Palega Nilovna, ANA: Gorki’den Kadınlara Saygı Duruşu

  • Palega Nilovna, ANA: Gorki’den Kadınlara Saygı Duruşu

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:26

    ANA: Gorki’den Kadınlara Saygı Duruşu*

    Makale Yazarı: Semiramis Yağcıoğlu

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Temmuz/Eylül 2013 tarihli 15. sayısında yayımlanmıştır.

    Maksim Gorki’nin (Aleksey Peshkov) #Ana romanının, Sovyet Edebiyatında özel bir yeri vardır. Çarlık Rusya’sında, 1905 Devriminin ayak seslerinin duyulduğu bir zaman kesitini anlatan romanın öyküsü, iki temel olay etrafında kurgulanır: fabrika yönetiminin, yakınlarda bulunan bataklığı kurutma masrafları için işçilerin yevmiyelerinden kestiği 1 kopek’e itiraz eden Pavel ve arkadaşlarının başlattığı grev ve 1 Mayıs gösterilerinde açtıkları kızıl bayrak nedeniyle tutuklanıp yargılanmaları. Bu öykünün, 1902 de Sormovo’da meydana gelen gerçek olaylardan yola çıkarak romanlaştırıldığını biliyoruz. Romanın müsveddelerini okuyan Lenin“ Çok önemli bir kitap; devrimci harekete neden katılmış olduğunu tam da kavrayamamış birçok emekçi, Ana’yı okuduktan sonra anlamaya başlayacaklardır” diye beğenisini dile getirir (bkz. Morris, 2005). Buna rağmen, Gorki, kitabı beğenmek şöyle dursun ondan nefret eder. “Ana’yı 1906 yazında, Amerika’da yazdım. Başvuru malzemesi yoktu. Bu nedenle bu denli kötü bir şey ortaya çıktı” der mektuplarından birinde. Bir başka mektupta da şöyle der: “Ana, 1906’dan sonra yazılmış gerçekten berbat bir kışkırtma romanı; oldukça tahammülsüz ve huysuzdum o dönem. Söylemek isterim ki işlevini yerine getirmiş olması, onu daha iyi bir roman haline getirmez” (aktaran Dobrenko, 2008). Oysa roman, yazarının değerlendirmelerinden bağımsız, kendine ayrı bir yaşam edinerek, yüzyıldan fazla bir zamandır, dünyanın neresinde olursa olsun, emek sömürüsü üzerine kurulan düzenlere itiraz eden, kardeşlik ve dayanışma üzerine kurulacak yeni bir toplumun inşa edilmesini özleyen insanlara esin kaynağı olur; onların kolektif belleğinde baş köşeye oturur. Romana adını veren, Palega Nilovna, roman içinde edindiği mit niteliğini, roman dışında da sürdürerek, özgürlük için verilmesi gereken savaşımların edebiyatta en çok tanınan kahramanlarından biri olur. Romanı, Vsevolod Pudovkin 1926 yılında sinemaya aktarır; Bertold Brecht 1930 yılında oyunlaştırır. Ana, zulüm ve sömürü üzerine kurulan yönetim biçimlerini değiştirme gücünün, bireysel ve kolektif irade ile mümkün olabileceğine dair katıksız inancımıza kaynaklık eder. Üstelik, başkahramanının karanlıktan çıkış-uyanma-bilinçlenme serüveni üzerine oturan tematik yapısı ile roman, Toplumcu Gerçekçilik akımının ilk tipi olarak Sovyet Edebiyatında özel bir yer edinir kendine. Aralarında Feodor Gladkov’un Çimento (1925) ve Nilolai Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi (1936) adlı romanlarının da bulunduğu ‘gerçekliğin nasıl olduğu’ değil ‘nasıl olması gerektiği’ anlayışı üzerine oturan Toplumcu Gerçekçilik akımında yazılan romanlara hazır bir reçete sunar (bkz. Clark 1981).

    “Fabrika günleri yutuyor, makineler insanların olanca gücünü emiyordu”(7) diye başlayan bir ‘canavar’ temsiliyle açılan roman, yarınsız bir zaman algısı yaratır bizde. Zamanın tek belirleyicisi vardiya düdükleri ile düzenlenmiş bir yaşamı, ağır bir yük gibi sürükleyen, yoksulluk yüzünden aptallaşmış, vahşileşmiş ve kör olmuş insanların hayatları irkiltir bizi. Fabrikadaki vardiyalarını bitirdikten sonra, oturup tıkınırlar, ertesi gün yine aynı şey tekrarlanır ve bu döngü hep böyle sürer gider. Çocuklar dünyaya getirilir ve onlar da kıt kanaat üleştirilen aşa ortak olduklarında, onlardan bir an evvel çalışıp eve para getirmeleri beklenir. Ve onlar da hayatlarını değersiz bir yük olarak sürüklemeye başlarlar. Çamurlar içinde debelenmekle geçen hayatlarında, başkalarından üstün olma duygusunu, ayaklarını bitmez tükenmez çamur deryasından koruyacak bir çift lastik ayakkabıya sahip olmak yaratır. Yarına dair hiçbir umudun yeşermediği bu dünyada tek teselli kör kütük sarhoş olmakta aranır. İçlerini dolduran öfkeyi boşatmak için küfürler edilir, kavgalar çıkarılır. Erkekler, eve dönünce, kadınlara attıkları dayaklarla, dış dünyada kendi üstlerine yığılan zulmün acısını unuturlar; kısacık bir an iktidar sahibi olmanın keyfini yaşarlar. Kadın bedenleri üzerinde eyleme geçmek bildikleri tek eylem türüdür. Üstelik bu eylem türü toplum tarafından “normalleştirilmiş”, “doğal” kabul edilen toplumsal pratiklerin başında yer alır. İşte bu karanlığın ortasında yaşlılığın eşiğine gelmiş Palega Nilovna, kadın olmaktan kaynaklanan mağduriyeti de yüklenmiş, bu hayatı sürüklemeye çalışırken karşımıza çıkar. Gorki, işçi sınıfının sermaye-emek çelişkisi üzerine oturan sefil hayatını betimlerken, Palega Nilovna’nın hayatı üzerinden de erkek-kadın çelişkisi üzerine oturan kadın sömürüsüne odaklanarak, iç içe geçmiş sömürü döngüsünün kadınları hiçleştiren niteliğini gün yüzüne çıkarır. Böylelikle, Eleştirel Feminist okumalara da açık, çift katmanlı bir metne imza atmış olur.

    Kocasını kaybettikten sonra oğlu Pavel’in devrimci yoldaşı olarak evlerine yerleşen Kanievli Andre’ye hayatının özetini şöyle anlatır bir gün Palega Nilovna:
    “Sevgili Andre, hayatımı bir düşünüyorum da. Ah… Tanrım! Neden yaşadım? Çalışmak ve dövülmek için… Kocamdan başkasının yüzünü görmedim; korkudan başka şey tanımadım. Pavel nasıl büyüdü, bilmedim… Kocam hayatta olduğu sürece, oğlumu seviyor muyum anlayamadım. Tüm düşüncem, tüm kaygım tek bir konuda toplanıyordu; o vahşi hayvanı doyurmak; doysun ki keyfi yerine gelsin; öfkelenmesin ve beni dövmesin ama gene de, bir defacık olsun dayaktan kurtulduğumu hatırlamam. Öylesine haince vururdu ki sanki yalnız karısını değil, kızdığı bütün insanları cezalandırmak isterdi… Bu hayat yirmi yıl sürdü böyle. Evlenmeden önceki yaşantımı ise hatırlamıyorum bile. Hatırlamaya çalıştığım zaman da hiçbir şey göremem; tam bir kör gibi. [……..] Kocam o kadar dövdü ki beni, bir şey kalmadı bende. Kalbim sıkı sıkı kapanmıştı; kör olmuştu.” (109).

    İstemli olarak bellekte yer eden dehşeti silme noktasına götüren, korku öyküsüne dönüşmüş bir hayatı yaşanmamış olarak saymak arzusu değil de nedir? Palega Nilovna ile kocasının üzerinden bize yansıttığı sahneler aracılığı ile Gorki, kadın ve erkekler arasındaki kurumsallaşmış ilişkilerin, Rus toplumunda erkek denetimi gözetiminde nasıl biçimlendiğini gözler önüne serer. Sergilenen gerçeklik, kur yapma döneminde ve evlilik ilişkisi içinde kadın bedeninin erkekler tarafından denetim altında tutulmasının normalleştirildiği, ekonomik statülerinin, eğitim alma haklarının ve çalışma hayatına katılabilme koşullarının onlar tarafından belirlendiği bir dünyanın duyarsız resmi olarak, bize ulaşır. Kadın bedeninin kontrol altına alınabilmesi ise erkek şiddetinin saldığı korku ile mümkündür.

    Palega Nilovna alnında bu şiddetin izini ömür boyu taşır. Benzer bir yara izini, Kanievli’den öğreniriz ki, analığı da taşır. Palega’nın komşusu Marya, koca dayağından, Palega’nın yardımı ile saklanarak kurtulmuştur. Gorki, Palega Nilovna’nın bakış açısıyla okuyucuya ulaştırdığı romanın her kesitine, yaralanmış ve aşağılanmış bir kadın imgesi yerleştirir. Palega Nilovna’nın duygu dünyasını belirleyen tek sözcük ‘korku’dur. Korku körleştirir. Korku insanı eylemsizleştirir. Eylemsizlik ise insan onurunu zedeler. İnsan ancak eyleme geçerek kendini gerçekleştirebilir ve değişim yaratabilir. Palega Nilovna’nın oğlu bu gerçeği bilir. Evlerine şehirlilerin gelmeye başlamasından anası tedirgin olduğunda Pavel, “Bu korku yüzünden mahvoluyoruz ya hepimiz! Yöneticiler de bu korkudan yararlanıyor ve bizi daha çok korkutmaya bakıyorlar. Bil ki insanlar korktukları sürece mahvolacaklar” der ve kesin bir dille bildirir “Korksan bile toplanacağız” (25). Romanda en çok tekrarlanan sözcüklerden biri ‘korku’ ise diğeri ‘aşağılanmak’tır.

    Etrafında gördüğü diğer erkeklerden farklı davranışlar sergilediğini şaşkınlıkla izlediği oğlu Pavel, Palega Nilovna’nın önüne, hiç tanımadığı bir hayatın kapılarını açar. Babasının ölümünden sonra evine devrimci arkadaşlarını çağırmaya başlayan Pavel’in çevresinde toplanan, yasak kitaplar okuyan, tartışırken küfür etmeyen ‘farklı’ insanlara çay ikram etmekle başlayan yeni hayat, giderek onu yeni varoluş biçimlerinin farkındalığına götürür. Kendisi, sevgisizlik içinde ömür tüketirken, oğlu ve yoldaşlarının sevgi ve duygudaşlık üzerine kurdukları ilişki türü, onda şaşkınlık yaratır. Bir gün Kanievli’ye “Siz de tuhafsınız. Herkesi arkadaş sayıyorsunuz. Yahudileri, Ermenileri, Avusturyalıları…Onlardan arkadaşlarınızmış gibi bahsediyor, herkes hesabına üzülüyor, herkes hesabına seviniyorsunuz” (44) der. Ve Kanievli’den bütün dünya işçilerinin kardeş, bütün zenginlerin ve iktidardakilerin ise düşman kategorisinde yer aldığını öğrenir. “Biz Sosyalistler” (41) sözünü ilk kez bu toplantılarda duyar. Böylece toplantıların yapıldığı o daracık odada, “dünyanın hem efendisi hem de kölesi olan işçileri” birleştiren o manevi akrabalık duygusunun elle tutulur varlığına kendisini kaptırır, onun bir parçası olmayı canı gönülden ister. Sık sık geçmişten çıkıp gelen anılar ise biz okuyucuya, Palega Nilovna’nın hayatındaki köleliğin, aşağılanmanın ve örselenmenin tarihi ile insanı onurlandıran yeni yaşam arasında karşılaştırma yapma olanağı sağlar. Hayatında sevginin kısacık bir an da olsa, parladığı tek bir gün bile olmamıştır. Kocasının kendisine evlenme teklif ettiği günü, o kıymetli anda bile nasıl aşağılanmış olduğunu acıyla anımsar. Kocasının kendisine evlenme teklif etmesiyle, bedenine el atmayı hak görmesi bir olmuş, iri parmakları ile memelerini mıncıklamış, canını acıtmıştır. Zavallı Palega kendini hakarete uğramış gibi hissetmiş, kaçmaya yeltendiğinde adam “Nereye gidiyorsun, dangalak” diye böğürmüş ve eklemiştir “Pazar günü birini gönderirim”. Babası ise hiç itiraz etmemiş, kızına bu evliliği isteyip istemediğini sormak aklına bile gelmemiştir. Evden bir boğaz eksileceğine sevinmiş, “Ne duruyorsun” demiştir.

    Baba zulmüne uğrayan sadece Palega değildir elbette. Oğlu Pavel’in düzenlediği toplantılara katılan, Natasha, Sophia, Ludmilla ve Pavel ile gönül bağı kuran Sasha gibi genç kadınların, bedensel olarak erkek şiddetine uğrayıp uğramadıklarını bilmeyiz, ama hepsi de sömürü düzeninin bir parçası olan baba evini terk ederek, yaşamlarını, işçi ve köylüleri efsanevi eşitlik ülkesine taşıyacak örgütlenmenin bir parçası olmayı seçmişlerdir. Varlıklı bir toprak sahibinin kızı olan Nataşa, saatlerce yürüyerek Pavel’in evindeki toplantılara geldiğinde, yakınlarını nasıl gözden çıkardığını anlatırken, kadınların erkekler elinden yaşadıkları mağduriyet öykülerine bir yenisini daha eklemiş olur.

    “Yakınlarımı gözden çıkardım. Ama bundan acısı var. Babam öyle budala ki… Ağabeyim de…Üstelik boyuna içer. Ablam acınacak kadar mutsuz. Kendisinden çok yaşlı, zengin, pinti ve can sıkıcı biriyle evli. Özlediğim, yalnız annem. O da sizin gibi; sade. Bir fare gibi ufak tefek…. Durmadan koşar ve herkesten korkar” (40).

    Palega, “işlemeye alışmamış beyninin imkân verdiği ölçüde” (32) onu dinlemeye çalışırken, bu yürekli genç kadının, ayaklarını çamurdan koruyacak bir lastiğe bile sahip olmadığını, içi acıyarak fark eder.

    Fark ettiği bir başka şey daha vardır. Aile reisi konumuna yükselmiş olan oğlu, babası gibi küfretmiyor, onun gibi körkütük sarhoş olmuyor ve anasının duygularını, çektiği acıları anlıyordu. Palega’nın hayat bilgisinde ise “ genellikle, analara acınmaz”(21) önermesi yazılıydı. Oysa oğlu Pavel, ona acımakla kalmıyor, hayatlarında yanlış olan ne varsa, onları düzeltmek istiyordu. Pavel’in sadece kendisiyle değil kadın hayatıyla ilgili saptamalarının “acılı gerçeğin ta kendisi oluşuna şaşıyordu” (21). Pavel “Öğrenmek, sonra da başkalarına öğretmek istiyorum. Öğrenmeli ve bilmeliyiz. Hayat bizler için neden bu kadar zor, anlamalıyız” (21) diyordu. Palega, bir yandan bütün insanların mutluluğunu dileyen, hayatın ıstıraplı yönlerini görerek herkes için acı çeken oğluyla övünüyor, öte yandan, henüz genç yaşına rağmen, anasının ve ötekilerin sürdürdüğü hayata karşı tek başına kavgaya tutuşmasını korkuyla izliyordu.

    Fabrika müdürünün yakınlardaki bataklığı kurutmak için işçilerden kestiği 1 kopeke itiraz ederek, onları örgütleyen #Pavel tutuklanıp içeri alındığında, yalnız kalmak, ona duygularını tanıma fırsatı verir. Oğlunun yarattığı topluluk içinde son günlerini ne kadar da mutlu geçirmişti. Onları, işçilere dağıtılan broşürleri hazırlarken izlemiş, önemli, sevindirici şeyler olacağı hülyasını içinden geçirmişti. Etrafını yürekli ve gürültücü gençler sarmıştı. “Ağır başlı, ciddi görünüşlü oğlu, kaygılarla dolu, ama iyi bir hayatın yaratıcısı olmuştu” (87). Şimdi onun gitmesiyle her şey parlaklığını yitirmiş, sönükleşmişti. Ya broşürler ne olacaktı? Oğlu içerdeyken broşürlerin dağıtılması aksayacak olursa, suç doğrudan oğlunun üstüne kalmayacak mıydı? Cephede oğlundan boşalan yeri doldurmak gerektiğine inanır. Fabrikaya broşürleri sokma işini üstlenmeye karar verdiğinde bir şey fark eder: Bu gençlerin böyle bir yaşayışı, tehlikelerine rağmen sevmelerine hak veriyordu. Ve gerilere doğru, geçmişine doğru bakıyordu. Bu yeni hayatın giderek vaz geçilmez şekilde içinde bir yer edindiğinin farkındaydı. Daha önceleri kendini hiçbir işe yararlı saymamıştı; oysa şimdi, çok kimsenin kendisine gereksinimi olduğunu biliyordu. Yeni ve hoş bir duyguydu bu, içini gururla dolduruyordu. (142) Sorumluluk aldıkça ve bu sorumluluğu yerine getirmek için eylemde bulundukça, karşılaştığı güçlükleri çözümleme yolunda çareler ürettikçe, yeni bir benlik kazandığını ve bu yeni kimliğinin başkaları tarafından saygı ile karşılandığını görüyordu. Üstelik bu saygıyı oğlu Pavel’den görmek, onu gelecek için umutlandırıyordu. Onu hapishanede ziyarete gittiğinde ne demişti Pavel, “Yüce eserimizin başarıya ulaşması için bize yardım ettiğinden ötürü teşekkür ederim. Annesi için, ruhen de akraba olduğunu söyleyebilmek ne büyük mutluluktur bilemezsin” (146). Aşağılanma, horlanma ve itilip kakılma ile geçen geçmişi artık sisler arkasında kalmıştı.

    Oğlundan çok şey öğrendiği doğruydu ama Kanievli’den, yani artık ikinci oğlu olan Andre’den öğrendikleri ile de övünüyordu Ana. Horlanma ve aşağılanma ile geçen evlilik hayatında, eskiden bildiği her şeyi unuttuğu gibi okuma yazmayı da unutmuştu. İşte biricik Andre’si ona, yaşlılığın eşiğinde, yeniden okumayı öğretmiştir. Seslerin karşılığı olan simgeleri yeniden bir araya getirebilmeyi becerdiğinde ilk seslendirdiği sözcük “H-A-Y-A-T” olur.

    Kanievli, “Ana” dediği bu kadının hayatını bir Yahudi ozanın dizeleri ile açıklar bir gün.
    Ve öldürülen günahsızlar
    Dirilecek gerçeğin gücüyle

    Evet, erkek egemen bir dünyanın öldürdüğü ruhunun, oğlu ve onun çevresinde açılan gözleriyle gördüğü gerçeğin gücüyle, yeniden dirildiğinin farkına, Kanievli gibi o da varıyordu. Gerçi günün birinde Kerç kentinde bir polisin kurşunu ile yaşamını yitiren Yahudi ozan, bu dizeleri işçi sınıfı için yazmıştı ama ezen ve ezilenin kim olduğunun ne önemi vardı? Hepsi için aynı olan gerçek, bu dizelerde güçlü bir biçimde dile gelebiliyordu. Mezara yaklaştığı günlerde önünde yeni bir hayatın kapıları açılmıştı ve o artık bu hayatın içinde çoktan yeni bir aile kurmuş, sadece Pavel’in ve Andre’nin değil, ilişki kurduğu herkesin “anası” olmuştu.

    1 Mayıs hazırlıkları sırasında, Pavel ve Andre, Ana için artık birbirlerinden ayıramadığı tek bir varlık olmuştur. Gösteri hazırlıkları konusunda birbirleriyle kıyasıya tartışan delikanlıların aslında birbirlerine ne kadar düşkün olduğunu bilen Ana, onların kavgayı bırakıp kucaklaşmak istediklerini görür. “Neden kucaklaşmıyorsunuz gönlünüzce? ” diye sorar. Kucaklaşan iki delikanlının “aynı ateşli dostlukla yanan aynı can olduklarını” (157) görür ve göz yaşlarına boğulur. Gösteriden sonra tutuklanan oğullarının yokluğunda, şehre giderek devrimci saflarda canla başla çalışan Nikolai ve kızkardeşi Sophia’nın evine yerleşir. Ana bu evde Sophia’dan müzik dinlemeyi öğrenir. Kocasını Sibirya’da kaybeden Sophia, romandaki devrimci kadın kahramanlar galerisine yeni bir resim olarak eklenir. Sophia örgüt içinde yer alanlar arasında haberleşmeyi sağlar, hapisten kaçanları güvenli yerlere taşır, günlerce evinden uzak didinip durur. Gorki 1917 Devrimine giden yolda bu eşsiz kadınların kar, çamur demeden, kişisel mutluluklarını erteleme pahasına katlandıkları güçlükleri çeşitlendirerek ve çoğaltarak anlatır. Ana da ileri yaşına rağmen, tıpkı bu kadınlar gibi köylere, muşiklere haberler taşır, broşürler götürür. Kocasının yaydığı dehşet ile eli kolu bağlanmış, evinde tutsaklaşmış bu kadın, artık zincirlerini kırmış, evim diye bildiği hapishanesinin dışında da bir hayat olduğunu keşfediyordu. Giderek daha uzun mesafelere ulaşarak, devrim için yaşamsal olan iletişim ağının bir parçası olma onurunu üstleniyordu. Bedenine ait doğal güçleri artık harekete geçirmeyi öğrenmiş, ellerini, kollarını, bacaklarını ve aklını kullanarak kendi iradesini gerçekleştirme gücünü keşfediyordu. Hareket etmek, özgürleştirici bir pratiğin can alıcı özü olarak, hayatını değiştirme olanağı sağlıyordu ona. Sevgi eksikliği ile dumura uğramış duyguları, sevgiyi keşfediyor, her kurduğu yeni ilişki, ailesine yeni bir bireyin katılmasına vesile oluyordu. Genişleyen bu aile bireylerinin anası olarak onlardan hak edilmiş bir saygı görüyor, aşağılanarak özsuyu çekilmiş damarlarına yeniden can suyu yürüyor, gençleşiyordu. Karşılaştığı genç bir işçi, “Hâlâ ne kadar da gençsiniz, büyükanne” (278) demişti.

    Sonunda mahkeme günü gelmiş, Pavel, Andre ve 1 Mayıs gösterilerine katılan diğer arkadaşları yargılanmak üzere Yargıçların önüne getirilmiştir. Bu yargılamadan adaletin çıkmayacağını başı dönerek, midesi bulanarak fark eder Ana. Yargıç heyetinin oluşumu, yasaların iktidarda bulunanların çıkarlarını korumak üzere kurulduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya çıkarır. Bu heyette, Aristokrasinin ve Çarın temsilcisinin olması, hukukun sınıfsal çıkarları korumak üzere düzenlendiğinin açık göstergesidir. Ana, yargıçların yüzlerini incelerken seziyordu ki, her şeyi şaşmaz eliyle tartan, inceleyen ve olguları hiçbir baskıya boyun eğmeden bütün çıplaklığı ile değerlendiren adalet, bu salona hiç uğramamıştı. Adalet perisinin gözlerinin kapalı olarak temsil edilmesinin büyük bir yalan olduğunu, bir kez daha, Ananın duyguları ile biz okuyucular da hatırlarız. Yargılamanın halktan gizli, sadece ailelere açık olarak yapılmasını, yanı başında oturan Smoliov şöyle değerlendiriyordu: “Yargılamayı adaletli yapanın alnı açık olur” (391).

    Pavel yaptığı savunmasında bu iki yüzlülüğü yalın bir dille ortaya koyarken, bizleri de mahkeme salonunda yer alan izleyiciler kadar etkiler:
    “Biz Sosyalistiz. Bu demektir ki, insanları farklılaştıran, birbirlerine düşman eden, bağdaşmaz menfaat rekabeti yaratan ve bu düşmanlığı örtbas etmeye ya da haklı göstermeye çalışan ve de insanları, yalanlar, ikiyüzlülükler ve kinlerle yozlaştıran yönteme karşıyız” ve devam eder, “Biz işçiler, döktüğümüz alın teriyle, devasa makinelerden tutun da, çocuk oyuncağına kadar her şeyi yaratan bizleriz. Böyle olduğu halde, sahip olduğumuz insanlık onuru için mücadele hakkından yoksun edilmişiz. Herkes, bizleri, kendi amacına ulaşmaya yarayan aletler haline sokma hakkını elde etmeye bakıyor. Zamanla, halkın işbaşına geçmesine elverecek kadar hür olmak istiyoruz. İktidar halkın olmalıdır” (397).

    Sibirya’ya sürgün edileceğini bildiği oğlunun bu sözlerini kitlelere taşımak, Ananın son görevi olur. Pavel’in konuşmasının basılı olduğu bildirileri bir an önce dağıtmak, dünyayı oğlunun söylediği sözlerle doldurmak için sabırsızlanır. Ludmilla bildirileri bastığında, artık kendisini felce uğratan korku duygusunu da geride bırakıp tutsaklığı aşmıştır. “Öyleyse gidiyorum” der Ludmilla’ya. “Ama sakın korktuğumu sanmayın. ” Ve kendisi de buna şaşarak “Artık hiçbir şeyden korkum yok”, diye ekler. “Tanrıya şükürler olsun, biliyorum artık” (414).

    Dağıtım yerine kendisini ulaştıracak trene bindiğinde anlar ki bu son yolculuğu olacaktır. İzlendiğini anladığı anda polisin bildirilere el koymasına meydan vermeden kendisi bunları açıkça dağıtmaya başlar:
    “Bütün hayatı değiştirmek, bütün insanları kurtarmak ve ölüler arasından dirilmek için, hepsini alın. Tıpkı benim gibi” (434) der, polis boğazına yapışmadan önce.

    Evet, Kerçli Yahudi ozan, gerçeği şaşmaz bir biçimde söylemiştir:
    Ve öldürülen günahsızlar
    Dirilecek gerçeğin gücüyle

    Peki, ne demektir gerçeğin gücüyle dirilmek?
    İster kadın olsun, ister erkek olsun bastırılarak yok edilmek istenen kimliğini keşfetmektir.
    Hiçleştirilmeye karşı direnmeyi öğrenmektir
    Duygularını tanımayı, baskıyla kısılan sesini yeniden çıkarmayı öğrenmektir.
    Yok olmanın eşiğindeyken var olmanın yollarını keşfetmektir.
    Bizi bölen ırk ve millet ulamlarına inat herkesi kardeş saymayı öğrenmektir.
    Kendimizi büyük bir ailenin parçası olarak görebileceğimiz bir dünyanın hayalini umutsuzca sevmektir.

    Özetle, devrimin ideologlarından Anatoli Lunacharski ve Alexandr Bogdanov’un, bireyin ‘ben’inin ancak daha kapsamlı bir ‘biz’ile özdeşlik kurduğunda anlamlı bir varoluş düzeyine erişebileceği görüşünün, (bkz. Steinberg 1994) yazınsal bir temsilini dile getirir Ana. Romanın her sahnesi, toplumun sosyalizme inancını pekiştirmek için işçi, köylü ve kadınları bayraklaştırma işlevini yüklenir. Bugün, Sovyetler Birliği deneyimi, tarihin sayfalarına gömülmüş olsa da, efsanevi eşitlik ülkesine her zamankinden daha uzak olsak da, Ana, Gorki’nin kendisinin de kabul ettiği yazınsal kusurlarına rağmen, kadın sorunlarına karşı sergilediği duyarlılıkla ilgi görmeye devam ediyor.

    Kaynakça
    Clark, K. 1981. The Soviet Novel: History as Ritual. Bloomington: Indiana U Press.
    Dobrenko, E. 2008. Stalinist Cinema and the Production of History: Museum of the Revolution. Çev. Sarah Young: Edinburg: Edinburg U press.
    Gorki, M. 1906/1972. Ana. Çev. Ayda Düz. İstanbul: Sosyal Yayınları ve Ararat Yayınları
    Morris, P. D. 2005. Representation and the Twentiethcentury Novel: Studies in Gorky, Joyce and Pynchon. Würzburg: Köningshausen and Neuman.
    Steinberg, M. D. 1994. “Worker-Authorsand the Cult of the Person” S. P. Frank ve M. D. Steinberg (haz. İçinde) Cultures in Şux: Lower Class Values, Practiceand Resistance in LateImperial Russia. Princeton: Princeton UP, 168-185.

    #paleganilovna #maksimgorki

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
ANA: Gorki’den Kadınlara Saygı Duruşu* Makale Yaz…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now