Notre-Dame Katedrali: Notre-Dame’ın Kamburu
-
Notre-Dame Katedrali: Notre-Dame’ın Kamburu
Notre-Dame’ın Kamburu*
Makale Yazarı: Emre Kishali
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2014, 19. sayıda yayımlanmıştır.
tempus edax homo edacior /
zaman silip süpürür, insan ondan da beterdir.#VictorHugo’nun 1831 yılında tamamladığı #NotreDame‘ın Kamburu, edebiyat dünyasının önemli romanlarından biri olarak kabul edilmektedir. On beşinci yüzyıl Paris’inde geçen hikâyede, Paris’in kentsel durumuna ve anıtsal yapılarına dair detaylı bilgiler bulunmaktadır. Yirminci ve yirmi birinci yüzyılda sinema, tiyatro, müzikal, bale, vb. birçok sanat eserine ilham kaynağı olan hikâyenin; kentsel ve mekânsal kurgusu, bu kurgunun karakterler üzerine etkisi ve koruma kuramının gelişmesinde rol oynaması kitabın mimarlık, koruma ve sanat tarihi ile olan organik ilişkisini yansıtmaktadır.
On bir bölüm ve bu bölümlere bağlı kırk dokuz alt bölümden oluşan romanda, zangoç #Quasimodo’nun çingene #Esmeralda’ya olan aşkı ana olay gibi düşünülse de, okuyucu romanda tüm karakterlerin hayatları, iç dünyaları ve kişilikleri hakkında detaylı bilgiye sahip olmaktadır. Bu yüzden, romanın tek ana karakteri yoktur, hatta kurgulanan kahramanların yaşadığı Paris ve Notre-Dame romanda öne çıkmaktadır. Üçüncü bölüm’ün “Kuşbakışı Paris” başlıklı ikinci alt bölümünde “On beşinci yüzyılda Paris hâlâ, her biri kendi çehresine, özelliğine, hayat tarzına, gelenek ve göreneklerine, ayrıcalık ve tarihine sahip, tamamen farklı ve ayrı üç şehirden oluşuyordu: Cité, Üniversite ve Asıl Şehir.” (s.160) diye belirtilerek #OrtaÇağ #Paris’inin kentsel mekânları tanımlanmış ve sivil mimarlık örnekleri, anıtlar, kamusal alanlar anlatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda kaleme alınmış eserin, günümüzde okunduğunda dahi yazıldığı dönemdeki yapılar ve yarattığı mekân algıları hissedilmektedir. Olay örgüsünde adı sık sık geçen Notre-Dame’ın yanı sıra Greve Meydanı, Adalet Sarayı, Direkli Ev, Bastille, Parvis Sokağı’nda bulunan gotik ev, Miracles Sarayı, sığınma yerler vd. hem kavramsal hem de mekânsal gerçeklik içeren yargılarla anlatılmaktadır.
Dönemsel olarak incelendiğinde romantik akımın önemli örneklerinden olan eserin anlattığı Orta Çağ dönemi ile üretildiği on dokuzuncu yüzyıl farklıdır. On beşinci yüzyıl Paris’ini kültürel ve toplumsal perspektiften dikkatlice aktaran Hugo’nun titiz bir çalışma ve araştırma yaptığı hissedilmekte fakat aktarılan hikâyede bazı karışıklıklar(1) tespit edilmektedir. Bu durumu bilinçli olarak yapıp yapmadığını kitabın başında okuyucuya yaptığı şu yargıyla anlayabilmekteyiz: “Biz 1830 yılı insanlarına, zihince bu on beşinci yüzyıl Parislilerinin arasına karışıp onlarla birlikte çekiştirilerek, dirseklenerek, tökezletilerek Saray’ın 6 Ocak 1482 günü kalabalığa o denli dar gelen büyük salonuna girme imkânı verilseydi, göreceğimiz manzara ne ilginçlikten ne de cazibeden yoksun olurdu; çevremizde sadece o denli eski şeyler bulunurdu ki, bunlar bize yepyeni görünürdü. Okur razı gelip de bizimle birlikte o büyük salonun eşiğini aşarak mintan, camadan, dolman veya kaput türünden çeşitli giysiler içindeki bu gürültücü kalabalığın içine dalarsa edineceği izlenimi hayal gücüyle yeniden bulmaya çalışacağız” (s.21 – 22). Böylece, öyküdeki tüm kurgunun salt tarihsel çalışma olmadığı, Orta Çağ toplumsal olaylarının on dokuzuncu yüzyılda yeniden yorumlanarak aktarıldığı anlaşılmaktadır.
Bu yeniden yorumlama, Orta Çağ yapılarının on dokuzuncu yüzyılda yeniden hatırlanmasını ve ele alınmasını da işaret etmektedir. Gotik mimari üsluba sahip olan Notre-Dame Kilisesinin, Fransız İhtilali sırasında kulesi hasar görmüş, Krallar Galerisi ve ana kapıda bulunan heykeller harap edilmiştir.(2) On dokuzuncu yüzyıl başlarında yapının bakımsız olması ve tamire ihtiyaç duyulmasından dolayı dönemin şehir plancıları, tarihi anıt ve çevresini etkileyecek olan yapıyı yıkma kararı almışlardır. Victor Hugo bu eseri, yapının anıtsal özelliğini ortaya koymak ve korunmaya değer bir kültür varlığı olduğunu topluma yeniden hatırlatmak, sosyal farkındalık yaratmak amacıyla yazmıştır. Bu bağlamda, Orta Çağ yapılarının ve Notre-Dame Kilisesinin toplumsal, sosyal ve mimari açıdan ortaya koyduğu özellikler ile korunması gereken kültür varlıkları olduğu vurgulanmıştır. Bu yüzden eserin yayımlanması, on dokuzuncu yüzyılın başlarında gelişen koruma kuramı ile paralellik gösterdiği için önemli bir yer tutmaktadır. Okur o dönemin mimari, toplumsal ve sosyal koşullarını düşünerek eseri değerlendirmelidir.
Hugo yukarıda açıklanan hedefe ulaşmak için ilginç bir yöntem kullanmaktadır; mimari eserler roman karakterleri gibi canlıdırlar. Yaşayan, acı çeken, hisseden ve düşünen karakterler ile mekânlar arasında benzerlikler kurulmuştur.(3) Mesela, eserde Notre-Dame Katedrali ile çirkin Quasimodo’nun görünüşü ve ruhu arasında esrarlı bir uyum olduğu belirtilmiştir; katedralde yaşarken aynı zamanda yapıya benzediğini ve oraya kök saldığı anlatılmıştır. Hugo, Quasimodo’nun iç içe yaşadığı yapıyı sadece yuvası ve barındığı yer olarak tasvir etmemekte, aynı zamanda bu kuvvetli bağı kabuğuna tam oturmuş bir kaplumbağaya benzeterek aralarında oluşan derin sevgiyi ortaya koymaktadır. Yazar, “Kaldı ki, katedrale göre biçimlenmiş görünen yalnız bedeni değil ruhuydu” cümlesi ile zavallı ve üzgün zangocun ruhunun ne halde olduğunu saptamanın zorluğu söylenmiştir. Öte yandan katedral, iki farklı karakter olan Quasimodo ve baş diyakoz Claude Frollo tarafından bağlılık ve ayrı düzeyde sevilmiştir. Bu durum ise yapının hem güzelliği, heybeti ve görkemli bütününden yayılan uyumu hem de zekâya sunduğu muammayı bir arada bulundurması ile bağdaştırılmıştır. Yapılar ve karakter ile kurulan bu ilişkiler ile eski anıtların, sadece yapısal birer kabuk olmadıkları, insan bedenini etkin kılan canlılık ilkesine de sahip oldukları vurgulanmış; bu yapıların tarihi belge niteliği taşıyan eskilik ve estetik değeri olan kültür varlıkları oldukları düşüncesi vurgulanmıştır.
Karakterlerin iç dünyaları ve mekânlar arasında kurulan ilişkinin yanı sıra, Orta Çağ yapıları ve Notre-Dame Katedrali tarihsel ve mimari üslup bakımından incelenmiştir. Romanda romanesk ’den gotik üsluba geçişi yansıtan karma bir yapı olarak nitelendirilen katedral, ulusal tarih için değerli bulunmakta ve aynı zamanda bilim ve sanat tarihinin bir sayfası olarak nitelendirilmektedir. Hugo, Notre-Dame Kilisesini anlattığı üçüncü bölümün ilk kısmında, “hiç kuşkusuz bugün de hâlâ görkemli ve soylu bir yapıdır. Fakat yaşlanma süreci boyunca ne denli iyi korunmuş olursa olsun, zamanın ve insanın elbirliğiyle, ilk taşını koymuş olan Charlemagne’a ve son taşını koymuş olan Philippe – Auguste’e hiç saygı göstermeden, bu muhterem anıta ve reva gördükleri sayısız bozma ve sakatlama faaliyeti karşısında üzüntü ve infiale kapılmamak zordur.” (s.147) diyerek hem romanı kaleme aldığı dönemde yapının durumu hakkında fikir vermiş hem de tarihi anıtın korunması ile ilgili duygularını paylaşmıştır.
Tarihi anıtların korunması ve anıtlarda görülen bozulmalara neden olan etmenlerin tartışıldığı roman, koruma kavramının geliştiği döneme denk gelmektedir. Fransa’da mimari eserlere gösterilen muamele tarihsel, toplumsal ve akademik boyutta değerlendirilmiş ve bu yapılarda üç türlü hasar kaynağı tespit edilmiştir: zaman; devrimler ve moda. Zaman, yüzeyde belli belirsiz oyuklar açan ve her tarafını paslandıran bir tahribattır. Derideki kırışıklık ve siğillere benzetilmektedir. Kör ve öfkeli olan siyasal ve dinsel devrimler, koparılan süs ve heykellerin, kırılan vitrayların nedeni olarak verilmektedir. Luther’den Mirabeau’ya kadar olan devrimlerin eseri olarak darbeler, hırpalanmalar, ezik ve bereler, çatlak ve kırıklar gösterilmiştir. Son olarak, Rönesanstan itibaren gelişen mimarlığın kaçınılmaz gerileyişi olarak “moda” en büyük sorun olarak tanıtılmıştır. Restorasyonlar, sakatlama, budama ve uzuv kesme gibi tahribatlar ile benzer tutulmuş ve bunların sorumlularını ise diplomalı ve yeminli mimarlar olarak göstermiştir.(4) Romantizm akımının güçlü temsilcisi Victor Hugo’nun eserinde belirtmiş olduğu bu ifadeler, romantik koruma yaklaşımına sahip John Ruskin(5) ile paralellik göstermektedir.
Hugo, anıtlara zarar veren etmenleri belli bir hiyerarşi ile sıralamış; anıtları etkileyen zaman kavramını doğal ve olağan bulurken insan etkisini en tehlikeli etken olarak nitelendirmiştir. Bu yaklaşıma, Notre-Dame’ın Kamburu’nun tamamlandığı tarihten on sekiz yıl sonra yayımlanan Ruskin’in “The Seven Lamps of Architecture” adlı kitabında da rastlanmaktadır. Eserinde, “Restorasyon bir anıtın başına gelebilecek en büyük kötülük, tümüyle bir yıkımdır. Mimaride en güzel ve en büyük olanı restore etmek bir ölüyü canlandırmak kadar olanaksızdır.”(6) diye belirterek Hugo gibi büyük bir heyecanla bağlandığı Orta Çağ anıtlarının herhangi bir müdahaleye uğramasına karşı çıkmıştır. Bu dönem yapılarının onarımlarına karşı çıkmış ve anıtların zaman etkilerine dayanabildiği sürece ayakta kalmasının doğru olduğunu savunmuştur. Büyük düşman olarak nitelendirilen restorasyon için görüşleri, Hugo’nun NotreDame Katedrali ve tüm Orta Çağ yapıları için düşündükleri ile benzerlik göstermektedir: “Eski anıtı büyük bir ihtimamla gözleyiniz. Taşlarını sayınız, dağılmaya başlarsa demirle telle bağlayınız, yıkılmayı önlemek üzere payandalar koyunuz, onu kurtarmak üzere yaptığınız şeylerin çirkinliği ile meşgul olmayınız; bir koltuk değneği bir uzvu kaybetmekten daha değerlidir.”
Notre-Dame’ın Kamburu, yapının korunması için önemli bir başarı sağlamış ve eserin yayımlanmasından on üç yıl sonra 1844 yılında, Kral Louis – Philippe I hükümeti yapının restorasyonu ve kutsal eşyaların saklandığı odanın yapımı için karar çıkartmıştır. Onarım proje yarışmasını Eugène Emmanuel Viollet-leDuc(7) ve Jean-Baptiste-Antoine Lassus(8) kazanmıştır. İki mimar yapmış oldukları teklifte yapıyı yeniden ele alan restorasyon tekliflerinin karşısında olmuşlardır. Ruskin ve Hugo’nun yukarıda savunduğu yaklaşımı temel alarak restorasyonun, zaman ve devrimlerden daha tehlike olduğunu söylemiş, eksikleri tamamlamak gerektiğinde aynı dönem eserlere başvurulması gerektiğini belirtmişlerdir. 1857 yılında Lassus’un ölümüne kadar sadık kalınan temel prensipler, 1857 – 1864 yıllarında kaybolmuş ve restorasyon işinde tek kalan Viollet-le-Duc tarafından yapıyı tamamlama ve katkıda bulunma yoluna gidilmiştir. Stil birliğini savunan(9) Viollet-le-Duc, klasik devir süslemelerini kaldırır, on ikinci yüzyıl örneklerinden referans aldığı pencereleri on üçüncü yüzyıl örnekleri ile değiştirerek yeniden ele alır. Mimar, iki kulenin üstüne düşündüğü sivri üst yapıyı hayata geçirmemiştir fakat on yedinci yüzyıla kadar çan kulesi olarak kullanılan kuleyi yorumlayarak sadece kilise kulesi olarak yeniden inşa etmiştir.(10) Böylece, romantik akımın temsilcisi Hugo için yapı kurtulmuş olsa da #NotreDameKilisesi, yazarın felaket diye nitelendirdiği insan müdahalesine maruz kalmıştır.(11)
Romanda geçen diğer önemli bir tartışma ise matbaa ve mimari arasında yapılan karşılaştırmadır. Beşinci Bölüm’ün “Abbas Beati Martini (Aziz Martinus Başrahibi)” başlıklı ilk kısmında Başdiyakoz Claude Frollo’nun “Küçük şeyler, büyüklerin hakkından geliyor; bir diş bir gürzü yeniyor. Nil faresi timsah, kılıç balığı balinayı öldürüyor; kitap da binayı öldürecek!” (s. 235) cümleleri ile dile getirilen bu nokta, bir sonraki “Bu onu öldürecek” başlıklı bölümde düşüncenin dini ve felsefi temelleri derinlemesine tartışılmıştır. Bu düşüncede iki farklı durum olduğunu belirtilmektedir; özgürleşmiş insanın ve dünyanın Roma’yı yıkacağı yani matbaanın kiliseyi yıkacağını söyleyen teokratik anlam ile bir sanatın (matbaa) başka bir sanatı (mimarlık) tahtından indireceği diğer anlam. “On beşinci yüzyıla kadar mimarlık insanlığın başlıca kayıt defteri olmuştur; bu zaman diliminde az çok karmaşık olup da yapı şeklinde somutlaşmayan hiçbir düşünce ortaya çıkmamıştır” ve “Yazılı sözü yok etmek için bir meşale veya kurtçuk yeter. İnşa edilmiş sözü yıkmak içinse toplumsal bir devrim, topraksal bir devrim gerekir.” (s. 245) diye ifade edilerek mimarinin üstünlüğünden bahsedilmiştir. Matbaa ile düşüncenin hiç olmadığı kadar ölümsüz olacağı ve yedi iklim dört bucağa savrulacağı endişesi taşıyan yazar, matbaanın icadı ile mimarlığın kuruduğunu ve gerilediğini öne sürmektedir.
Her dini simgenin ve her insan düşüncesinin somutlaşmış örnekleri olan mimari eserler, matbaanın ortaya çıkması ile gerilemeye başlamıştır. On altıncı yüzyıldan sonra mimari formun silindiği, geometrik formun öne çıktığı sanatın çizgileri yerine mühendisliğin soğuk çizgilerine bırakılan yapıların artık bina değil geometrik şekil olduğu ifade edilmiştir. Yazarın ve yukarıda ismi geçen mimar-sanat tarihçilerinin de belirttiği gibi zaman ve devrimler, tarihi anıta zarar veren etkenlerdendir. Matbaa, bu etkenler içinde doğrudan bir tehlike olarak görülmese de, matbaanın ortaya çıkışı devrim olarak sayılmakta ve mimarinin düşmanı olarak ilan edilmektedir.
“Mimarinin yazmış olduğu kitabı hayranlıkla seyretmek ve durmadan karıştırmak lazımdır; ama matbaanın diktiği yapının büyüklüğünü de inkâr etmemek lazımdır.” (s. 252) cümlesi ile yazmış olduğu Notre-Dame’ın Kamburu ile yazın edebiyatının gücünü de öngörmektedir. O dönemde yıkılması gereken bir yapı olarak görülen, fakat Hugo için durmadan karıştırılması gereken eşsiz bir taş kitap olan Notre-Dame Katedralini korumak için kaleme aldığı bu eser ile toplumsal farkındalık yaratmış ve başarılı olmuştur. Notre-Dame Katedralinin yıkılmasını önlemek ve sosyal bilinci sağlamak amacıyla yazmış olduğu bu eserin de bir matbaa ürünü olduğunu söylemek, matbaanın ortaya koyduğu gücü doğrulamaktadır. Her ne kadar Hugo’nun romanda ifade ettiği “kitap yapıyı öldürecek” fikri on dokuzuncu yüzyılda söz konusu olmuşsa da; yazdığı bu eserle Paris’in önemli #Gotik eseri için yedi iklim dört bucak geçerli olacak “kitap yapıyı hep koruyacak” yargısını ortaya koymaktadır.
Kitap: Victor Hugo, Notre-Dame’ın Kamburu, (Çeviri: İsmet Birkan), Can Yayınları
Kaynakça:
1. Romanda şair ve oyun yazarı olarak bilinen Pierre Gringoire romanda betimlenen Louise XI döneminin aksine Louise XII ve Francis I zamanında yaşamıştır. Romanda anlatıldığı dönemde yaşının çok küçük olması muhtemeldir. Deliler Bayramı’nın kutlama tarihi de tartışmalar yaratmıştır. 12. ve 13. yüzyıllarda Notre-Damekatedrali’nin etrafında başlayan bu bayram 15. Yüzyılda kaldırılmıştır.
2. Notre-Dame katedrali resmi sayfası.
3. Erder, C. 2007. Tarihi Çevre Bilinci, ODTÜ, Ankara: s. 102
4. Notre-Dame Katedrali ve çağdaş anıtların hasarlarına neden olan etkenler romanın 147 – 152 sayfalarında anlatılmaktadır.
5. John Ruskin (1819 – 1900), İtalyan, Fransız ve İngiliz Gotiğini incelemiş sanat eleştirmeni ve ressamdır.
6. Ruskin, J., 1849. The Seven Lamp of Architecture, John Wiley, New York: s. 162

Sorry, there were no replies found.