Pierre Bezuhov: SİZ, PIYER BEZUHOV KİMSİNİZ?
-
Pierre Bezuhov: SİZ, PIYER BEZUHOV KİMSİNİZ?
SİZ, PIYER BEZUHOV KİMSİNİZ?*
Makale Yazarı: Eren Aysan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/Mart 2012) 9. sayıda yayımlanmıştır.
“Hayatımızı tanımak, kendimizi tanımak demektir.”
Tolstoy’dan Russanov’a, 1903Bu yazıya, “Ben Nataşa Rostova… Sayın Leo Nikolayeviç Tolstoy, #yaratıcım… Bana, kim olduğumu söyleyebilir misiniz? Ben sizin eşiniz #Sofia’dan evvel #nişanlı olduğunuz, #Aksania adındaki köylü kızından bir parça mıyım? Çapkınlık günlerinizin ürünü olan #Saşa mı? Yoksa size hayatı boyunca sevdalı bir dostluk süren eşinizin kız kardeşi #TaniaBehrs’in ta kendisi mi? Yahut kızınız #Tanya mı?” diyerek başlamak isterdim. Elbette, bir yazarın yaşamını salt otobiyografik olarak yazması ayıplanamaz. Ancak yaratıcılığın içinde yazarın özel hayatındaki pek çok noktadan arınarak, ama yaşamın doğal sonucu olarak bunları bir kurgu içinde kimi zaman birleştirerek, kimi zaman ayrıştırarak kullanması kanımca çok daha makbuldür. Belki de yazarlığın kendi sınırları içinde kalan küçük hilelerdir bunlar…
#RolloMay, “#YaratmaCesareti” adını verdiği çalışmasında, yaratıcılığın incelenmesinin en büyük zorluklarından biri olarak, yaratıcı ile dünya arasındaki esrarlı, çözümlenemeyen karşılaşmayı gösterir: “Sanatçı ya da şairin görüşü, özneyle (kişi) nesnel kutup (olmayı – bekleyen – dünya) arasındaki belirleyici ara noktadır.” (77) May, bu ara noktayı da bir #mücadelealanı olarak tanımlar, yaratıcının evrenin anlamsızlığını ve sessizliğini nasıl “var” ettiğini, anlamı ortaya çıkarana kadar nasıl “yokluk”la boğuştuğunu göz önüne sermeye çalışır. Peki nedir bu çileli yolun sırrı? Neden eli kalem tutan herkes yazmaya eğilimli olduğu inancıyla yaşayıp bir gün esin perisiyle hesaplaşacağı, asude günlerin geleceği ya da deneyim kazanıp yalnızlığın bahçesine girdikten sonra ilahi bir kudretle yaratabileceği günlerin özlemini duyar? Niçin #yazmak hayalleri süsler de, eyleme pek az dönüşür?
#MarquisdeSade’ın hayatının anlatıldığı, “#DüşlerinEfendisi” filminde, yazar olmanın önkoşulu olan yazma eylemine sabırla bağlılık, unutulmaz film kareleriyle özetlenir. Sade, yaşamaya mahkûm edildiği hapishanede, elinden kalemi alındıktan sonra, çarşafa kanı ve dışkısıyla, çarşaf elinden alındıktan sonra giysilerine, son olarak da bedenine tasarımlarını aktarır. #Çılgıncayazma isteğinin, insanı hayrete düşürecek yoğunluktaki emeğin ardında kuşkusuz var olma çabası ve kendini adlandırmaya yönelik sınırsız bir arzu bulunur. O zaman şiddetli yazma eylemiyle, yazma beklentisi arasındaki paradoks nedir? Yahut yazı yazmaya hazırlanıp da ertelenmesine yol açan, sonrasında da “boşa geçmiş” bir hayat yaşandığına yönelik anlam hangi noktalarda kırbaçlanır? Bir anda eline kalemi alacak kişinin karşılaşabileceği sınırsız handikaplar nelerdir? #Varlık ile 3yokluk arasında boğuşulan karanlık koridorlarda bir karakter nasıl yaratılabilir? Nataşa böylesine yaratılmış bir karakter içinde soluk alıp verirken, onu ve daha başka karakterlerini ortaya çıkarmak için, yalnızca Savaş ve Barış için söylüyorum- dört yıldan fazla debelenen yazarı Leo Tolstoy nasıl düşünür?
Tolstoy’un yaratıcı bakış açıcının bileşkesini, #SolomonVolkof, “#BüyülüKoro” isimli yapıtında daha açık bir biçimde ifade eder: “Tolstoy baştan aşağı çelişkilerle dokunmuş, Walt Whitman’ın deyişiyle, ‘çokluklar’ı kendi içinde barındıran biriydi. Aynı anda hem inançlı bir arkaist hem doğal bir yenilikçiydi hem yaşamda, hem yazarlıkta hem de kendi tutkulu dinsel ve politik vaazlarında, tam bir anarşizmle çevrelenmişti. Yine Gorki, Tolstoy konusunda, biraz sert bir şekilde şöyle söylüyordu: ‘Büyük sanatçıların, günahlarında da sıradan günahkârlardan daha güçlü olmaları psikolojik açıdan çok doğaldır.” (s.112)
Bir yazarın #çelişkileryumağı olarak nitelendirilmesinden doğal ne var ki… Tabi şunu da eklemek gerekiyor, #Napolyon’un #Rusyayıişgaletmek için giriştiği savaş dönemini, #Çarlıkdönemi sosyetesinin yaşam tarzıyla iç içe, beş aristokrat ailenin gözünden anlatılması olarak göreceğimiz “Savaş ve Barış”, #1869 yılında altı cilt olarak yayımlanıp daha sonra dört cilt halinde düzenlenmiştir. Yazım serüveninde de daha çok Tolstoy’un kahramanları aracılığıyla kendi iç hesaplaşmasını sürdürdüğü söylenebilir. Yazıya Nataşa’yla başladık. Romanın belirli bölümleri onun bakış açısıyla, hatta izlenimleriyle sunulur okura. Nataşa romana #Rostov ailesinin güzel, başarılı bir genç kızı olarak başlar, mutlu evliliğini dört çocuğuyla besleyen anneliği vurgusuyla da eser sonlanır. Onu tanımlananlardan güzel olarak algılamazsanız bile, akıllı, muzip, sevecen, eğlenceli hatta çocuksu olarak nitelendirebilirsiniz. Tolstoy’un bakış açısıyla “küçük omuzlarla ve incecik bilekleriyle salınan” Nataşa’nın en az yaratıcısı kadar karmaşık bir karakter olduğu açık. Bir yandan kadınsılığına değinilirken, neredeyse bir oğlan çocuğu gibi çevik, kıvrak ve özgüvenli olduğu kesindir. Özellikle 19. yy bakış açısını düşündüğümüzde, kadınların çoğunlukla erkeklerin yanındaki odada, arka planda kalıp sessizce oturmak ve #dikişdikmek için kendine gerekli zamanı yaratmak zorunda kalma güdüsünün dışındadır Nataşa. Sakin bir genç kadın olmadığı açıktır. Kendi bakış açısı daha nettir, ama o yılların savunusuna göre pekâlâ “#ahlakdışı”dır. Hele nişanlı olduğu halde bir başka erkekle, #Anatole ile kaçmak istemesi… Bastırılmış bir kadın portesi yoktur Nataşa’da. Hatta Pierre’in eşi Helen’e baloda karşılaşmalarında hayranlıkla bakar. Onun için #Helen tam bir kadındır. Gözlerini ondan alamaz. Kendinde olmayanların bir bileşkesidir Helen.
Nataşa üzerinde bu kadar durmamızın sebebi, Pierre ve #Andrey arasındaki en önemli kişi olmasıdır. Yani Girard’ın üçgen arzu teorisine denk düşmesi…
#GenetteGirard, “Romantik Yalan – Romansal Hakikat” adını verdiği çalışmasında, “üçgen arzu” adını verdiği bir teori ile kimi yapıtları derinlemesine açıklamaya gayret eder. “#ÜçgenArzu”nun köşelerini, #arzulanannesne, #arzulayanözne ve #arzunundolayımlayıcısı oluşturur. Yazar, #Cervantes’in Don Kişot romanından yola çıkarak üçgen arzu kavramını açıklamaya çalışır. Buna göre, merkezi Sanço Panza olarak ele alırsak, #SançoPanza, öznedir, arzunun dolayımlayıcısı Don Kişot’tur. Çünkü O, Sanço Panza’nın efendisidir, kural koyucudur. Sanço, #DonKişot’la olmaya başladığından beri, midesini doyurmaktan başka şeylere de tutkuyla sarılmıştır. Artık “vali”si olacağı bir ada hayal etmekte, sevgilisi için de düşes ünvanı istemektedir. Ancak Sanço Panza için Don Kişot hiçbir zaman “öteki” değildir. Çünkü, yel değirmenine karşı savaş veren Don Kişot değil, özenilecek şövalye #Amadis’tir. Amadis’te, Don Kişot ve Sanço Panza’nın hiçbir zaman sahip olamayacağı bakış, duruş ve gurur vardır. Bu durumda “#gerçekşövalye” Amadis, arzulanan nesne olacaktır. Aslında, Don Kişot ve Sanço Panza’nın bakış açılarıyla Amadis’in pekâlâ masalsı bir kişi olduğu da söylenebilir.
Bu durumda Savaş ve Barış’ta, Nataşa, Pierre ve Andrey düşünüldüğünde, arzulanan nesne Nataşa’nın ta kendisidir. Peki ya arzunun dolayımcısı ve merkezi kimdir? İşte burada karşımıza bir dizi çelişki çıkıyor. Eğer merkez Pierre ise, Pierre Nataşa’ya kavuşmak için Andrey’in ölmesini beklemek zorunda. Şayet tam tersiyse de Andrey aldatılmış bir erkek olarak yaşamını sonlandırıyor. Bu durumda Pierre ve Andrey birbirlerini bütünlüyorlar aslında. Bambaşka görünen iki erkek, bir kadının hayat evresinde farklı yerlerde duruyor. Nataşa’nın gençliğinde tercih ettiği yakışıklı Andrey’in karşısında, olgunken ilgi duyduğu, hayatı deneyimlemiş Pierre var.
Ayrıca Girard, kitabında, “üçgen arzu” temelinde kişilere psikanalitik bir bakışla yeni söylemler ekler. Özne’den yola çıkarak, “dışsal dolayım” ve “içsel dolayım” adını verdiği yeni açılar geliştirir. Eğer roman ya da oyun kişisinin, arzunun dolayımcısıyla arasında mesafeler varsa, #dışsaldolayımcı olarak nitelendirilir. Şayet, öznenin dolayımcıyla mesafesi yoksa, hatta roman ya da oyun kişisi dolayımcıyı içselleştirmişse #içseldolayımcı adını koyar. Bu noktada da son derece basit olarak nitelendirebileceğimiz Pierre, Andrey ve Nataşa arasında örtük bir gerilim göze çarpıyor. Bir bakıma günümüz insanının da karmaşık modeliyle karşı karşıyayız. Kaba kuvvetin, zorbalık ve keyfiliğin değil, eşitlik ve özgürlük aldatmacasının dibe vurduğu, sınıfların birbirini taklit etmeye çabaladığı, tek bir kişiye tapınmanın, yüz bin rakibe duyulan kinle yer değiştirdiği dönemde insanın arzusu çözümlemeye çalışılacaktır. Bu hem çok basit hem de karmaşıktır. Basittir, çünkü, Don Kişot’la “reklamların kurbanı olan küçük burjuva arasındaki mesafe” ortadan kalkmıştır. Karmaşıktır, çünkü, Savaş ve Barış’ta olduğu gibi, ortaya birden fazla olağanüstü durum çıkar, ama bu durum yine insandan/ insan olmaktan kaynaklanmaktadır. Durumun ağırlığını yaratan insandır, özne ve arzu en yoğun karmaşasını yaşamaktadır.
“#RomantikYalan – #RomansalHakikat” ilk kez Fransa’da yayımlandığında, Sartre’ın edebiyat alanında, “#yaratıcıözgürlük”, “yazarın iktidarın parçası olmaya çaba göstermesi”, “kişinin seçimi” gibi kavramlarla açıklamaya çalıştığı “#EdebiyatNedir?” adlı eserinin yankıları devam ediyordu. Zaman zaman yazının kapsamı dışına çıkarak çağdaş yaşamın psikolojisini ve moda, reklamcılık, propaganda gibi olguları da inceler. Onun, kitabın tamamına yaydığı soru da son derece evrenseldir: İnsanlar kendilerini nasıl aldatırlar ve ne zaman artık aldatamaz hale gelirler?
Savaş ve Barış yayımlanır yayımlanmaz aslında pek çok kişi #Pierre’in Tolstoy’un ta kendisi olduğu gerçeğini kısa sürede yakaladı. Çok açık ki Pierre’nin sık sık vurgulanan beceriksizlikleri ve zor bir çevrede yaşam sürmesi, Tolstoy gibi görünmesine rahatlıkla kapı aralıyordu. Daha da önemlisi, Pierre, yönelimlerindeki kararsızlık nedeniyle sürekli hakkında çok derin sorular sorduruyordu. Kendini nerede aldatan, nerede yenileyen bir roman kişisiydi? O, özünü sürekli arıyor ve kendini “iyi bir adam” yapmaya çalışıyordu. Belki de filozofların hayatı yaşamak için sunduğu bütün yollardan geçmek için özel bir enerji sarf ediyordu. Başlangıçta, Pierre, tamamen fiziksel zevklerinin bir kölesi olarak karşımıza çıkıyordu, arkadaşlarıyla birlikte israf partilerinde yaşamını sürdürüyor, kadınlara özel bir hassasiyet taşıyordu. Bu aşamada en yüksek noktası da, hiç şüphe yok ki Helen ile evliliğiydi. Bu kararın ardında aşk ya da buna benzeyen bir duygu da yoktu. Böyle bir yaşam tarzından tiksinti duymaya başlayan Pierre, din ve mistisizm üzerine çalışmaya başlayıp üstüne bir de mason oldu. Bu sırada kendini geliştirmek için çalışıp hatta masonluğun savunucusuna dönüştü. Ama bu yapı da onun düş kırıklığının bir parçası haline geldi. Sonunda bu toplantılarda bir şey yapmaktan ziyade, her zamanki gibi yüksek bir yaşam vaadiyle insanları kandıran, ikiyüzlüler çetesinin eline düştüğünü anladı. Napolyon’un Moskova işgali ve sonrasında da bir tür “siyaset” mekanizmasının içine girdi. Burada da deli gibi dolaşan bir suikastçı görünümündeydi. En azından kendisi için nihayet hayatın anlamını, insan varoluşunun temellerini sorgulayan hatta tüm servetini, malını mülkünü, elinden çıkaracak bir sadeleşmeye gitmesi de Tanrı’ya inanan bir kombinasyonu içeriyordu.
Bu durumda “Pierre #kahraman mı? Yoksa #antikahraman mı?” sorusu gündeme gelebilir. Bu noktada salt kötü olup da kendini sorguladığında dönüşümü yetersiz roman kahramanları karşımıza çıkıverir: Mesela Dumas’ın Üç Silahşörler’indeki D’Artagnan gibi… Fakat Pierre, tamamen farklıdır. Kitabı ilk elinize aldığınızda Pierre’nin, öncelikle okur için de ana karakter olduğuna yönelik düşünce beliriverir. Ancak sadece çılgın felsefesine ilişkin zamanının çoğunu boşa kürek çekerek geçiren, bu yavan, şişko adam, bir şekilde Napolyon’un sömürgeci anlayışının karşısında sığınılacak bir liman mıdır?
Pierre’in aslında ilk bakışta bize hoş gelen, becerileriyle alımlayıcıyı etkileyebilen özellikleri yoktur. Hatta zayıf iradeli kişiler tarafından rahatlıkla nakavt edilebilir. O, hep ruhsal olarak kaybetmiş bir kişilik olarak karşımıza çıkar, kendine rağmen savaşa katılan bu #gönülsüzkahraman, aslında Tolstoy’un bir zamanlar savaşırkenki yanıdır da. Roman boyunca anti-kahraman görüntüsünü sunar okura.
Anti-kahraman ‘kötü adam’dan farklıdır. Antikahraman gaddarlık, acımasızlık, alaycılık, bencillik, bağnazlık, kötümserlik gibi toplum değerlerini küçümseme gibi kötü karakterlerin vasıf ve özelliklerini barındırırken klasik bir kahramanın dürtüleri ile hareket eder. Klasik kahramanlar gibi verilen görevleri başarı ile yerine getirirler ama bunu yaparken yöntemleri daha farklıdır. Bu nedenle de seyirci veya okuyucu onlarla kendisini geleneksel kahramanlarla olduğu gibi tam anlamı ile özdeşleştiremez ancak onları tamamen de soyutlayıp yok sayamaz.
Aslında literatürde #Lermontov’un “#ZamanımızınBirKahramanı” romanı ile konuşacağımız bu yapı Pierre için romanın finali düşünüldüğünde kusurludur. Pierre mutlu bir yuvaya, sevdiği Nataşa’ya bir şekilde kavuşur. Yaşadığı gelişimle bir anlamda farklı bir dönüşüme uğrar.
Yine de çekici bir adamdır Pierre. Nataşa onu bir duvar saatine benzetir mesela. Zamanın algısını çözümlemeye çalışan bir yarı aydının trajedisi vardır üzerinde. Her şeye rağmen bir erkek olarak âşık olunacak adamdır.
Bu tavır Tolstoy açısından benzer bir görünüm arz eder. O yaşamını güzelliğiyle dillere destan bir köylü kızı Anita’yla geçirmiş, kendi deyimiyle daldan dala konmuştur. Bu özyaşamsal kaynak, Pierre ile arasında bir izdüşüm olduğu fikrine kapılmamızı sağlar.
Bütün bunların yanında Savaş ve Barış’ta, sonu gelmez bir yaratıcılığa sahip olan yaşamı tanrısallaştırıp kutsallaştıran, onu büyük bir amaca, ‘naif bir kahramanlık şiirine dönüştüren’, bir yapıya da sürükler. Pierre, Tolstoy’un hayatının belirgin dönemecinde #Shopenhauer’dan etkilenen naif duruşunu biler.
Özellikle Napolyon’un Rus işgali sırasında Pierre’nin çıkışları, öznel bir kişilik olarak ne kadar çıkmaza uğruyorsa, en az nesnel gerçeklik kadar suçlu sayılmaktadır. İnsanı düş kırıklığına uğratan yaşam eğer bu denli ruhsuz ise, düş kırıklığına uğrayan kahraman da ruhunu denetleyemeyen, fazla şiirsel ve ütopyacı bir kişiliğe sahip demektir. Eğer birisi düş görmesini sevenlere hoşgörü göstermiyorsa, diğeri de gerçeklik duygusundan yoksundur.
Hauser, Tolstoy için, “Dostoyevski natüralist değer ölçütlerinden ne denli uzaksa, Tolstoy da o denli uzaktır. Ne var ki Tolstoy’un uzaklığı Dostoyevski’ye ters düşen bir doğrultudadır. Dostoyevski’nin romanlarının dramatik yapısına karşılık, Tolstoy’unkiler #destansı, yiğitlikler zincirini andıran türe benzer özellikler gösterir. Dikkatli bir okur, bu romanlardaki dalgalar halinde kabaran #Homer’e özgü akışı ve pek çok konuyu içeren geniş kapsamlı #panaromik bir dünyanın tanımlanmakta olduğunu hemen fark eder. Tolstoy’un kendisi de romanlarını Homer’le karşılaştırmış ve bu karşılaştırma Tolstoy eleştirileri için bir formül niteliği kazanmıştır. ” (s.347) demektedir.
Ancak bu yargı salt Pierre düşünüldüğünde en azından Savaş ve Barış açısından zedeleyicidir. Pierre’nin bir kahraman olduğunu kabul edemeyiz. O, çağımıza yönelik kaybedenlerin başlıcalarındandır. Romanın sonunda mutlu bir evliliğe adım atması, Pierre’le ilgili gerçeği değiştirmez.
Peki o zaman kahramanlığa soyunan Andrey’in ailesinden gelen kırgınlığını, eline silahı aldığı anda savaşta yenik düşmesini, âşığı tarafından aldatılmasını nereye koyacağız? En az Pierre kadar Andrey de kaybedendir. O, bir anlamda Pierre’nin gençliğinde olmayı arzu ettiği kişidir. Ama çapkınlığı ve yenilgisiyle de Tolstoy’un kendisidir.
Her ikisinde de aileye yönelik travmatik bir yan vardır. Pierre son derece mutsuz geçirdiği çocukluğunun ardından, ebeveyniyle gereken hesaplaşmayı yapamadan mirasyedi olarak görünüverir. Andrey ise aksi bir adamın oğlu olarak birçok şeyi sırtına yüklenmiştir. Karısı erken yaşta ölmüş, ardında bir çocuk bırakmıştır. Böylece iki karakterin de ebeveynleriyle kurdukları ilişkide zedelenmelerin içinde kaldıkları kolaylıkla söylenebilir. Onların çocukluğunun ilk dönemlerinden itibaren baskın bir baba figürünün etkisinde kaldıkları anlaşılıyor. #SigmundFreud, #Oidipus karmaşasını sağlıklı bir şekilde aşmanın hem kız hem de erkek çocukları için gerekli olduğunu belirtir ve çocuğun kendisini anne babadan ayırmanın yolunun bu karmaşayı aşmadan geçtiğini ifade eder (s.335-36). #Babaotoritesi altında ezilen ve onunla uzlaşmak yerine ona boyun eğen her iki roman kişisinde de, #anne basit bir figür olarak karşımıza çıkar. Bu bakımdan, Andrey ve Pierre’in, D. W. Winnicott’un çocuğun normal gelişimi için gerekli olan “yeterince iyi anneye” (s.29) sahip olmak bir yana, bir anneye sahip olup olmadığı bile tartışmalıdır. Bu bakımdan, onlarda gözlenen diğer patolojik durumlar da göz önüne alındığında, her ikisinin de, sinir hastalarına özgü olan (Kernberg, s.22), içselleştirilmiş nesne ilişkilerinde yaşamakta olduğu bir karmaşanın varlığından söz edilebilir.
Onlarda dikkati çeken bir başka özellik, onun bakmaya ve bakılmaya duyduğu gereksinimdir. Bu durum, görme, görülme, görülmeye değer olma izlekleri etrafında toplanan, kimi zaman bir aynada, kimi zaman bir pencerede kendine bakmayla somutlanan bir arzudur. Bu arzunun altındaysa geçmişte hiç bakılmamış/ilgilenilmemiş olmak yatar.
Nataşa’nın onlara bakışı haricinde, Pierre ve Andrey sanki yaşayamıyorlardır; yaşama hissinden yoksundurlar. Bu durum en çok geçmişine saplanıp kalmış Andrey için geçerlidir. Romandaki karakterler, #OttoRank’in yaşam ve ölüm bağlamında nevrotik birey tanımına uymaktadırlar: “Otto Rank nevrotik bireyi ‘borcu (ölüm) ödemekten kaçınmak için krediyi (hayat) almayı reddeden’ olarak tanımlıyordu” (Yalom, s.185). Andrey ne zaman Nataşa’yla karşılaşır, onu affeder, o zaman ölülerini gömer ve kendisi de ölür, ancak o zaman yaşamaya ve özgürlüğe vurgu yapar. “#Ölüm” kavramı, yaşamayla ve var olmayla ilgili diğer sorunları da beraberinde getirmektedir.
Bu noktada Pierre ve Andrey birbirlerinin aynasıdırlar. Eksikliklerini birbirlerinde tamamlayan tek eşit kişilerdir. #Varoluşçu #psikoterapist ve yazar #IrvinYalom, insanın yaşadığı temel kaygıları varoluş bağlamında ele aldığı #VaroluşçuPsikoterapi isimli kitabında, ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlığın insanların yaşadıkları dört nihai kaygı olduğunu belirtir (s.19). Yalom’a göre insanlar çeşitli düzeylerde bu kaygıları yaşamaktadırlar ve bu kaygılarla yanlış başa çıkılması, onların bastırılması ya da onlarla yüzleşememe patolojiyi doğurmaktadır. Tolstoy’un pek çok yapıtında bu temaları işleyerek ve bunlarla yüzleşerek, bir anlamda, bunlarla başa çıkmaya çalıştığı gözlemlenir. Romanda her bir temaya ait göndermeler bulunuyorsa da, bunlar arasında en çok öne çıkan “ölüm”dür. Tolstoy’un sürekli öne çıkardığı #ölümteması, yaşamın karşısında yer alan ve yaşamla ölümün bir aradalığından doğan kaygının bir yansıması olarak da okunabilir. Yalom’a göre ölümle yüzleşmeden tam olarak yaşamak da mümkün değildir. Yalom, “özdeki varoluşçu çatışma ölümün kaçınılmazlığının farkında olmayla, var olmaya devam etme arzusu arasındaki gerilimdir” (s.19) derken insanda bulunan bu ikiliğe gönderme yapmaktadır. Ona göre, “İnsan bu iki korku kutbu, yani hayat korkusu ve ölüm korkusu arasında hayatı boyunca mekik dokur” (s.232, özgün vurgular). Andrey de, kendi ölümüyle yüzleşene ve “içindeki ölüleri gömene” kadar ölüm korkusuyla yaşamış, ancak bu korkuyla yüzleştikten sonra ölüme kapılıp gitmiştir. Korkuyu aşmak ancak onun sorumluluğunu üstlenebilmekle olanaklıdır. Yalom’un belirttiği gibi, “Ölüm fikriyle bütünleşmek bizi kurtarır; bizi korku ya da kasvetli kötümserlik varoluşuna mahkûm etmekten çok, daha otantik hayat tarzlarına atmak için bir katalizör olarak hareket eder ve hayattan aldığımız zevki arttırır” (s.57). Romanın başında anılarını zorlukla ve acıyla açığa çıkaran Pierre ve Andrey, bu sürecin sonunda yaşamayı seçebilmiştir. Ama Andrey’in kaderi yaşamında kesinti yaratmıştır. Böylece, roman kişileri geçmişiyle yüzleşebildiği, bir anlamda “olgunlukla” onlarla karşılaşabildiği noktada evrimleşmişlerdir. Andrey ölümün eşiğinde, Pierre ise esir kampında bu acıyı yaşamıştır.
Irvin Yalom’un belirttiği dört temel kaygı, değişik biçimlerde Tolstoy’un eserinde bulunmaktadır. Tolstoy da zaten ölümü de yanına alarak, birey ve toplum arasındaki çatışmayı sadece önüne geçilmesi olanaksız bir tragedya olarak görmez, aynı zamanda 18. yüzyılın bakış açısını sürdüren bir yazar olarak, ahlaksal ciddiyetten yoksun olmanın bireyi sürükleyeceği yıkımı tartışır. Bunun için de model aldığı yine Pierre ve Andrey’in ta kendisidir.
Roman boyunca Andrey’i gözlemleyen Pierre’nin onun yaşlılığı olduğu son derece bellidir. #Lacan da, ayna teoreminde bir çocuğun #ayna imgesini izlerken ya da bir yetişkinin davranışlarını gözlerken benzer jestleri kendinde bulmasından yola çıkarak ampirik bir gözlem yapar. Bu aynı zamanda Lacan’ın egoyu yeni bir çerçevede tanımlamak üzere yola koyulduğu noktayı da oluşturmaktadır. Tam bu anda çocuk ansızın keşfettiği şeyi kutlar ve ‘ben buyum’ der, onu dışavurur/ ifade eder görünür:
“Çocuk kendisi dışında bir imgeyle özdeşleşir, ister gerçek bir imge ister başka bir çocuğun imgesi olsun; -aynı zamanda sanki- ‘bu imgenin görünürdeki bütünselliği, bedenim üzerinde yeni bir ustalık edinmemi sağlıyor’ demektedir. -Ya da şöyle- ‘kendim dışındaki bir imgeyle özdeşleşirsem, daha önce yapamadığım şeyleri yapabilirim’”
Lacan dikkatimizi, çocuğun sevinç yüklü tepkisine, imgeyle büyülenmesine çeker: “Gerçekten de bu eylem maymunda, imgeye hâkim olunarak boş bulunmasından sonra yitip gittiği halde, çocukta daha belirdiği an bir dizi davranışsal tepki yaratmaktadır. Tamamen oyun niteliğindeki bu davranışlarla çocuk, imgede varsayılan hareketlerle aynada yansıyan çevre arasındaki ve bu fiili (virtual) karmaşa ile onun aynada ikileştirmiş olduğu asıl gerçeklik yani, kendi bedeni, etrafındaki insanlar ve eşyalar arasındaki ilişkiyi deneyimlemektedir”. (Ecrits).
Aynı şekilde Pierre ve Andrey de birbirlerine bakarak benzer davranış biçimlerini geliştirirler. Andrey, Nataşa tarafından aldatıldığında savaşa katılır. Nataşa evinin salonunda piyanonun yanında büyük bir acıyla Pierre’i bekler. Ama Pierre’den beklediği yardımı göremez. Nataşa’yı Andrey gibi Pierre de terk edecektir.
Pierre ve Andrey, ying yang gibi birbirlerini tamamlarken, aynı zamanda birbirlerini tek kimlik içinde yok etmeye çalışmışlardır.
* Şair-Dramaturg
KAYNAKÇA
-Rollo May, Yaratma Cesareti, Çev. Alper Oysal, İstanbul: Metis Yayınları 1992.
-Solomon Volkof, Büyülü Koro, Çev: Sabri Gürses, İstanbul: YKY 2010
-Genette Girard, Romantik Yalan Romansal Hakikat, Çev: Arzu Etensel İrdem, İstanbul: Metis Yayınları: 2007
-Arnold Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi, Çev: Yıldız Gölönü, İstanbul: Remzi Yayınları: 1995
-Winnicot, D. W. Oyun ve Gerçeklik. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları, 1998
-Yalom, Irvin. Varoluşçu Psikoterapi. Çev. Zeliha İyidoğan Babayiğit. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001.
-Kernberg, Otto. Sınır Durumlar ve Patolojik Narsisizm. Çev. Mustafa Atakay. İstanbul: Metis Yayınları, 1999.
-D. Leader, Yeni Başlayanlar İçin Lacan, Çev: G. Ç. Güven, İstanbul: Milliyet Yayınları 1997,b
Sorry, there were no replies found.
