Perihan, Gülter, Nuri

Tagged: 

  • Perihan, Gülter, Nuri

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:29

    Aksaray’dan Bir Perihan’da, Bir Romanın Toplamında Atlanan Eşik: Suat Derviş ve Yalnızlığın Kapılarını Aralamak*

    Makale Yazarı: Özgün Ergin

    *Bu makale Roman Kahramanları dergisi 35. sayıda (Temmuz/Eylül 2018) yayımlanmıştır.

    “Aksaray’dan Bir Perihan”ı ilk kez okuduğumda, karşımda bütün duruluğu, atılganlığı ve sorumluluk duygusuyla Suat Derviş duruyordu. Suat Derviş hem duruşuyla hem de yazdıklarıyla pek çok makaleye, incelemeye konu olmuş bir yazar. Bir #sosyalist, feminizmle geç tanıştığını söyleyen bir #feminist, ama aslında sosyalist yanı daha ağır basan, hep bir çizginin dışında kalanı, toplumun genelinin benimsediği yargıların uzağına düşeni yazmış ve toplum dışında kalanı dert edinmiş bir yazar. Karşımda onun romanı duruyordu: Aksaray’dan Bir Perihan. Evet, Hiç ya da Fosforlu Cevriye gibi psikanalitik çözümlemelere açık, teknik olarak daha kusursuz varsayabileceğimiz yapıda ilerlemiyordu roman. Ama tam da kusurlu, gedikli tarafları, bizi bu romanı incelemeye sevk ediyordu. Bu romanda Suat Derviş’in yapmaya niyetlenip yapamadıklarını, aslında yazdığı her yazıda katıldığı bir toplantıda, Kendisine Türkiye Komünist Partisi (#TKP) Genel Sekreteri Reşat Fuat #Baraner’in eşi olduğunu söyleyenlere söylediği gibi “Ben yazar Suat Derviş’im” dercesine yazdığını görüyordum. Kimi zaman melodramatik, nedensellik bağının yer yer zayıfladığı romanlarında, dönemine göre kadını anlama çabasına, insana bakışına, özgürlük arayışına hayranlıkla bakıyordum. Suat Derviş, incelemecilerin bir kısmınca idealize edilmiş, kimilerince ise görmezden gelinmiş bir yazardı. Benim için ise aristokrat bir aileden gelen, dadılarla, mürebbiyelerle, yalı ve konaklarda yetişmiş, ama toplumsal sorunları dert edinen, yazmanın kendisi onun için bir “varoluş sorunu” olan yazar… Onu, diğer yazarlardan farklı olarak romanlarındaki kusursuzluğu ile sevmiyordum. Daha çok o kusurluluğuyla, tamamlanmamışlığıyla zihnimde bütünlüğünü koruyordu. Aksaray’dan Bir Perihan, işte böyle bir Suat Derviş yazarlığının son demlerine denk düşüyor. Bu romanın bence en ilginç yönü, sınıfsal bakışından ödün vermeden, kadın ve erkeğin kişiliklerini, ilişkilerdeki iktidar mücadelesinin de tıpkı toplumsal mücadele kadar önemli olduğunu vurgulayan yönüydü.

    Aksaray’dan Bir Perihan, bütün bunlarla birlikte bizce tamamlanmamış bir romandır. Yabancılaşma, romanda alışılagelmiş biçiminden farklı bir yapıda yol alır. Toplumsal yapı, #Marksist perspektifte olduğu gibi bu kez de ilişkileri belirler, yalnız bu kez, artık kişilikler ve onların yönelimleri de önemlidir. Yabancılaşma uç boyutta yaşanır. Kişi, özellikle sınıfsal özelliği ile öne çıkan Perihan, kendine o kadar yabancılaşır ki kendini tanıyamaz hâle gelir. Hatta öyle ki ortada bir “kendi” yoktur Kendi, para kanma hırs ve kaprisiyle kaplanmış bir balondur. Şişirilmiş ve aidiyet duygusunu giderek kaybetmiş bir balon…

    Romanda “anlatılan” ve “yaşanan” olmak üzere iki farklı zamansal süreçten söz edebiliriz. Kapitalizmin Türkiye topraklarında hüküm sürmeye başladığı, İkinci Dünya Savaşı, Demokrat Parti iktidarı, Kore Savaşı yıllarına gidip geldiğimiz bir tarihsel süreçte ana hatlarına kavuşur. Bununla birlikte romanda Abdülhamid dönemi, köleliğin kaldırıldığı dönem, 1914 Harbi, Balkan Savaşı gibi olaylar “anlatı” olarak romanda bir “fon” oluşturur. Romanda belirgin bir anlatma kaygısı göze çarpar. Suat Derviş, bütün bu süreçleri anlatsa, sanki yaşanan acıları, çıkmazları dillendirse biraz olsun çözüm bulunabilecektir bu olanlara. Suat Derviş’in her yazdığında kendi biyografisinden izler vardır. Dadı Gülter, Pakize, hatta Perihan’da dile gelen yalnızlık, finaldeki umutlu son, aslında toplam olarak Suat Derviş’in yalnızlığını, ama aynı zamanda da “toplumdan umutlu olma” isteğinin bir dışavurumudur.
    Türkiye’nin geçirdiği dönüşümler ve geçmiş, kişileri ve onların eğilimlerini belirler. Aksaray’dan Bir Perihan’da, bütün kişiler, ayrı ayrı kendi yalnızlıklarıyla boğuşan kişilerdir. Sanki ipleri başkasında olan birer kukla gibi hareket ederler. Yabancılaşmış, şeyleşmişlerdir. Perihan, Aksaray’daki dar yaşantısından çıkmaya çalışan, sınıf atlama ve para kazanma tutkusu her şeyin önüne geçen bir kadınken Nuri, aristokrat bir aileden gelen, zenginlik içerisinde büyümüş, fakat o da hayattaki isteklerini, doğrularını saptayamamış, yönetilmeyi bekleyen bir erkektir. Nuri’nin geçmişine dönüp şöyle bir baktığımızda, aristokrat bir ailede yetişmiş, ailesinin onu zengin çocuklarının o zamanlar hep gittiği Galatasaray Lisesi’ne göndermediği, diğer halk çocuklarıyla birlikte mahalle mektebine gönderdiği, arkadaşları arasında kabul edilmemiş, alay edilen bir çocuk görürüz. Nuri’nin varlığı başkalarınca onaylanmamıştır. Ailesinin “şımarık yetişmesin” idealiyle büyüttüğü, o idealleri karşılamayan, ama aynı zamanda itiraz da edemeyen, başkalarının koyduğu kurallara uyum sağlamak dışında bir varoluş yolu bulamayan bir geçiş dönemi insanı. Aslında “Küçük burjuva” bile olamamış, hatta “var olamamış”, “olamamış bir kişi” …

    Bütün kişiler bir nevi kurbandırlar aslında. Romanda sadece bir kere söz edilen, isimlerini bile bilmediğimiz, Demokrat Parti iktidarına karşı eyleme geçmiş oğullar hariç. Suat Derviş, oğulların isimlerini atlamıştır; her kişinin ayrıntılı geçmişleri verilirken, onların isimlerinin dahi atlanıyor oluşu, romanın sonunun sonradan yazıldığını ve Suat Derviş’in dönemin de etkisiyle karamsar, umutsuz bir sondan kaçmak istemesi olarak yorumlanabilir. Suat Derviş, romanın sonunu umutlu bitirmek istemişti.

    Aksaray’dan Bir Perihan’da Suat Derviş’in biyografisiyle de örtüşen yanlarıyla esas olarak üç kişinin hikâyesi vardır. Perihan, Nuri ve Gülter… Çerkez asıllı olduğunu Suat Derviş’in özellikle betimlediği Gülter, köyden getirilip henüz çocukken satılan, halayık olarak bulunduğu konakta ilk olarak süslü, işlemeli köylü giysilerinin çıkarıldığı, tek tip elbise giymeye zorlanan, “aslı”ndan, aidiyetliklerinden zorla koparılmış bir insanı temsil eder. Üstelik teyzesi Gülter’e, onu eniştesinin akrabalarının yanına misafir olarak gönderdikleri yalanını söylemiştir. Gülter, haşarılığı nedeniyle konaktan kovulunca Nuri’lerin konağına gelir. Orada kendisi de eski bir cariye olan Canan Hanımefendi, O’na karşı çok anlayışlıdır. Gülter, Moda’da bulunan bu evde kendisini mutlu, sıcak bir aile içinde gibi hissedecektir. Canan Hanımefendi ve Kadri Bey’in daha sonra bir kızları daha olacaktır. Gülter bu kıza dadılık edecektir. Romanın bu bölümü çok etkileyicidir. Suat Derviş, kendi hikâyesini değil, ama o zamanlar yakın çevresinde bulunan insanları, dadıları ve belki evlatlıkları Nesrin’in etkisiyle, onların “yara”sını sahiplenerek, bir yazarın sorumluluk duygusuyla yazmıştır bu olanları. Bütün bu olanlar, “anlatılan” zamanda yaşanır. Kadri Bey’in dönemin Meşrutiyetçileri arasında yer alıp Yemen’e sürülmesinde, Suat Derviş’in babası doktor İsmail Derviş’in ilerici görüşlerinin, yine Meşrutiyet taraftarı oluşunun izleri vardır. Romanda daha sonra kölelik kaldırılmış, fakat bu kez de Gülter konağı bırakıp gitmek istememiştir. Gülter bu kez yine, “misafirliğe gideceği” ne inandırılarak köyüne gönderilir. Kocası Hurşit’in ölümünden sonra da yine büyüdüğü konağa, Nuri’lerin evine gitmek istemiş, Perihan’sa onu evine kabul etmek istememiş, hemen geri göndermeye yeltenmiştir. Sanki hiçbir yere ait değil gibidir bu romanda Gülter. Köye gittiğinde ne köylü olabilmiş ne de konağın bir parçası olabilmiştir… Üstelik altı tane “ölü doğum” yapmıştır. O, her açıdan hayatın dışlanan yüzüdür.

    Bu derecede abartılı bir ölü sayısı neden tercih edilmiş olabilir? Romanın ilerleyen bölümlerinde Pakize’nin intiharını öğreniriz. Suat Derviş’in diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da “ölüm” ve “ölü doğumlar” vardır… Pakize’nin “ölümü” ve “ölü doğum”lar hakkında daha fazla ayrıntı yoktur. Onlar hakkında daha fazla ayrıntıya yer verilseydi, roman bizim için daha etkileyici olabilirdi. Bu hâliyle roman, önemli bilgilere yer vermesine karşın, çok az psikolojik çözümleme içeriyor. Ölüm ve doğum, romanda bir döngüyü işaret ediyor. Gülter, ölü doğumları arttıkça bir kat daha yalnızlaşıyor. Gülter’in Pakize’ye olan düşkünlüğü, onun dadısı oluşu, paylaştığı anıların yanında Pakize’nin kaybı, aslında Gülter için dünyaya bıraktığı izin de yok olması, kendini ölüme terk etmesidir. Bir istasyonda ölecekken, kendisini bulan Melek’i Pakize sanması, zor zamanlarında Pakize’ye destek olamayışından duyduğu vicdan azabını Melek’e söylediği umut dolu sözlerle telafi etmek isteyişi, her şeye rağmen Gülter’deki yaşama ve yaşatma tutkusunu bize gösterir.

    “Melek ses çıkarmadan, hastanın başında yarım saatten fazla hareketsiz kaldı. Oda dehşetli suretle sıcaktı. Ayaklarının ucuna basarak pencerenin önüne geldi ve biraz hava girsin diye perdeleri açtı. Sonra yeniden perdeleri kapayarak kapıya yaklaştı. Hastanın fenalaşma hâlini Halime Hanım’a haber vermek istiyordu. Tam kapıdan çıkacağı sırada Gülter ona seslendi:

    – Pakize nereye gidiyorsun?

    Melek geri dönerek yatağa yaklaştı:
    – Buradayım teyze
    – Gidiyorsun zannettim.
    – Bir yere gitmiyorum, buradayım.
    – Çok korktum, gidiyorsun, yeniden başlayacaksın zannettim.
    – Müsterih ol, benim canım teyzeciğim, artık başlamayacağım,
    – Sağ ol kızım, sen hep böyle tatlı, munis bir çocuktun, beni hiç kırmadın. Sen dünyadaki şeylerin iyi olduğunu bilirsin. Çocukluk, gençlik, hatta ihtiyarlık bile bir bahtiyarlıktır. Yalnız insanlar kimsesiz kalmamalıdır. Dünya yüzünde her şey güzeldir yavrum, hatta uzun bir ömrün neticesi olan ölüm bile.

    Melek bir kelime söylemeye cesaret edemeden kederli gözleriyle ihtiyar arkadaşına bakıyordu.
    – Pakize, şimdi bana yemin etmelisin, bir daha başlamayacağına yemin etmelisin. Başka türlü içim rahat etmeyecek (…) Cesaretini hiç kaybetmeyeceğine, hayatı seveceğine de yemin et. (Derviş, 2014, s.144)”

    Gülter de tıpkı Pakize gibi sonunda ölecektir. Ama ölürken son bir iz bırakmak istemiştir. İnsanın her şeye rağmen var olma amacı budur belki: Bir iz bırakmak… Melek, Suat Derviş’in umutlu bir son yaratma isteğini kesinkes yansıtarak şöyle diyecektir. “Oğlumun başına yemin ediyorum, hayatı daima seveceğim.” Ölüm, doğum, karamsarlık, yıkım ve yeniden küllerinden doğma isteği romanda o kadar belirgindir ki, Melek hayatı seveceğine yemin ederken bile “oğlunun başı”ndan söz açmayı ihmal etmez.

    Aslında yalnızlık da ölümün bir başka çeşididir. Nuri ve Perihan, Gülter gibi fiziksel olarak ölmemişlerdir belki, ama benlikleri tümüyle ölüdür. Perihan’daki aşırı sınıf atlama, yönetme isteği, iç huzursuzluğu, Aksaray gibi bir kenar mahallede büyümüş olmanın hırsı ve ezikliği, bir anlamda yabancılaşmanın yarattığı ayrı bir yalnızlıktır. Üstelik Nuri’yi kaçakçılığa zorlamaktadır. Nuri ise, tümüyle masum çizilmemiştir. Kaçakçılık yapmayı istemez, ama buna karşı savunabileceği bir argümandan da karşı çıkma cesaretinden de yoksundur. Perihan’ı da kendisi gibi para tutkunu bir kadınla, Hale’yle aldatmıştır. Bu kadınların ortak özellikleri, parayı en büyük değer olarak görmeleri ve paranın ötesinde hiçbir manevi değeri tanımamalarıdır. Nuri ise yönelimlerini tam belirleyememiş, kim olduğunun farkında olmayan bir kişi olarak sanki bütün olanlardan daha fazla suçludur. Toplumda Perihanları yaratan Nurilerdir. Nuri’lerin kurban olduğu toplumlarda, sözü Perihanlar söyler.

    “–Gönlünün ilcaatine göre hareket etmek sana kaç para kazandırır? İçtihat sahibi olmak, ona göre yaşamak ve yaşatmak istemek sana kaç para kazandırır? Bırak fikirlerini, herkes gibi yap… Mücadele sana kaç para kazandırır? Âleme uymak lâzım, kazanç orada! Bu sözlerin ahengine uyarak Nuri eskiden hayatım dediği her şeyi, prensiplerini, münasebetlerini düşünce ve içtihatlarını, sevgilerini, dostlarını, arkadaşlarını, kendi oluşunu, kendi şahsiyetini terk etti.” (Derviş, s.55)

    Perihan’ın geçmişinden, zorlu bir çocukluğu olduğunu anlarız. Bir gardiyan olan babası, annesini aldatmıştır. Üstelik annesinin de kızına karşı çok anlayışlı olduğu söylenemez, babasının evde olmadığı zamanlarda diğer üç kardeşi gibi Perihan’ı yalnız ve ilgisiz bırakan bir annedir. Nuri’nin geçmişinde böyle travmalar yoktur. Mektepte arkadaşları tarafından dışlanan bir çocuk olması dışında… Sonunda Nuri ve Perihan birbirlerini bulurlar. Nuri ile tanıştığı zaman o telefoncu, Nuri ise memurdur. Birbirlerine karşı öyle yoğun duygular hissetmemişlerdir; dahası zaten bir duygu hissetmenin ne demek olduğunu pek bilmezler. Perihan baskın, Nuri ise bastırılmış bir kişidir. Cellatların olduğu bir yerde kurbanlar vardır. Sartre bunu #Varlık ve #Hiçlik’te #sadizm ve #mazoşizm ilişkisi olarak betimlemişti. “Bu nedenledir ki cellât için zevk anı, kurbanın kendini inkâr ettiği ya da aşağıladı andır.” (Sartre,2013, 515) Perihan, Nuri’nin yenilgisinden zevk alır, ama huzur duyamaz. Bu arada romanda Perihan’ın geçmişini, yaşadığı çocukluk travmalarını öğreniriz. Ama bu, baskın ve kötücül olan Perihan’ı onaylamamıza yetmez. Zaten Suat Derviş bir arka plan bulmak istemiş, ona hak vermemizi istememiştir. Perihan, romanda onlara kötü davranan, onları dışlayan, yok sayan babalarının rolüne bürünmüştür bir anlamda, sanki babasının yerine geçmek istemiştir. Çünkü belki de babası gibi acımasız ve kötücül olursa güçlü olabilecek ve daha çok şeye sahip olabilecektir. Temelde Perihan’ın uzlaştığı şey aslında iktidardır. Ama iktidara yaklaştıkça daha çok yalnızlaşacaktır. İktidara yaklaşan ölür ya da sonunda ölümden de kötü duruma düşer. Nuri de Perihan’a uyum sağlayarak başka bir biçimde iktidarla uzlaşmıştır, hatta o iktidarı var eden bizzat kendisidir.

    İnsanın kendilik kavgasının bütün politik kavgalardan daha önemli olduğunu yazan bize oldukça yakın bir psikanalist olan Arno #Gruen, kişinin, iktidarın biçimleriyle dolaylı olarak uzlaşması hakkında şöyle söylüyordu: “Uzlaşma ve isyan bağımlılığın biçimleridir ve kökenleri aynıdır. Anne, erkeğin bakış açısını benimseyerek erkeğin güçlülüğü mitini onaylar ve bilincine varmadan, çocuklarını ya uzlaşmacı ya isyankâr davranışa yönelten süreci başlatır.” (A. Gruen, 2015, s.119) Tam da böyle olacaktır. Kişiler, başkalarının rollerine bürünerek hem kendileri olmaktan çıkarlar, hem de iktidarla uzlaşırlar. Suat Derviş, kişiyi kendilikten çıkaracak bu yabancılaşmayı görmüş, sezmiş, ancak psikolojik ayrıntı vermekten kaçınmıştır. Yine de sorumluluk duygusu, dönemi her yönüyle anlatma isteği, kadın erkek ilişkilerindeki iktidar mücadelesini anlatıyor oluşu, bu romanı önemli kılan etmenlerdir.

    Aksaray’dan Bir Perihan’ın sonunda, tam da kaçak bir iş yapacakları sırada, Nuri ve Perihan’ın oğullarının, Demokrat Parti aleyhine yapılan yürüyüşe katılmaları, Suat Derviş’in bu romanda ölümün arkasında bir doğum, her umutsuzluğun bir çıkışı, dünyayı aydınlatacak bir meşalesi olduğunu düşünme isteğindendir. Ne var ki isimlerini bilmediğimizi daha önce belirttiğimiz bu çocuklarla gelen son, romanda eklektik duruyor. Suat Derviş, üzerine daha fazla düşünseydi, bu sonu daha çok psikolojik ayrıntıyla betimleyebilirdi. Çok şeyi birden anlatma derdi ve sorumluluğu, bize romanda bir yarımlık olduğu hissini veriyor. Tıpkı bir yazarın söylemek istediklerinin yarım kalışı gibi…

    Ama biz buradan farklı bir noktaya çıkıyoruz. Aksaray’dan Bir Perihan’da ana kişiler olmak üzere neredeyse herkes yalnızdır. Nuri, Perihan, Gülter, Pakize, hatta Melek de… Ama bunlardan daha büyüğü Suat Derviş’in bir yazar olarak yalnızlığıdır. Suat Derviş, yazma amacını dillendirdiği bir söyleşisinde şunları söylemişti: “Edebiyatta yapmak istediğim şey, memleketin bugünkü içtimai, fikri ve estetik muadelelerine makes olabilmek (sosyal, düşünce ve estetik değerleri arasındaki denkliği yansıtmak). İçinde yaşadığım, içinden çıktığım cemiyete lisan verebilmektir.” (Behmoaras, 2008, s.65) Yaşadığı ekonomik kayıplar, eşi Reşat Fuat Baraner’in kaybı, ekonomik zorluklara karşın şıklığından ve güzelliğinden ödün vermek istemeyişi, her daim canlı ve hayat dolu kalmak isteyişi ile Suat Derviş, her zaman ölüme meydan okumaktadır. Yazarlığının son zamanlarında yazdığı bu roman için umutlu bir son arayışı, politik nedenlerle olduğu kadar bizce psikolojiktir de… Edebiyata bir lisan vermek istemiş, fakat bu istek sanki yarım kalmıştır. Suat Derviş’in çok iyi buluşlara sahip romanları psikolojik yönden geliştirilmeyi bekliyor. Romanlarında, özellikle 1940 sonrası romanlarında politik görüşlerini, toplumun dışarıda bırakılanlarının sorunlarını dillendirme arzusu, bireysel olarak asıl yazmak istediğinin sanki önüne geçiyor. Bir kadının, yazarken kendini politik görüşleriyle de kanıtlamaya zorunlu hissetmesi, her şeyi birden anlatmak isterken, asıl anlatmak istediğine daha az yoğunlaşabilmesi trajiktir ve bu da bir başka trajedidir. Oysa kişiler arasındaki ruhsal çatışmayı derinleştirirken, aynı zamanda politik olunabilir. Bu mümkündür. Kendini kanıtlama zorunluluğu ya da isteği, belki de yazarken bunun ötesine geçti ve yazarın olaylar arasında kaybolmasına neden oldu. Aksaray’dan Bir Perihan’da Nuri, Perihan, hatta Gülter arasında da düşünebileceğimiz iktidar mücadelesi, kurbanlar, cellâtlar, hatta zaman zaman ikisinin de aynı oluşu, Suat Derviş’in bir yazar olarak yaşadığı iç çatışmadan da izler barındırıyor. Suat Derviş, bütün tamamlanmamış duruşu, ama cesareti ve duruluğuyla o kitaplarda duruyor ve bize, bu yalnızlığın farkına varıp o kapıları aralamak düşüyor. Tüm yalnız bırakılan, acı çeken, dışlanan kadınlar için, daha çok kadınlar için yazan bir yazarın sorumluluk duygusunu, bütün zayıf taraflarına karşın hiç terk etmiyor. O sorumluk duygusu olmasa Suat Derviş’i bugün böylesine bir hayranlıkla anabilir miydik?

    —————-
    Kaynakça
    • Derviş, Suat, Aksaraydan Bir Perihan, İthaki Yayınları, İstanbul, 2014.
    • Behmoaras, Liz, Suat Derviş Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Doğan Kitap, İstanbul, 2008.
    • Sartre, J.P, Varlık ve Hiçlik, Çev: T.Ilgaz, G.Çankaya Esen, İthaki Yayınları, İstanbul, 2013.
    • Gruen, Arno, Normalliğin Deliliği, Çev: İlknur İgan, Çitlenmiş Yayınları, İstanbul, 2015.

     

    #Sayı35 #balkansavaşı #suatderviş #aksaray #özgünergen #gülter #perihan #nuri #sartre

    romankahramanlari replied 2 years, 1 month ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Aksaray’dan Bir Perihan’da, Bir Romanın Toplamınd…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now