ORLANDO’YU QUEER OKUMAK
-
ORLANDO’YU QUEER OKUMAK
ORLANDO’YU QUEER OKUMAK*
Makale Yazarı: Işıl Baş
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 17. sayıda (Ocak/Mart 2014) yayımlanmıştır.
20. yüzyılın başlarında Batı kültürünün alışılageldik normlarını bir meşe ağacının palamutlarını düşürürcesine sallayıp yerinden eden modernizm konusunda düşülen en büyük yanılgı bu akımı içselliği ve biçimsel deneyleri öne çıkartan, sosyal ve kültürel pratiklerden kopuk, özerk, ütopik ve saf bir sanat kavramı olarak algılamaktır. Örneğin Georg Lukacs “Modernizmin İdeolojisi” (1957) başlıklı çalışmasında modernizmi gerçeği toptan bir reddediş, somut eleştiri içermeyen bir protesto, hiçbir yere varmayan soyut bir jest ve hiçliğe doğru bir kaçış olarak tanımlar. Lukacs’a göre toplumsal koşullara karşı herhangi bir protesto bu koşulların kendilerini de içermelidir. (480) Hâlbuki Virginia Woolf’un 1924’de yayınladığı “Mr. Bennett and Mrs. Brown” adlı yazısında belirttiği gibi modernizmin başlangıcı sayılabilecek 1910 tarihinde insanlararası ilişkilerin değişmesiyle hayatın tüm alanlarında dönüşümler olmuş bu da dönemin sanat ve edebiyat yapıtlarına birebir yansımıştır. Bu dönüşümü en açık biçimiyle Woolf’un kendi eserlerinde izlemek mümkündür. Deniz Feneri, Jacob’un Odası, Mrs. Dalloway, Dalgalar gibi romanları gündelik basit deneyimlerin içsel betimlemelerinin çok ötesinde yaşamın anlam ve gizemini farklı sosyal, politik ve kültürel güç savaşlarının gölgesindeki insan ilişkileri ve çatışmalarında arar.
Virginia Woolf’un 1882’de Victoria çağının tüm baskıcı gerek ve geleneklerini büyük bir titizlikle benimseyip, kollayan ve yerine getiren bir üst-orta sınıf Londra evinde dünyaya gelmesi tüm yaşamı boyunca sorgulayacağı temaları belirlemiştir. Erkek kardeşleri Cambridge Üniversitesi’nde okurken Virginia ve kız kardeşi evde oldukça kısıtlı koşullarda eğitim görmüşlerdi. Bu eşitsizliği Woolf kadının toplumdaki statüsünü sorguladığı Kendine Ait bir Oda’da (1929) Shakespeare’in kendisiyle aynı yeteneklere sahip ancak eşit olanaklardan yararlanamadığı için sessiz kalan ve sonunda intihar eden bir yandan hayal ürünü öte yandan da her şeyi ile gerçek Judith karakterini yaratarak eleştirecektir. Gerek özel alanda gerekse toplumda gözlemlediği bu baskı ve sınırlamalar Woolf’un varlık, kimlik ve cinsiyet arasındaki ilişkileri dönemin yerleşik kalıplarını tersyüz ederek sorguladığı kişisel seçimlere ve sanat eserlerine dönüşecektir.
7 Şubat 1910’da, Virginia Woolf ve Bloomsbury grubundan 5 kişi -Duncan Grant, Woolf’un erkek kardeşi Adrian, Anthony Buxton, Guy Ridley, ve Horace de Vere Cole- yüzlerini ve ellerini siyaha boyayıp Etyopyalı soylular kılığında İngiliz Donanması’nın gözde gemilerinden HMS Dreadnought’a binerler. Kimliklerini o kadar başarıyla değiştirmişlerdir ki gemi kaptanı onları büyük bir saygıyla ağırlar ve kimi gemi subaylarına “nişan” takmalarına dahi izin verir. Daha sonra İngiliz emperyalizmine karşı eğlenceli bir eleştiri olarak yerine getirdiklerini söyleyecekleri bu kimlik dönüşümü aslında Virginia Woolf için daha farklı anlamlar da içerecektir. Öncelikle Etiyopyalı bir erkek kılığına girerek yalnız etnik değil aynı zamanda da cinsiyet kategorilerinin ayırıcı sınırlarını da geçirgen hale getirir. Öte yandan ise sadece bir giysi değişikliği ve erkek topluluğu içinde bulunmakla dahi inandırıcı hale gelebilen erkeklik parodisi ile kendi cinsel tercih ve hazlarının dönüşebilirliğini toplumun o dönemde algıladığı biçimde yani lezbiyenliğin erkeklik olarak ortaya konması şeklinde ifade etmiş olur.
1910 yılında yaşanmış bu olay Woolf’un 1928’de yayınladığı Orlando adlı romanının da altyapısı gibidir. Bir Yazarın Güncesi’nde kitaba tıpkı Dreadnought vakasındaki gibi bir şaka olarak başladığını ileri sürer Woolf: “Eğlenmek istiyorum. Fantezi istiyorum. İstiyorum ki (ve bunda ciddiyim) nesnelere hak ettikleri karikatür değerini vereyim” (169). Orlando ayrıca bir parodidir de. 1922 yılında bir akşam yemeğinde tanıştığı soylu, lezbiyen yazar Vita Sackville-West’ten çok etkilenen Woolf uzun yıllar hem aşk hem de derin bir dostluk ilişkisi yaşadığı bu erkek giysileriyle dolaşmaktan hoşlanan kadının yaşam öyküsünü gerçekle hayal ürünü, kurgu ile biyografi, denemeyle roman, ciddiyetle mizah arasında gezinen akışkan bir yazın biçimi yoluyla aktarır. Dahası roman içerisinde cinsiyet ve kimlik ilişkisi, “sapkın” aşklar ve yasak zevkler yine alışıldık kalıpların dışında ele alınır.
Bu “yapısı bozuk” eseri edebiyat eleştirmenlerinin çoğu androjenliğe bir övgü olarak değerlendirmiştir. Bunda Woolf’un Orlando’yu yazarken tasarlamaya başladığı ve romandan tam bir yıl sonra yayınladığı Kendine Ait Bir Oda’da aynı taksiye binen genç bir çiftin hatırlattığı Coleridge’in “büyük bir zihin çift cinsiyetli olmalıdır” sözünden yola çıkarak sanatsal zekânın bütünlüğü konusunda yazdıkları etkili olmuş olabilir: “. ..taksiye binen iki insanı gördüğüm için ve bunun bana verdiği tatmin yüzünden acaba dedim, bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna göre acaba zihinlerde de, bedenlerdekine denk gelen iki ayrı cinsiyet var mı ve acaba mutlak tatmine ve mutluluğa ulaşmak için onların da birleşmesi gerekiyor mu? Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin içinde iki güç bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı. Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beynin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır… Ancak böyle bir birleşme olursa zihin eksiksiz döllenmiş olur ve bütün yetilerini kullanır. Belki de katıksız erkek olan bir zihin yaratıcı olamaz, katıksız kadın olan bir zihin de, diye düşündüm. “(106)
Woolf’un burada bahsettiği erkek egemen anlayışın baskı ve ayrımcılığının ötesine taşabilen sanatsal bir dehadır ve çok açıkça 19. yüzyılın ilk yarısının sanat anlayışına hâkim olan Coleridge, Keats ve Shelley gibi Romantik akım şairlerinin neredeyse meleksi, insanüstü duyarlılıklarına bir göndermedir. Özellikle Shelley Woolf için kadınsı duygusallığını kendi erkeksi vizyoner ve idealist aklı ve dehası ile birleştirebilmiş sınır tanımaz bir sanatçıdır. Doğaldır ki bu beğenisinde Woolf Viktoryen değerlere sahip ve Deniz Feneri adlı romanında Mr. Ramsey karakteri ile eleştirdiği babası ile bilinçli olarak çelişmektedir. Leslie Stephen Tennyson’un The Princess adlı eserinde de konu ettiği gibi iki cinsin temelde farklı olduğu ve her birinin diğerinin cinsiyetine ait eksikliklerini tamamladığına inanıyordu. Bu tipik Viktoryen görüşe göre erkek erkek gibi; kadın da kadın gibi olmalı en ufak bir karışıklığa tahammül edilmemeliydi.
Biyografisini yazan Noel Annan’a göre Stephen için Patmore, Richardson, Rousseau, Mili ve hele Shelley fazlaca “efemine” yazarlardı, hiç de erkeksi olmayan duygusallıkları ve idealistlikleri neredeyse kadın zayışıklarına eş tutulabilirdi. (224)
Woolf ise yazar ve şairler için “katıksız ve basit bir erkek ya da kadın olmanın tehlikeli” olduğunu ve zihnin yaratıcılığın doruğuna ancak kadınsı-erkek ya da erkeksi-kadın olarak varabileceğini savunur. (112) Dışa Yolculuk (1915), Gece ve Gündüz (1919), Jakob’un Odası (1922), Bayan Dalloway (1925), Deniz Feneri (1927), ve Dalgalar (1931), içerdikleri farklı Shelley referansları ile androjen duyarlılığı ve yaratıcılığı tekrar tekrar kutsarlar.
Woolf’un kendisinin de güncesinde “iki arada bir derede” (158) diye tanımladığı Orlando ise iki cinsin bir sentezini oluşturan androjen zihinden çok resmi cinsiyetten gizli cinsiyete, tekil hazlardan çoğul erotisizme, heteroseksüellikten lezbiyenliğe ve homoseksüelliğe, bir cinsiyetten diğerine, ırklar, sınışar, kültürler, zamanlar ve mekânlar arasında sürekli dönüşen trans bedeni konu alan, “tuhaf, sıra dışı, anormal ve beklenmedik” kısaca günümüzün tanımı ile “queer” bir romandır.
“Queer” denince ilk anda aklımıza gelen Judith Butler’in kimlik ve cinsiyet kategorilerinin kalıcılığını ve değerliliğini sorguladığı teoriler Orlando’yu ele alırken rahatlıkla uygulanabilir. Butler gerek Anlamlanan Bedenler (1993) Cinsiyet Belası (1990), gerekse Taklit ve ‘Toplumsal Cinsiyete’ Karşı Durma (2006) başlıklı çalışmalarında cinselliğin yapay ikili düzenlemesinin ve zorunlu ve doğallaştırılmış heteroseksüellik kurumunun baskılayıcı, dışlayıcı ve düzenleyici rejimlerin ürünü olduğunu ileri sürerek cinsiyet/toplumsal cinsiyet/arzuyu idare eden kuralların çoğulluğu ve belirsizliği gizleyen benimsenmiş performanslar yarattığını ileri sürer. Butler’a göre önsel bir hakikat olarak toplumsal cinsiyetten önce gelen temsil edilebilecek bir “ben” yoktur (2006: 15-18), “ben” sadece bir tekrarlama yeridir, kendini belli bir şekilde tekrar ederek kimlik görünümüne kavuşur: “…edimler, bedensel hareketler ve arzu bir iç nüve veya töz etkisini üretir, ama bunu bedenin yüzeyinde, kimliğin düzenleyici ilkesine işaret etse de onu asla açıktan göstermeyen imleyici yoklukların oyunu vasıtasıyla üretir. Bu tür edim, bedensel hareket ve icralar genellikle performatiftirler, yani dışa vuruyormuş gibi yaptıkları öz veya kimlik aslında bedensel işaretler ve diğer söylemsel yollarla üretilen ve sürdürülen üretimlerdir. Toplumsal cinsiyetli bedenin performatif olması demek, gerçekliğini teşkil eden çeşitli edinimlerden ayrı bir ontolojik statüsü olmaması demektir. Aynı zamanda da şu anlama gelir: Bu gerçeklik eğer bir iç töz olarak üretilmişse, demek ki bu içselliğin ta kendisi apaçık kamusal ve toplumsal bir söylemin, bedenin yüzey politikaları üzerinden fantezinin düzenlenmesinin, iç ile dışı birbirinden farklılaştıran ve böylece öznenin “bütünlüğünü” tesis eden toplumsal cinsiyet nüvesi olduğu yanılsamasını yaratır; bu yanılsama cinselliği üreme odaklı heteroseksüelliğin mecburi çerçevesi içinde düzene tabi tutmak amacıyla sürdürülür. (1990: 224)”
Yukarıdaki hayli uzun alıntı aslında Woolf’un Orlando karakteri ile kamusal ve toplumsal söylemlere nasıl dikkat çektiğini ve bunları 16. yüzyıl İngiltere’sinden başlayarak 300 yüzyıl sürecek milliyet, ırk ve cinsiyet politikalarının değişen bağlamında bilinçli bir performatif kimlik üretimi parodisiyle tersyüz ettiğini teori düzeyinde özetlemektedir.
Kitap bir biyografi olduğu savına karşılık geleneksel anlatı biçimlerinin dışına çıkarak Orlando’nun kimliğini yalnızca haz, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet söylemleri ve rolleri çerçevesi içinde kurar ve tüm anlatı boyunca biyografiyi tarafsız bir gözlemle yazdığını öne süren anlatıcıyı aktardıklarının gerçekliği konusunda sorgular. Zaten bir taraftan geleneksel söylemlerin etkisiyle olayları değerlendiren anlatıcı da Orlando’nun değişimleri karşısında çok fazla şaşırmamakla birlikte gördüklerinin ne kadar gerçek olduğu konusunda da sürekli şüpheye düşmektedir.
Geleneksel yaşam öykülerinin tersine Orlando’nun anlatısı ergenlik döneminde başlar ancak tıpkı her bireyin dünyaya gelişinde olduğu gibi kimliğinin ilk tanımı cinsiyeti üzerinden yapılır: “Oğlan-çünkü günün modası bir bakıma gizlese de cinsiyeti su götürmezdi-çatı kirişlerinden sarkan bir Mağribi kellesine kılıç sallamaktaydı.” (11) Böylece romanın daha ilk başında Woolf biyolojik bedenle toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin belirsizliğine ışık tutmuş olur çünkü Orlando’yu erkek olarak tanımlayan tek şey atalarından devraldığı ırkçılık, şiddet ve fiziksel güç üstüne dayalı erkek performansıdır. Oysa ki cinsiyet rollerini ayırt etmekte en çok başvurulan giysiler bu erkekliği şüpheye düşürmekte, anlatıcının “su götürmezdi” vurgusu bu şüpheyi daha da derinleştirmektedir.
Orlando’nun öyküsünün Elizabeth Londra’sında başlaması bir tesadüf değildir çünkü 16. yüzyıl İngiltere’si cinsiyet ayrımlarının çok da keskin olmadığı çeşitli pratikler içerir. Bu dönemde kadınların erkek kıyafetinde dolaşması erkeklerin de kadın giysileri içinde olmaları doğal karşılanır. Tiyatrolarda kadınların sahneye çıkmaları yasak olduğu için kadın rollerini genç erkekler oynar ve aynı eser içersinde erkek iken kadın karakteri canlandırıp onun da tekrar erkekmiş gibi giyinmesi ve davranması şeklinde gelişen cinsiyet rollerini git
tikçe daha karmaşıklaştıran John Lyly’nin Gallatheo (1587), W. Shakespeare’in Venedik Taciri (1596), Beğendiğiniz Gibi (1599) ve Onikinci Gece’s (1601) gibi çok sayıda tiyatro eseri vardır. Çoğul bedenler meselesini bu dönemde en belirgin ortaya koyan olgu ise 13.yüzyıldan beri kıta Avrupa’sına hâkim olan “Kralın iki bedeni” kavramıdır. Feodal düzende prensler ve soylular akitlerle krala bağlı iken 16. yüzyılda modern devlet anlayışının doğması ile birlikte uyrukları tıpkı bir “bedenin azalan gibi onun buyruğuna” giriyorlardı. ( Vigarello 316) Bu nedenle kralın ayrılmaz bir doğal bedeni bir de ölümden ve iktidarın el değiştirmesinden etkilenmeyecek olan politik bir bedeni vardı. Gayri maddi bedeni kralın mutlak otoritesini, yön verme yetisini ve uyruklarının ona bağlılığını simgeleyen geleneksel bir göndergeydi. (314-315) Elizabeth’in tahta çıkması ile İngiltere’de bazı kesimler kadın bedeni ile politik bedenin bir arada olamayacağını çünkü kadınların “doğal” zayışıklarının ve günaha yatkınlıklarının bu birleşimden ancak bir canavar yaratacağını ileri sürüyorlardı. Elizabeth bu problemi iki şekilde çözdü. Bir taraftan politik rakiplerini alt etmek için dişilik silahını kullanırken bir taraftan da Tilbury konuşmasında olduğu gibi bedeninin dış görünüşünün kadın olduğunu halbuki içinde bir erkeğin organlarına sahip olduğunu dolayısıyla gerekli cesaret ve aklın kendisinde fazlasıyla var olduğunu söylüyordu. Yine tüm İngiltere’nin annesi olarak kendisini tanımlarken aynı zamanda da tıpkı Meryem gibi kendisini bedensel hazlardan arınmış saf bir bakire olarak da sunuyordu.
Performatif kimliğini dönemin ihtiyaçları ve baskıları çerçevesinde bu derece göz önünde kuran Elizabeth romanda hem gerçek bir âşığı hem de Orlando’nun erkeklik ve kadınlık kimliklerine dair deneyimlediği dönüşümleri simgelemektedir. Kraliçenin kadınsı tutku ve kıskançlıkları ile erkeksi otoritesi, bir yandan hayli yaşlanmış bu kadına duyduğu Oedipal sevgi öte yandan da onu hiçe sayarak başka bir kadınla ilişki kurması ve bu şekilde “simgesel baba”ya kafa tutması cinsel kimliğinin kurulmasında Orlando’nun geçirdiği ilk aşamaları temsil eder. Ancak bu kimlik yine çoğul hazlar üzerine inşa edilir. Anlatıcının da dediği gibi “Orlando’nun zevklerinin kapsamı [geniştir]”. (22) Dış etkenlerin de bir karnaval ve cümbüş olarak betimlendiği bir ortamda Orlando bu kez başka bir kültürden gelen bir yabancıya âşık olur. Başlangıçta ne adını ne de cinsiyetini bilmeden tutkuyla bağlandığı Sasha yine çizgilerin belirsizliğini ve hazzın çok cinsiyetliliğini temsil eder: “Ocak ayının yedisinde, akşam altı sularında böylesi bir kadril ya da minüetin bitiminde ayaklarını henüz bitirmişti ki Moskova elçiliği pavyonundan, Rus giyiminin bol tunik ve pantolonları cinsiyeti gizlediklerinden, kadın mı erkek mi belirsiz birinin çıktığını gördü ve içini bir meraktır sardı. Adı ya da cinsiyeti her ne ise bu kişi orta boylu, gayet ince yapılıydı ve baştan aşağı bir tür bilinmedik yeşilimsi kürk geçirilmiş istiridye rengi kadifelere bürünmüştü. Ancak bu ayrıntılar kişinin bütününden yayılan olağanüstü baştan çıkarıcılığın yanında gölgede kalıyorlardı.” (29)
Sasha zaman içersinde Orlando’nun gözünde yalnızca bir erkekten kadına dönüşmez aynı zamanda bir tilkiden zeytin ağacına ve yeşil bir tepeye benzetilerek arzu nesnesinin de çeşitliliğini simgeler. Tıpkı kraliçeye bir geminin güvertesinde ihanet etmesinin neredeyse birebir yansıması olarak bu kez Sasha’nın onu bir denizci ile aldatıp terk etmesi ise Orlando’nun kimlik dönüşümünün en kritik aşamasını oluşturur, ihanet eden ve edilen olarak Orlando tıpkı 16. yüzyıl İngiltere’sinde okunan en popüler eserlerden olan Ariosto’nun Orlando fur/oso’sunda kendisiyle aynı adı taşıyan karakter gibi aldatıldıktan sonra büyük bir değişim geçirir. Charlemagne’ın en ünlü şövalyelerinden olan Orlando âşık olduğu Angelica’nın onu Medoro ile aldattığını anlayınca tüm zırhını ve giysilerini çıkarır, çıplak bir şekilde 3 gün 3 gece uyuduktan sonra delirir ve yeni bir kimliğe bürünür: “non son, non sono io quel che paio in viso:/ quel ch’era Orlando e morto ed e sottera” (ben göründüğüm adam değilim/Orlando öldü ve gömüldü) (OF 23. 12.1-2).
Woolf’un Orlando’su da tıpkı Ariosto’nunki gibi 7 gün 7 gece süren bir inzivaya çekilir. Bu bir tür simgesel ölümün ardından yaşamdan kopmuş bir halde gerçek ölümsüzlüğü ve değişmezi yakalamak amacıyla sanata sığınır. Roman boyunca sanat, soylu ailesinden miras kalan 365 odalı malikâne ve hiç durmadan yazmakta olduğu “Meşe Ağacı” şiiri Orlando’nun kalıcı bir öz bulma isteğini simgeler. Geçirdiği her dönüşümde bu imgeler onunla olur ancak Butler’ın da dediği gibi dönülecek bir “öz” yoktur; meşe ağacının geleneksel sembolik anlamı olan dayanıklılık ve süreklilik sadece bir yanılsamadır. Sanat parasal kaygılarla yapılan bir tür ticarettir, malikâne dönemin şartlarına ve Orlando’nun değişen ihtiyaçlarına göre sürekli yeniden dekore edilir, meşe ağacı şiiri ise daha öncekiler tamamen silinerek tekrar tekrar farklı şekillerde yeniden yazılır.
Elizabeth’in ölümünün ardından 1. James’in başa geçmesi ile Ingiltere’de cinsler arası ayrımlar keskinleşir. Humanizma’nın nispeten eşitlikçi bakışının etkisiyle en azından üst sınıf kadınlara tanınan eğitim hakkı yavaş yavaş ellerinden alınmaya başlar, kadınlar ekonomik, politik ve kültürel hayatta gerilere itilirler. Foucault Cinselliğin Tarihi adlı kitabında bastırma mekanizmalarında 17. yüzyılda büyük bir farklılık yaşandığını söyler: “Bu dönem, büyük yasaklamaların ortaya çıkması, yalnızca yetişkin ve karıkocaların cinselliğine değer verilmesi, edepliliğe yönelik zorlamalar, bedenin mutlak olarak unutturulması, susturulmalar ve dile ilişkin zorunlu utangaçlıkların doğuşudur.” (87)
Bu baskıcı yapının ortasında Orlando İstanbul’a elçi olarak atanır ve elçilikteki bol şenlikli bir davet ve şehirde çıkan bir isyan sonrasında yine 7 günlük bir uykudan sonra bu kez kadın olarak uyanır. Bu büyük değişimin İstanbul’da olması da dikkat çekicidir. Bayan Dalloway’de Clarissa’nın heteroseksüel ilişkisindeki başarısızlıklar ve androjenliği, yine Deniz Feneri’nde Nancy Ramsey’in Minta Doyle’a duyduğu lezbiyen arzu İstanbul’la ilişkilendirilir. Edward Said’in Oryantalizm kitabında bahsettiği Doğu’nun Batı tarafından egzantirik, farklı, tensel ve cinsel bir aşırılık alanı olarak görülmesi belli ki Woolf’un da İstanbul’u bir “queer” alan olarak yansıtmasını etkilemiştir. İstanbul’daki elçilik görevi boyunca Orlando sık sık kılık değiştirir, kimi kez Batılı bir diplomat kimi kez ise Doğulu bir dindar kılığında kalabalıklara karışır, “pek çok erkeğin ve kadının hayranlığını [kazanır]” (93-94). Bu akışkan kimliğin yeni bir cinsellik kazanmasının bir maskeli balonun ve İstanbul’da tüm güç dengelerinin altüst olduğu bir gecenin sabahında oluşmaya başlaması ve tanrının dünyayı ve hem kadını hem de erkeği yarattığı sembolik 7 günden sonra tamamlanması da oldukça önemlidir.
Anlatıcı bu dönüşümü Arisiosto’nun Orlando’sunu taklit eder bir biçimde “Ve şimdi bir kez daha bilinmezlik çöküyor ve keşke daha koyu olsa… Keşke kalemi alıp son yazabilseydik eserimize! Keşke olacaklardan sakınabiIseydik okuru ve birkaç sözcükle Orlando öldü ve gömüldü! Diyebilseydik”(100) diye anlatır ancak Orlando hiç şaşırmamıştır bu değişikliğe: “Orlando hiçbir telaş belirtisi göstermeden bir boy aynasında kendini tepeden tırnağa süzdü ve sanırız banyoya gitti” (104). “Bedeninde bir erkeğin gücüyle bir kadının zarafeti bütünleşmişti” der anlatıcı adeta bir androjeni tarif edercesine. Ancak hemen sonra bu kanısından vazgeçer: “Orlando kadın olmuştur bunu yadsımak olanaksız. Ancak başka her bakımdan eskiden ne idiyse oydu. Cinsiyet değişimi geleceğini değiştirse de kimliğini hiç değiştirmemişti” (104).
Anlatıcı her ne kadar kendi değer yargılarının etkisiyle Orlando’ya bir “öz” yani değişmeyen bir kimlik tanımlama çabasında olsa da romanın bundan sonraki aşamalarında anlattıkları bu hevesini boşa çıkaracaktır. Orlando vücudunun cinsiyet değiştirmesi ile hemen kadın olmaz, karmaşık bir sosyal ilişki ağı içerisinde hem yavaş yavaş kadın olmayı öğrenir hem de davranış biçimleri ve algısı değişir. Örneğin cinsiyet değişimini takip eden ilk birkaç gün içerisinde erkeklik ve kadınlık arasında gidip gelir. Hem İstanbul’daki son günlerinde üzerine giydiği “iki cins tarafından giyilen Türk kaftanı” (105) hem de çingeneler arasında yaşarken giydiği kıyafetler ve çingene kadınlarının “bir iki ayrıntı dışında … erkeklerinden pek farklı [olmamaları]” (115) onun cinsiyet konusunda fazla “kafa yormadan” her iki cinse ait sayılan davranış biçimlerini yerine getirmesine yol açar. Belki de 7 günlük uykunun öncesinde çingene kadın Rosina Pepita ile evlenmesi onun hem bir koca olarak erkekliğini hem de dönüşmekte olduğu kadınlığını simgelemektedir.
Orlando’nun kadınlığı öğrenmesi Türkiye’den İngiltere’ye dönüşü sırasında yaptığı gemi yolculuğunda gerçekleşir. Kitap boyunca erkeksi hazzı simgeleyen gemicilerin Orlando’ya gösterdikleri ilgi onun da hem erkek hem kadın olarak onlardan hoşlanmasına ve bedenine ilk kez çoğul bir erojen alan olarak bakmasına sebep olur. Giysilerinin ve daha önce kadınların çok beğendiği bacaklarının bu kez erkeklerin arzu nesnesi olması ile onları bilinçli bir şekilde kullanmaya başlar.
Lord Orlando her ne kadar Lady Orlando’ya dönüşmüşse de gerek yasalar gerek toplumsal ve kişisel algı gerekse arzuları karşısında “ son derece ikircikli bir durumda, ölü mü diri mi, kadın mı erkek mi, dük mü önemsiz biri mi belli olmaksızın” (126) devam eder serüveni. “[Kendi] de bir kadın olduğu halde hala bir kadını sevmeye devam [edebilir] (121) ya da “yürüyüşü bir kadın için fazlaca uzun adımlı” ve “el kol hareketleri fazlaca sert” olabilir (145). Hatta öykü sona ererken “nurtopu gibi bir oğlan çocuğu” da doğurur. (220) Orlando’nun evlendiği Marmaduke Bonthrope Shelmerdine de tıpkı onun gibi ne erkek ne kadındır: “’Sen bir kadınsın, Shell’ diye haykırdı Orlando. ‘Sen bir erkeksin Orlando!’ diye haykırdı Shel.” (187)
Woolf için dişillik ya da erillik, kadınlık ya da erkeklik rolleri her an bir birine dönüşebilir tıpkı arzular gibi. Sigmund Freud 1905 de yayınladığı “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme” adlı yapıtında cinselliğin başlangıçta bedenin her alanına yayılan ve farklı nesnelere yönelen bir yapısı olduğunu ancak erinlikle birlikte, haz alanlarının bir hedefe, yani üremeye yönelmesi nedeniyle cinsel uyarılmanın genitallerde toplandığını belirtir. Bu süreç boyunca cinsel arzuların yöneleceği cinsel nesne de saptanır. Özetle başlangıçta ve doğal olarak çoğul olan cinsel haz yavaş yavaş heteronormatif bir sapmaya uğrar yani aslında “normallik” kisvesi altında “sapkınlaşır.” Woolf’un Orlando’da bahsettiği “öz” belki de sadece bu başlangıçtaki “aykırılık” halidir yani kültürel, toplumsal ve kişisel zorlamalarla ne kadar üstünü çeşitli giysilerle örtmeye çalışırsak çalışalım ortaya çıkıveren “doğal arzu… hazzın her türlüsü” (219). İşte tam da bu nedenle Woolf roman başkişisini toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin ikili yapısı üzerine kurulu bir sentez, bir androjen değil Butler’ın betimlemesi ile “orjinalin anlamını fiilen yerinden eden” akışkan, çoğul, doğallık mitine dayanmayan “iç-dış ayrımını tersyüz edip bizi toplumsal cinsiyet kimliğine ve cinselliğe dair… varsayımları köklü bir biçimde yeniden düşünmeye [zorlayan]” ve bedenin “bir ‘varlık’ değil değişken bir sınır” (1990: 228) olduğunu hatırlatan “queer” bir kimlik yapar. ■
Kaynakça
Annan, Noel Gilroy. Leslie Stephen: His Thought and Characterin Relation to his Time. Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1952.
Butler, Judith. Cinsiyet Belası. İstanbul: Metis, 2012. [1990]
—. Bodies That Matter: On the Discursive Limits of “Sex.” NewYork: Routledge, 1993.
—. Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma. İstanbul: Agora, 2009. [2006]
Coffman, Chris. “Virgina Woolf’s Orlando and the Resonances of Trans Studies.” Genders 51. 2010.
http://www.genders.org/g51/g51_coffman.html. 14 Kasım 2013.
Direk, Zeynep, (editör) Cinsiyetli Olmak: Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012. Foucault, Michel. Cinselliğin Tarihi. İstanbul: Ayrıntı, 2003. [1976-1984-1984]
Freud, Sigmund. “Cinsellik Üzerine Üç Deneme.” Cinsellik Üzeri ne’rin içinde. İstanbul: Payel Yayınları, 2006. [1905]
Helt, Brenda S.. “Passionate Debates on ‘Odious Subjects’: Bisexuality and Woolf’s Opposition to Theories of Androgyny and Sexual Identity.” Twentieth Century Literatüre. Summer2010, 56-2. 131-146.
Lukacs, Georg. “The Ideology of Modernism.” 20th CenturyLiterary Criticism. Ed. David Lodge. London: Longman, 1972.474-88.
Said, Edward. Oryantalizm. İstanbul: İrfan Yayınevi, 1998. [1978]
Woolf, Virginia. Dışa Yolculuk. İstanbul. İletişim, 2009. [1915]
—. Gece ve Gündüz. İstanbul: İletişim, 2009. [1919]
—.Jakob’un Odası. İstanbul: İletişim, 2013. [1922]
—. Mr. Bennett and Mrs. Brown. London: Hogarth Press, 1924.
—. Bayan Dalloway. İstanbul: İletişim, 2012. [1925]
—. Deniz Feneri. İstanbul: İletişim, 2011. [1927]
—. Orlando. İstanbul: İletişim, 2011. [1928]
—. Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013. [1929]
—. Dalgalar. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012. [1931]
—. Bir Yazarın Güncesi. İstanbul: İletişim, 2008. [1953] Vigarello, Georges. “Kralın Bedeni.” Bedenin Tarihi: Rönesans’tan Aydınlanmaya’run içinde, (ed. Alain Corbin, Jean-Jacques Courtine, Georges Vigarello). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008. 313-333.
#IşılBaş #VirginiaWoolf #Orlando

Sorry, there were no replies found.