Ömer: Reşat Nuri Güntekin’in “Kan Davası” Romanında Öğretmenlik Bilinci
-
Ömer: Reşat Nuri Güntekin’in “Kan Davası” Romanında Öğretmenlik Bilinci
Reşat Nuri Güntekin’in “Kan Davası” Romanında Öğretmenlik Bilinci*
Makale Yazarı: Beyhan Kanter
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Temmuz/Eylül 2014) 19. sayısında yayımlanmıştır.
“Çalıkuşu”, “Yeşil Gece”, “Acımak” gibi romanlarında Anadolu’da öğretmenlik yapan idealist bireyleri rolmodel çerçevesinde duyumsatan Reşat Nuri Güntekin, “Kan Davası” romanında da idealize ettiği Ömer karakterini böyle bir bakış açısıyla ele alır. Bu romanında da sosyal tenkite ağırlıklı olarak yer veren yazar, kan davası sorunsalını bireylerin toplumsal yapıdaki konumlanışlarını değerlendirerek yansıtır. Yazar, bu sorunsala yaklaşımını başkişi Öğretmen Ömer aracılığıyla sunar. Kimsesiz bir çocukluk süreci geçiren Ömer, Anadolu’ya dışarıdan değil içeriden bakarak aradaki mesafeyi silikleştirmeye çalışan aksiyoner bir birey olarak yazar tarafından idealize edilir.
Öğretmen okulundan mezun olduktan sonra “öğretmen kimliği”ni ve “öğretme edimi”nin amacını sorgulayan Ömer, “Mektep hocası olmak iyi… Fakat hangi normal duygu ve arzuyu telkin edeceğim çocuklara?” şeklindeki sorgulamaları ile ileriye dönük etkin bir tavır geliştirme çabası içine girer. Gönderildiği Ege köylerinden birinde öğretmenlik görevine başlayan ancak İstiklal Savaşı için orduya katılan ve bir süre orduda görev yapan Ömer’in burada “neyim ben” şeklindeki sorusu da öğretmenliğe ilişkin idealizminin sekteye uğramasından duyduğu endişeyi yansıtıcı niteliktedir. Zira Ömer, düşünen, sorgulayan, yargılayan ve çözüm önerileri üretmeye çalışan bir aydın kimliği ile yaşamını şekillendirir.
Ömer’in bir tesadüf eseri Aşağı Sazan ve Yukarı Sazan köyleri arasındaki kan davasını öğrenmesi, mahkemedeki sanıkların “pek genç yaşta çocuklar” olduğunu görmesi ve Aşağı Sazan köyünün öğretmenlerinin Yukarı Sazan’a ilişkin olumsuzlayıcı tavrıyla karşılaşması, onun dikkatini bu bölgeye çevirmesinde etkendir. “Kan davasının nedenlerinden çok sonuçlarının felaket getirdiği gerçeğinin bilincinde olan Ömer saf bir uzlaşmacı tavır sergileyerek olayları çözme yoluna gitmek yerine etkin bir kimlikle olaylar üzerinde belirleyici ve idealist bir rol oynama gereksinimi duyar” (Kanter 2013:530).
Nitekim iki köy arasındaki husumetin kan davasına dönüştüğünü öğrenen Ömer, bir teftiş gezisi sırasında Aşağı Sazan’ı tanıma imkânı bulur. Yukarı Sazan’dan birilerinin soygun yapması ve çocukların kurduğu çete, onun idealizmini harekete geçirir. Çocuklar için bu çetecilik, eşkıyacılık oyununu çok ciddi bulan Ömer, ıskartaya çıkartılan bu çocukların trajik yaşam öykülerini öğrenmeye çalışır. Zira çete reisi Müslim gibi yalnızlığa itilen, tahkir edilen, aidiyet olgularını yitiren ve güçlüklerle şekillenen bir yazgıyı kabullenmek zorunda kalan çocukların varlığı, toplumsal yaşam adına endişe edilmesi gerekilen bir durumdur. Nitekim toplumsalın dışında kalan bu çocukların yasa dışı işlerle uğraşmaları ve toplumsal düzeni bozmaya yönelik tavırlarına rağmen kimisinin ağlaması, kimisinin yalvarması, kimisinin ise sorulan soruları anlamayarak bakması, Ömer’de bir acıma hissi oluşturur. Bela olarak görülen bu çocukların onda uyandırdığı duygu, Yukarı Sazan’ın/Anadolu’nun kurtarılmasıdır. Zira o, çevredekilerin Yukarı Sazan’la ilgili sert tavırlarını ötelemek için “çocuk katliamına” ilişkin ironik bir söylem geliştirir.
“Şöyle havaya kaldırıp bir iki kere sallayıverdiniz mi? Ne kadar kolay… Bunu siz bile yapabilirsiniz… Karşıda yatanlar görünce bir parça öteye beriye kaçmaya uğraşırlar… Fakat tabancalarla bir yaylım ateşi… İki dakika içinde birkaçının sesinden başka bir şey kalmaz. Siz belki bilmezsiniz. Bu şekilde vurulanlardan bazıları öldükten sonra da kısa bir zaman haykırmaya devam ederler. Başı kesilmiş tavukların oraya buraya koşuşmaları gibi…”
Çevredekilerin çözüm bulma sürecinin tıkanması da, Ömer’in öğretmenlik bilincini ve aksiyoner kimliğini harekete geçiren bir unsurdur. Bu bağlamda Ömer, “Gayet sade bir şey teklif eder gibi:– Teslim edin çocukları bana, olsun bitsin,” diyerek çocukları topluma kazandırmak için bu davanın sorumluluğunu gönüllü olarak üstlenir. Bu idealizmin belirginleşmesinde Ömer’in öğretmen okulundaki deneyimlerinin etkisi sezilir. Öğretmen okulundaki hayatını “uzun bir uyuşukluk ve hareketsizlik devri” olarak tanımlayan Ömer, içindeki okuma, öğrenme aşkı ve dizginleyemediği merak duygusuyla kendisini yetiştirmiştir. Onun öğretmen okulundaki öğrenme tutkusunda toprağından sökülmüş gibi hissetmesinin ve “hemen hemen çaresiz bir yalnızlığa” düşmesinin etkisi söz konusudur:
“Yeni arkadaşlarım bana ve eski arkadaşlarıma benzemeyen çocuklarıdır. Çoğunun aileleri vardır, kendilerine göre fikirleri, âdetleri, eğlenceleri vardır. Bahçenin bir köşesindeki kafeste bir kurt beslenmektedir. Biraz büyüyünce öldürülerek, okulun müzesine konacaktır. Kendimi okulda bu kurt gibi vahşi ve uzlaşmaz görüyorum. Kimse ile ne arkadaşlığım, ne düşmanlığım vardır.”(s.25)
Bu bağlamda, yalnız ve sevgisiz bir çocukluk süreci geçiren Ömer’in çocuklara yaklaşımında kendi yaşamının etkisi yadsınamaz. Aşağı Sazan ile Yukarı Sazan arasındaki kan davası, Ömer’in toplumsal yapıyla ilgili tedirginliğinin bir başka boyutunu oluşturur. Anadolu insanı ile arasında bir bağ kurma çabasında olan Ömer yalnızlığını ötelemenin yolunu öğretmenlikte ve eğiteceği çocuklara olan inancında bulmuştur. Anadolu’da “kendilik bilincini” gerçekleştirmek için öğretmenliği aracı olarak seçen başkişi Ömer, öğrencilerinin varlığında kurguladığı ideal yaşamı rol-model olarak sürdürür. Düşlerini ve ideallerini gerçekleştirme mücadelesi veren, yatılı okullarda başlayan kimsesizliğini başkalarının varlığıyla ötelemeye çalışan Ömer için okula dönüştürdüğü Leylekoğlu Kalesi sadece ideal bir mekân değil aynı zamanda bir sığınaktır.
İdeallerini gerçekleştirmek için Yukarı Sazan köyüne giden ve burada terk edilen/unutulan okulun öğretmeni olmayı arzulayan Ömer’in mücadelesi de bu süreçle birlikte başlar. Reşat Nuri Güntekin’in romanlarındaki öğretmenlerin yazgısı haline dönüşen köydeki çıkar sahibi yobaz sahibi birtakım insanların varlığı, “Kan Davası” romanında ise Hacı Rüstem aracılığıyla yer alır. Hacı Rüstem’in, Ömer’i yargılayan tavırları ve “Ne etmeye geldin burada” sorusu, Ömer’in idealizminin karşılaşacağı güçlükleri gösterir niteliktedir. “Hacı Rüstem ve onun gibi düşünen insanlar romanda yozlaşmanın kurumsal boyuttan bireysel boyuta indirgendiğini gösteren kişiler olarak karşımıza çıkarlar.” (Kanter, 2013: 508) Nitekim Yukarı Sazan’da “it güruhu, hırsız güruhu” olarak tanımlanan bu çocukların eğitilemeyeceği düşüncesinde olanlara karşı Ömer’in “Sen, köylü adam değilsin… Ben, seni her zaman bir yerlerde gördüm… Camide ellerini kürsüye vura vura vaaz ederken mi? Kasaba belediyeleri önünde propaganda nutukları verirken mi? Pazar meydanlarında değneğini kaka kaka oradan oraya dolaşarak alım satım yaparken mi? Senin bir şeyler olduğunu biliyorum. Fakat ne?” demek geliyor, ama demiyorum, diyemem” şeklindeki düşüncesi aynı zamanda Reşat Nuri’nin de bakış açısıyla örtüşür.
Reşat Nuri Güntekin’in eğitim anlayışına uygun olarak idealist bir tavır sergileyen Ömer, terk edilen, ihmal edilen ve bunun neticesinde huzursuz ve kaotik bir toplumsal yapıya maruz kalan Anadolu’nun bu köşesinde kurtuluş reçeteleri hazırlar. Ömer’in Anadolu’nun kalkınmasına ve halkın huzurunun sağlanmasına ilişkin ön görüsü, eğitim eksenli bir çalışmayı ve aydınlanma fikrini içerir. Nitekim onun sorumluluk bilinciyle Yukarı Sazan’daki salgın hastalık için çözüm arama çabası da bu mücadelenin bir başka boyutudur. Yardım istemek için gittiği doktorun ideallerini yitiren umutsuz tavrı karşısında Ömer’in “Bizim mekteplerde, duvara asılmış bir yazı vardır… Kısacası şu: “Her ümidi kaybetmiş olabilirsin… Bütün dünya seni terk etmiş, sana düşman kesilmiş olabilir. O şartlar içinde dahi vazifen ümitsizliğe düşmemektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki kandadır.” Güzel söz! Büyük bir insanın sözü… Ümit kesmemek lâzım küçük doktor…” (s.9-10) şeklindeki açıklaması, onun idealizmini, gayrete olan inancını ve ümidini yitiren bireylere insan olmanın gereğini hatırlatma arzusunu gözler önüne serer. Bu tavır, güçlükler karşısında ezilmemeye ve kararlı adımlarla ideallerin gerçekleşmesi için çaba sarf etmeye yönelik güçlü bir iradeyi yansıtır. Nitekim Ömer, kararlı iradesinin bir sonucu olarak çete kuran çocukları yanına alarak bir okul inşa edip burada onların öğretmeni olmayı bir amaç haline getirir ve bu yönde çalışmalara başlar. Bu çalışmalarla birlikte unutulmuş/metruk ve sosyal adaletsizliğe maruz kalan bir mekân olmanın trajikleşen yazgısını yüklenen Yukarı Sazan’daki Leylekoğlu Kalesi’ni okula dönüştürür. Ömer, bu arada köylülerle sağlıklı bir iletişim yolu kurmaya çalışarak buradaki toplumsal yapıyı dönüştürme arzusundadır. Zira hem köylüyü hem de öğrencilerini tanımaya çalışan baş kişinin toplumsal düzeni inşa arzusu da sevgi ve merhamet odaklı bir eğitim anlayışıyla hareketlenir.
Cumhuriyet’ten hemen sonraki bir sürecin anlatıldığı romanda, Leylekoğlu Kalesi, Ömer’in ideallerini gerçekleştirmesine imkân tanıyan aracı mekândır. Köylüler tarafından adeta bir “yaban” muamelesi gören ve istenmediğinin farkına varan Ömer’in kararlı yapısı ve idealizmi onun engeller karşısında direnmesinde etkilidir. Roman kişilerinden Mühendis Murat Bey’in Yukarı Sazan şahsında Anadolu üzerine yaptığı değerlendirmesinde de Anadolu’nun ihmal edilmişliği, ağır yaşam koşulları ve eğitimsizliği gözler önüne serilir. Nitekim “onlara, vergi tahsildarlarından daha başkalarının da tırmanabilecekleri yolları olanlara asırlardan beri yardım diye, ışık diye götürdüğümüz şey sadece edebiyattır, nutuktur” şeklindeki düşünce, Anadolu gerçeğine ilişkin bir eleştirel bir bakış açısını yansıtır. Bununla birlikte Murat Bey, “özü, sözü doğru”, ahlaklı, namuslu, merhametli, temiz” insanların olduğu Anadolu’da tembellikle ortaya çıkan yoksulluğu, toprak kavgalarını, bereket dolu toprakların işlenmeyişini ve vergi kaçakçılığı yapılmasını defterlerimize yazmamız gerektiğini söyler. Bu eleştirilerle kurtuluş reçetesi sunan Murat Bey, baş kişinin ideallerini de destekler. Zira ona göre, Anadolu insanının iyiliğinden, yükselmesinden başka emelleri olmayan fedakâr, idealist mektep hocalarına, profesörlere, fen adamlarına güvenmek birincil şarttır. Memleketin yüce kaderi ve istikbali “bembeyaz, dupduru sayfalara” ancak böyle yazılacaktır.
Romanda Anadolu üzerinden eğitim anlayışını sözünü emanet ettiği kahramanlar aracılığıyla dillendiren Reşat Nuri, özellikle Ömer’in şahsında “ideal öğretmen” tipi kurgular. Zira Yukarı Sazan’da sıkıntılı bir süreci de yaşamak zorunda kalan Ömer’in direnme/dayanma gücünü öğrencilerine ve ideallerine olan inancı oluşturur. Yaşadığı bölgenin toplumsal dinamiklerini değiştirme uğrunda mücadele eden Ömer’in öğretme etkinliği, onu heyecanlandıran ve yaşamsal kaygılarını bir nebze olsun öteleyen sosyal bir dinamiktir. Millî duyarlığa odaklı bir sorumluluk bilinciyle hareket eden Ömer, sığ bir romantizmden ziyade duyarsızlaşan toplumsal yapının dönüştürülmesi için çocuklardan başlayan bir eğitim anlayışını benimser. Bu anlayış, Anadolu’daki sefaletin, cehaletin ve ihmal edilmişliğin ortadan kaldırılmasına yönelik bir bilinçle şekillenir.
* Doç Dr. Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi
Kaynaklar
Güntekin, Reşat Nuri Kan Davası, İnkılâp Yayınları, İstanbul.
Kanter, Fatih (2013) Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Yapı ve İzlek, Grafiker Yayınları, Ankara.#kandavası #idealöğretmen #köyöğretmeni #reşatnurigüntekin #leylekoğlukalesi

Sorry, there were no replies found.