Öğretmen: O: Karanlık Bir Coğrafyada Aydın Olmak
-
Öğretmen: O: Karanlık Bir Coğrafyada Aydın Olmak
O: Karanlık Bir Coğrafyada Aydın Olmak*
Makale Yazarı: Serhat Demirel
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Temmuz/Eylül 2014) 19. sayısında yayımlanmıştır.
Ferit Edgü’nün farklı yazın türlerine açılan geniş külliyatının içinde, 1977 yılında yayımlanan O. Hakkâri’de Bir Mevsim, (1) gerçekçi ve gerçeküstü anlatımın iç içe geçtiği; yazarın son derece cesur bir deneysel yöntemle masalı, şiiri, günceyi ustalıkla harmanlayıp önümüze sunduğu özgün bir roman olarak dikkat çeker. Bugüne kadar modern ve postmodern romana açılan yönleri, yapı ve teknik olarak ihtiva ettiği niteliklerle incelenmiş ve daha da incelenmeyi hak eden bu romanı ana karakter üzerinden okuyup değerlendirdiğimizde ne tür bulgularla karşılaşacağımız dikkate değer bir sorudur. “O”, asıl kurgusu kahraman anlatıcı üzerinde inşa edilmiş bir karakter romanı sayılabileceğinden, böyle bir okumanın yapıtın değerini kavrayabilmemiz için ne kadar önemli olduğu ortadadır.
Anlatıcının asıl karakter olarak romanda yer aldığı “O”, düş mü gerçek mi belli olmayan bir gemi kazası -aslında satır aralarında okura hissettirildiğine göre düpedüz bir sürgün- neticesinde kendini Hakkâri’deki Pir köyünde bulan bir öğretmenin yaşadıklarını konu alır. İki bölümden oluşan romanda, benöyküsel bir anlatımla bu kaderine terk edilmiş dağ köyünde, dilinden anlamadığı ve kendisinin dilini de anlamayan insanların arasında yaşamını sürdürmeye çalışan kahramanın bir taraftan zihinsel ve manevi değişimi de bütün boyutlarıyla okura sunulur.
Romanda sorunsallaştırılan temel konulardan belki de en başta geleni Anadolu’nun ihmal edilmiş bir uç bölgesinin unutulmuş ve çaresiz insanlarının dramatik yaşamı ile bu duruma yabancı aydın arasındaki uçurumdur. Bu uçurumun yansıtılması için söz konusu insanlar, yazar tarafından kendilerine yabancı biriyle karşı karşıya getirilir ve böylece doğan zıtlıkla da bölge halkının merkezde yaşayanlar tarafından tahmin bile edilemeyecek derecede zor ve ayrıksı yaşamı bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş olur. “O”, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde yaşamını sürdüren pek çok insanın ayırtında olmadığı, olağanüstü durumlar haricinde radyo-tv ve gazetelerde adı bile geçmeyen, varlığıyla yokluğu fark edilmeyen bir bölge halkının sessiz sedasız süren yaşamını sarsıcı, keskin bir gerçeklikle okura sunması bakımından son derece başarılı bir romandır. Attila İlhan’ın Selim İleri’ye verdiği bir röportajında, çocukluk yıllarını anlatırken bütün acılığı ve çarpıcılığıyla yüzümüze vurduğu bir Anadolu yoksunluğunun yetmişli yıllara uzanan gerçeğidir aslında bu:
“Okulda okurken, bize anlatılanlardan, şarkılardan, marşlardan bir Anadolu yaratmışım ben kafamda. Ve o Anadolu İzmir’den pek farklı değildi. Çok ciddi bir hayal kırıklığına uğradım; çünkü bize durmadan “Sen ne güzel bulursun / Gezsen Anadolu’yu” şarkısını söyletirlerdi. Anadolu güzel müzel değildi, çok zor durumdaydı. İşler kötüydü, yoksulluk diz boyu. Toprak evlerdeki hayatlar çok çetindi.” (İlhan 30)
Doğrusu, Attila İlhan’ın anlattığı dönemin üzerinden kırk yıl geçmiş olsa da Anadolu’da, özellikle de Anadolu’nun güneydoğusunda bu durumun hatırı sayılır bir değişme gösterdiğini söylemek mümkün değildir. Edgü’nün romanında mekân seçilen Hakkâri ve çevresi ise, Anadolu kırsalının bu değişmeyecek gibi duran yazgısını oraya bir kaza ya da sürgün sonucu gitmiş bir öğretmenin bakış açısından yansıtmak için son derece elverişli bir yerdir.
Romanın heyecan ve gerilim unsurlarını bünyesinde barındıran karşıtlıksa tam burada ortaya çıkar: Çağdaş, aydın düşünceli, bilime ve gelişmeye inanan bir öğretmen (aydın) ile hayatını çok zor şartlar altında idame ettirebilen, yoksul, eğitimsiz bir taşra ahalisi. Üstelik taşranın da taşrası. “O”nun kahramanı, İstanbullu öğretmen işte böyle bir coğrafyada sürgün hayatına başlar. O, taşraya, Anadolu’nun bu kaderine terk edilmiş köyüne tamamen yabancı bir hayatın adamıdır. İşin ilginç tarafı, her ne kadar bu hayatı kanıksamış gibi görünseler de köylüler de en az onun kadar yabancı hissetmektedirler kendilerini. Birinci bölümün ilk başlığı bu ironiyi yansıtır: “Yabancılar Arasında Bir Yabancı”. Şaşkınlık ve merakla içine düştüğü bu coğrafyayı kavramaya çalışan kahramanın hem Hakkâri’de hem de görev yaptığı köyde hüküm süren kabul edilmiş çaresizliğin ne boyutta olduğunu fark etmesi uzun sürmez. Kente ilk gidişinde hâlâ kaybetmediği iyimserliğini sürdürmesinin ne denli güç olduğunu ise hükümet konağının kapısındaki görevliyle konuşmaya başladığında anlamıştır:
“Beni kapıda karşılayan bıyıklı kişiye, Ben, diyorum, Pir. köyünün yeni öğretmeniyim. İlgililerle görüşmeye geldim. Bıyıklı kapıcı ya da bekçi ya da polis, bilmiyorum, beni şöyle tepeden tırnağa süzdü, sonra: Ne demek ‘ilgililer’? İlgililer, dedim, yani okullarla ilgilenen kişiler, bana yardım edecek kişiler. Sana kimse yardım edemez, bunu bilmiyor musun? Dedi. Bilmiyordum. Kim kime yardım edecek bu cenabet yerde? Dedi.” (s. 25)
Çaresizliğin diz boyu olduğu, yoksulluğun, sesini duyuramamanın artık kanıksandığı bu kentte ve köyde büyük şehirden gelmiş bir öğretmen ne yapar? “O”da kahramanın yapacağı ilk iş, gerçekleri (ama hangi gerçekler?) kabullenip bu sürgün -ya da kaza- sonucu içine düştüğü yaşantıyı bir sebebe bağlamaktır. Yazar, kahramanın başa çıkmak zorunda kaldığı bu kaçınılmaz görevi kendi zihninde nasıl rasyonalize ettiğini çeşitli iç konuşmalarla okura gösterir: “Ah, nesnel koşulların bilincine varmak! Sanki o güne değin tek eksiğim buydu. Bunun bilincine varmam için bu kazanın başıma gelmesi gerekiyordu.” (s.20)
Kahramanın kendince ayırtına vardığı “nesnel koşullar” romanın bütün atmosferini oluşturan zorlu yaşam koşullarıdır. “Ay Işığında Yazılan Bir Mektup” başlıklı bölümde, kahraman yazdığı bir mektupta bu yaşamın uzunca bir betimlemesine girişir. Mektuptan bir bölüm:
“Ve karda yalınayak yürüyen çocukların fotoğrafını çektim.(renkli/mosmor). Kanayan yaraların fotoğrafını çektim. (Kan ve irin rengi). Ölen bebelerin (ölmeden, ölürken ve öldükten sonra) fotoğraflarını çektim (renkli ve siyah- beyaz). Satılan kızların fotoğrafını çektim (satılmadan önce, satılırken ve satıldıktan sonra). Karın altında açılan, içine çıplak bir bebe ölüsünün bırakıldığı, ıslak, soğuk toprağın fotoğrafını çektim. Ot bitmez, kar tutmaz kayaların fotoğrafını çektim. Karın üstünde yansıyan ay ışığının fotoğrafını çektim. Gündoğumun fotoğrafını çektim (bu ikisinden mutlaka uluslararası bir ödül bekliyorum). Donan gözyaşının fotoğrafını çektim. Zazi’nin dik başının fotoğrafını çektim. Muhtarın umursamazlığının fotoğrafını çektim. Muhtar ağanın yaşının fotoğrafını çektim. Bitlerin fotoğrafını çektim. Ellerin fotoğrafını çektim. Yalnızlığın fotoğrafını çekemedim. Türkülerin, ağıtların fotoğrafını çekemedim. Çaresizliğin fotoğrafını çekemedim.” (s.180)
Kahraman, sistematik olarak sürdürülen yanlış bir devlet politikasının küstürdüğü, unutulan bir halkın arasına düşmüş bir yabancıdır. Dahası, buraya hiç de hesap kitapla, aydınlığı, ilim irfanı taşımak gibi idealist bir hevesle gelmemiş, tersine böyle bir yerde öğretmenlik yapmaya mecbur kalmıştır. Böyleyken, onu bir aydın olarak nitelemek mümkün müdür?
Kahramanın mesleği dışında sürdürdüğü iki önemli faaliyet vardır: fotoğraf çekmek ve yazmak. Bu uğraşlarında o, daha çok olan biteni kaydetmek (yazdıkları bir tür “kaptanın seyir defteri”dir) ve gözlemlerini kalıcı hâle getirmenin peşindedir. Toplumla ilişkilerinde olabildiğince samimi, yakın ve iyi iletişim kuran öğretmen yine de kendisini bir yol gösterici, rehber gibi görmekten kaçınmaz. Daha da ileri giderek şu rahatlıkla söylenebilir: O, bir tür peygamberdir ve bir görev için buraya gelmiştir. Köylüler ona bu gözle bakmasalar bile o, kendisini öyle görür. Dahası, yazar onun bir peygamber olarak düşünülmesine imkân sağlayacak kurguyu okura sunmuştur. Romanın başında öğretmenin, bir tufan sonrasında teknesini kayalara çarptığını ve kendisini bir dağ köyünde, “dilinden anlamadığı insanların arasında” bulduğunu okuruz. Bu, Kur’an’da da geçen ve bütün semavi dinlerde anlatılan Nuh tufanının ve Nuh peygamberin başına gelenlerin bir varyasyonudur. Bir başka bölümde kahraman kendi kendine şunları da söyler: “Nuh dışarı çıktı. Sahte Nuh. Kendini Nuh sanan. Nuh’luğu kendine yakıştıran. (Hayvanları mı insanları mı kurtaracaksın sen? Hangi tufandan?)” (s.66)
Peygamber izleği, bu kadarla sınırlı değildir. Romanın “Başka İşler” başlıklı on beşinci bölümünde, kahraman birtakım notlar alır. Kendisine hitaben, emir kipiyle yazılmış toplam on cümleden ibarettir bu notlar: “Düşleri bırak, gerçeklere bak.”, “Kendine bir başka yurt arama”, “Gereksiz sorular sorma”… (s.82) Yazarın gönderme yaptığı yer bu kez Hz. Musa’ya verilen on emirdir. Bu tür metinlerarası ilişkiler yoluyla peygamberleştirilen öğretmen, aydın olmanın da ötesinde konumlanır böylece. Ancak kahramanın böyle konumlandırılması da postmodern bir oyundan ibaret olamaz mı? Buna evet diyebilmek mümkün gözükmüyor; çünkü “O”, bütün olarak bakıldığında tarihin, değerlerin ve kutsalın nihayetinde birer oyun ve eğlenceye dayalı anlatı malzemesine dönüştüğü postmodern anlatılardan daha farklı, gerçek ve ciddi kaygıların anlatımını amaç edinir. Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Tanzimat romanından itibaren alışık olduğumuz ve yazarı tarafından bir Doğu-Batı ikileminde bir düşünceyi savunmak üzere kurgulanmış aydın/rehber roman kahramanının tersine “O”, bir belirsizlik ve karmaşanın hüküm sürdüğü yabancı bir dünyanın içinde önce kendini bulmaya çabalayan bir kahramandır. Bu yolda önemli bir mesafe kat ettikten sonradır ki, artık asıl aydın işlevini yerine getirmeye başlar. Kısacası, kahraman, hem kendini gerçekleştirmeye azmetmiş bir öğretmen/aydın hem de özel bir görev için oraya gönderilmiş bir tür peygamber (belki de bilinçdışında öyle olduğuna inanan) olarak kurgulanmıştır.
“O”nun Kafkaesk romanla ve bu bağlamda varoluşçu felsefeyle ilintisini irdelemek de kahramanı tanımak için ipuçları sunabilir. Kahramanın bir kaza neticesinde içine düştüğü dünya, bazı yönlerden Kafkaesk bir dünyayı çağrıştırır. Yılgınlık, çaresizlik, yokluk, ümitsizlik içinde kıvranan bir insan topluluğunun aslında olağan dışı olan dünyasının normalmiş gibi algılanıp kabullenildiği bir dünyadır bu. Zaten böyle bir yere ancak bir kaza neticesinde gidilebilir/düşülebilir(di). Ancak romanın Kafkaesk bir hüviyet taşıdığını söylemek için yine de temkinli davranmak gerekir. Her ne kadar Kafka’nın karamsar ve gizemli dünyasını çağrıştıran bunlar ve bunlara benzer başka pasajlar ihtiva etse de Milan Kundera’nın “Roman Sanatı” adlı kuramsal çalışmasında öne sürdüğü saptamalar dikkate alındığında O’nun #Kafkaesk romandan ayrılan yönlerinin azımsanmayacak sayıda olduğu görülür. Bu konunun daha ayrıntılı olarak tartışılması yazının sınırları dışına çıkmak olur.
Öte yandan, anlatıcı karakterin Hakkâri’de geçirdiği bir yıl, öğretmenlik hayatında daha önce yaşamadığı bir tecrübe dönemidir. Bu açıdan “O”, aynı zamanda kişisel bir olgunlaşmanın aktarımı olarak bir #bildungsroman özelliği de taşımaktadır. Anlatıcı karakter, bir ruh ve bilinç durumundan romanın sonunda bambaşka bir duruma evrilmiş halde karşımıza çıkmış, ruh ve bilinç dünyasında farklılaşma yaşamıştır. Böyle bir değişimin öznesi olan öğretmen, E. M. Forster’ın “yalınkat-yuvarlak” kişi sınıflandırmasının “yuvarlak” kısmında yer alır. Forster’a göre, “Katıksız biçimiyle yalınkat roman kişisi tek bir nitelik ya da düşünceden oluşur. Yapısına birden çok nitelik girdi mi kenarlardan kıvrılarak yuvarlaklaşmaya başlar…” (Forster 108). Kahramanın bu noktada, Lukacs’ın “problematik kahraman” (Lukacs 73) dediği, içinde bulunduğu dünya ile hem uyuşan hem de onunla çatışma içine giren kahraman modeli olarak tanımlanabileceğini de eklemek gerekir.
Son olarak, çağrışımlardan yararlanarak şunlar da söylenebilir: “O”nun kahramanı, “Değişim”deki Gregor Samsa gibi hiç tahmin etmediği, aykırı bir halin içine düşer ve bu durumdan kurtulmanın yollarını ararken yine tıpkı Samsa gibi durumu kabullenir ve ona ayak uydurmayı dener. Öğretmen, “Dava”daki Joseph K. gibi bilinmeyen, idrak edemediği bir sebeple suçlu; Beckett’in “Godot’yu Beklerken”indeki Vladimir veya Estragon gibi “saçma”nın içinde normal kalmaya çabalayan ve ümitle bekleyendir. Ferit Edgü, romanında buna benzer başka kurmaca karakterlerle de benzerlikler taşıyan, canlı ve gerçekçi bir öğretmen karakterini başarıyla yansıtabilmiştir.
Notlar
* Sakarya Üniversitesi Öğretim Görevlisi.
1 Yazının bundan sonraki bölümlerinde romanın yalnızca ön adı (O) kullanılacaktır.Kaynaklar
Edgü, Ferit. O. Hakkâri’de Bir Mevsim. İstanbul: Sel Yayınları, 2013.
Forster, E. M. Roman Sanatı. Çev. Ünal Aytür. İstanbul: Adam Yayınları, 1985.
İlhan, Attila. Nam-ı Diğer Kaptan. Söyleşi: Selim İleri. İstanbul: İş Kültür Yayınları, 2002.
Lukacs, Georg. Roman Kuramı. Çev. Cem Soydemir. İstanbul: Metis Yayınları, 2003.#problematikkahraman #yalınkatroman #hakkaridebirmevsim #feritedgü #hakkari

Sorry, there were no replies found.