıyor ama seziyordu. Etrafındaki büyük altüst oluşun apaçıklığı hayvani güçlerinin birliğini bozuyordu. Açıklayamayacağı bir kargaşayla karşı karşıya, bilmediği bir durum içindeydi. Bir ölüm alanı etrafını sarıyordu. İçine korku yerleşti. Gözüpekliği yavaş yavaş onu terk ediyordu. İhtiyat git gide zihninde yer ediyordu. Canlılığı azalıyordu. Artık sahibini takip eden yürekli köpek değil, tüm işaret noktalarını kaybetmiş olan köpekti. Zira artık yeryüzünün şarkısını işitmiyor, yalnızca alışılmadık, korkunç sesler duyuyordu. Eşiğe yattı ve inlemeye başladı. Sahibi kaybolmuştu, yeryüzü eski haline hiç benzemiyordu, hiçbir şey tanıdık değildi. Köpek Prens gözlerini kapadı.”[16]Birliklerin iki kilometre kadar yakınına gelmiş bulunan Prens’in bu yeni dünyadaki umutsuzluğu kısa sürer. Köpek, Jules’ün silah arkadaşları Onbaşı Toulia, Brele, Rousseau, Arteguy tarafından uykuya daldığı eşikte bulunur. Patilerindeki yaralardan uzun bir yol kat ettiği belli olan, sevecen, sakin ve söylenenlere tepki veren bu hayvanla ne yapacağını tam olarak bilemeyen onbaşı, hayvanlarla konuştuğunu bildiği Jules’ü çağırır ve ikili böylelikle bir araya gelir. Artık bilmediği bir dünyada, yaşamında en güvendiği insanı bulan Prens için yeni bir dönem başlayacak ve bu andan itibaren bu cesur köpek, kendisi gibi, savaşlarda haber götürüp getirmekten yaralı taşımaya kadar pek çok görev üstlenen, birliklerin maskotu olan, askerlere moral veren türdeşlerinin sessiz temsilcisi ve dört yıl süren savaşın sessiz tanığı olacaktır. Prens’in birliğe gelişi, o dönemde Alman ordusunun yaptığı gibi, köpeklerin eğitilerek savaşlarda görev üstlenmeleri gerektiğini savunan ve Prens’e savaş eğitimi vermeye karar veren Teğmen Jean Bourgeois’yı heyecanlandırmakla kalmaz aynı zaman Jules’ün yakın çevresinde bulunan arkadaşlarının da ilgisini çeker. Prens, eğitiminde ilerledikçe etrafındaki askerlerin sevgisini ve güvenini kazanacak ve hayvanlarla ilişkilerini, hayvan dünyasını algılayışlarını yeniden gözden geçirmelerini sağlayacaktır. Uzaktan bakıldığında Jules ve Prens’in birlikteliği “insanlar ve doğa arasındaki birleşmenin resmi”, ”dünyanın ahenginin, eşsizliğinin ve mükemmelliğinin”[17] temsilidir. Savaşın yarattığı yıkımın ortasında var olabilen bu birliktelik ve uyum böylelikle, Jean Christophe Bailly’nin, hayat sürekli tersini gösterse de insanlık tarihindeki en üzücü şey olarak belirttiği, yüzyıllar boyunca alevlenen bir tür narsisizminden doğan, insanlar ve hayvanlar arasındaki mutlak sınırın[18], sanıldığı kadar aşılamaz olmadığını gösterir. Prens, cephede kaldığı süre boyunca “insanlara bir ayna tutacak ve kendilerini üstün ya da öncelikli görmelerini olanaksızlaştıracaktır.”[19]
Etrafında ilk kez bu kadar çok insanı bu kadar yakından ve uzun süre gören Prens’in yaptığı ilk şey, tıpkı birliğe katıldığı günden beri “dikkatini arkadaşlarına vermekten başka bir şey yapmayan”[20] sahibi gibi, etrafını sürekli gözlemlemek ve söylenenleri dinlemek olur. Eğitiminin ilk günlerinde mahzeni korumak gibi basit görevlere alıştırılan Prens, ilerleyen zamanda “barışçı ve sessiz, yararlı ve yardımsever bir kahramana”[21] dönüşür, ilk olarak haberleşmeyi sağlamak amacıyla, tasmasına takılan kutunun içine konulan haber kâğıtlarıyla birlikte mevziler arasında tehlikeli ve yorucu görevlere gönderilir, hareket halindeki birliklerin yerini bulmayı öğrenir ve tüm bunları, parçası olduğu doğal düzenle eşsiz bir işbirliği içinde, “sözler, açıklamalar olmaksızın kendisiyle sürekli konuşan”[22] doğaya güvenerek gerçekleştirir. Prens’in ikinci görevi savaş meydanındaki parçalanmış, üst üste yığılmış cesetler arasından yaralıları bulmak, hareketsiz, bilinçsiz yatanları ölüler arasından çıkarmaktır:
“Prens bir kız çocuğu inceliğiyle beden yığınlarının içinde koşuyordu. Asla bir cesede basmıyordu. Saygı gösteriyor gibiydi, bu kaybedilmiş yaşamların çevresinden dolaşıyordu. Bunu ona kimse öğretmemişti. Burnu hayatta olanın kokusunu alıyordu”[23]Ancak, bunlarla birlikte, Prens’in cephede üstlendiği en dikkat çekici görev yaşamla ölüm arasında, umutsuzluk ve korku içinde, yaşamın tarafında kalmaya çalışan askerlere sırdaşlık etmek olur. Prens’in “iyi yürekli dilsizliği”[24], askerlerin, başkalarıyla paylaşmaktan çekindikleri “kötü düşünceleri, utanç verici şikâyetleri, geçmişin sırlarını, itiraf edilemez umutları”[25] söze dökmelerini sağlar. Böylece bu dilsiz sırdaş, askerlerin sırlarına vakıf olur, Jules’ün yanı sıra diğer insanların duygularını en saf haliyle öğrenme ayrıcalığını elde eder:
“Jules’ün sözcüklerinde eğitilmiş olan Prens böylelikle askerlerin mahrem zihinsel dünyalarını keşfediyordu: korkularının tam ortasında geçmişte kalan mutlu yaşama özlem, sevginin direnişi, geleceği kaybetmenin reddi dile geliyordu.”[26]Hiç kimseyle paylaşmadıkları sırlarını, dile getiremedikleri korkularını Prens’in sessizliğine kaydeden bu askerler için kendi türlerinden olmayan bir canlıyla kurdukları bu özel ilişki, köpeğin varlığını vazgeçilmez kılmasının yanı sıra sorgulatıcı bir güce de sahiptir. Öyle ki, Prens’in evden cepheye nasıl geldiğini, macerasını, haber taşırken ya da ölü bedenler arasında yaralı bulmak için koştururken aklından neler geçtiğini bütünüyle bilebilmeleri olanaklı olmayan bu askerler için hayvan dünyası bir anda keşfedilmesi ve anlaşılması gereken bir alana dönüşür:
“Köpek Prens eğer konuşsaydı neler söylerdi? Kendi savaş deneyimini anlatmak için hangi sözcükleri seçerdi? (…) Bu bilinmezler, asker köpeği sevenlerin zihnini hiç durmaksızın meşgul ediyordu”[27]Cephede bulunduğu 1914-1916 yılları arasındaki dönemin ardından, 1916 Nisanında savaş sırasında gösterdiği kahramanlıklar dolayısıyla savaş nişanı verilen Jules ve silah arkadaşları Brele ve Joseph’le birlikte, kendisi de erlikten asteğmenliğe yükseltilen Prens’in yaşamı, aynı ay içinde, I. Dünya Savaşı’nın en kanlı savaşlarından biri olan #VerdunSavaşı sırasında, yeniden altüst olacak ve sessiz tanık, #MarneSavaşı sırasında bulduğu sahibini Verdun’da kaybedecektir. Prens’in kurtlara özgü uluması eşliğinde gerçekleşen bu ölüm, savaşın başından itibaren Jules’le yan yana çarpışan Brele’in direnme gücünü ve hayatta kalma isteğini kırsa da, Prens’in varlığı hayata tutunmalarını sağlayacaktır. O andan itibaren Prens ve Brele, tanımadıkları kalabalıklar arasında, ortak yaslarını tutmaya devam ederler. 1917 yılının ortalarında, Craonne’daki çatışmalardan da sağ kurtulmayı başaran Brele’in “mizahı başkaldırıya dönüşür”[28]. Gün geçtikçe yoğunlaşan öfkesi ise, gözlerinden artık derin ve anlaşılmaz bir endişenin izleri ve “askerlerin bakışlarının bir yansıması olan mutsuz bir bakış”[29] okunan Prens’i gördükçe artar. Brele, “köpeğin artık her şeyi, nasıl acı çekildiğini ve nasıl ölündüğünü bildiğini”[30] düşünmektedir. Böylelikle, Brele zaman içinde yavaş yavaş Jules’ün sahip olduğu duyarlılığa sahip olmuş ve Jules ile Prens’in birlikte kurdukları atalardan kalma, insanla hayvanın birbirlerini tamamladıkları ilişkiyi sürdürmeyi başarmıştır. Tüm bu yaşananların ardından artık savaşmayı reddeden Brele tutuklanıp idama mahkûm edilse de, “Prens’in bir bekçi köpeği gibi kapısının önünde çakılıp kaldığı”[31] depodan kaçmayı başarır ve “asker kaçağı Brele ile asteğmen Prens”, savaştan kurtulmak, “haksız ve işe yaramaz bir ölümden kaçmak”[32] için eve dönüş yolculuğuna başlarlar. Böylelikle, 1914’te Jules’ü bulmak için evini terk eden Prens, 1917’de Jules’ü kaybetmiş olarak evine döner. Evde onu üç kişi karşılar: Felicite, Antoine, ve Jules’ün cepheye gitmesinin ardından doğan Marie. Küçük Louis cephede hayatını kaybetmiş, anneleri Julia ise, bu ölümün ardından intihar etmiştir. Ancak, o ana kadar yollara, savaşlara, bir canlının cephede karşılaşabileceği her tür zorluğa ve tehlikeye dayanmış Prens için bu dönüş bir yıkım anlamına gelmektedir. “Çocukluğunun ve sahibinin çiftliğine yeniden kavuşmasına”[33] rağmen her şeyin değiştiği, Jules’ün olmadığı bu ev, Jules’den sonra Brele’e karşı da görevini yerine getirmiş ve onun hayata tutunmasını sağlamış olan bu sadık dostu, sahiplerini kaybeden ya da terk edilen niceleri gibi derin bir bunalıma iter. Yemeden içmeden kesilen, hareket etmeyi reddeden Prens, macerasının başladığı yerde, ancak bu sefer Antoine’ın yatağının ayakucunda, “uzaklara, görünmez bir resme”[34] bakarak sessizlik içinde hayatına son verir. ■
———–
* Arş. Gör. Dr., Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, cagriero@hotmail.com.
[1] Alice Ferney, Dans la guerre, Actes Sud, Arles, 2003, s. 15.
[2] Jean-Christophe Bailly, Le parti pris des animaux, Christian Bourgeois, Paris, 2013, s. 9.
[3] Elisabeth de Fontenay, Le silence des bêtes, Seuil, Points, Paris, 2013, s. 23.
[4] Bkz. Lucile Desblanche, La plume des bêtes, L’Harmattan, Paris, 2011, ss. 17-28.
[5] Alice Ferney, a.g.y., s. 146.
[6] A.g.y., s. 18.
[7] A.g.y., s. 19.
[8] A.g.y., s. 26.
[9] A.g.y., s. 132.
[10] A.g.y., s. 90.
[11] A.g.y., s. 106.
[12] A.g.y., s. 98.
[13] A.g.y., s. 101.
[14] A.g.y., s. 59.
[15] A.g.y., s. 110.
[16] A.g.y., s. 111.
[17] A.g.y., s. 144.
[18] Bkz. Jean-Christophe Bailly, a.g.y., s. 9.
[19] Alice Ferney, a.g.y., s. 193.
[20] A.g.y., s. 116.
[21] A.g.y., s. 186.
[22] A.g.y., s. 136.
[23] A.g.y., s. 192.
[24] A.g.y., s. 261.
[25] A.g.y., s. 256.
[26] A.g.y., s. 256.
[27] A.g.y., s. 271.
[28] A.g.y., s. 367.
[29] A.g.y., s. 336.
[30] A.g.y., s. 368.
[31] A.g.y., s. 369.
[32] A.g..y., s. 369.
[33] A.g.y., s. 374.
[34] A.g.y., s. 375.#BirinciDünyaSavaşı #ÇağrıEroğlu #AliceFerney #Prens #KöpekPrens #Colbert #Sayı20

Sorry, there were no replies found.