Nina

  • Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 11:06

    Nina*

    Makale Yazarı: Süreyya Köle

    *Bu makale Roman Kahramanları 17. sayıda yayımlanmıştır. 

    Nina, Nina Daniloviç… Söyler misiniz, hangisi daha çok sizsiniz? Çok sevdiği atını, burnunun üzerinden uzun uzun öptükten sonra –insanların gözü önünde- bir kurşunla yere serebilecek sertlikte ve erkeksilikte olan mı; yoksa bir salon dolusu erkeğin ilgisini üzerinde toplayacak kadar kadın olan mı?

    Her iki özelliği aynı anda taşıyor olamaz mıyım, dediğinizi işitir gibiyim. Yazarınız öyle uygun gördüyse neden olmasın?

    “Nina bir Rus prensesidir” ile başlanıp film anlatır gibi özetlenebilir aslında Refik Halid’in “Çete” adlı romanı; hele de finalinin bir film sahnesinden farksız olduğunu görünce. Nina bu anlamda kaçıncıdır bilinmez, ancak ilk değildir bir “sanat” yapıtında, bir “Frenk” kadınının Türk erkeğine gönül vermesi; hatta o karşı konulamaz Türk erkeğine aniden teslim olup dününden ve değerlerinden pat diye vazgeçmesi.

    Yine de belirtmek gerekir ki, bu ani teslim oluş hali –belki de işin içinde görsel ve işitsel algı desteği olmadığı için- filmlerdekinden daha çok göze batıyor edebiyat yapıtlarında. Eğer okura, kahramanın içinde olduğu duygu halini hakkıyla geçiremezseniz, “Ne ara, ne hissettin de teslim oluverdin elin adamına?” sorusu başını çıkarıyor bir yerlerden. Bu noktada Çehov’un beklentisini tersten okumak gerekir belki de… Duvarda bir silah asılıysa, o silah öykünün bir yerinde patlamalı, demez mi Çehov? Bu yaklaşım öncelikle “Öyküde gereksiz ayrıntıya girmeyin; yazdığınızın metnin ilerleyen bölümlerinde bir anlamı olacaksa yazın” şeklinde yorumlanır biz yazanlarca. Oysa bu yaklaşım ileride olabileceklere okuru hazırlamanın gerekliliğini de işaret etmez mi aynı zamanda? Metnin içinde bir silah patladığında okur “Bu silah sesi de nereden çıktı şimdi, ben şu ana kadar silah milah görmedim metnin içinde,” derse ne olacak? Nina’nın durumu buna yakın aslında “Çete”de. Kadın kahramanın fiziksel görüntüsünü ve “savaşçı” kişiliğini –aktarma yoluyla da olsa- okura verme konusunda oldukça cömert davranan Refik Halid, kahramanının içinde olduğu duygu ve düşünce halini vermekte cimri davranmıştır nedense. Öyle olunca da Nina’nın romanın erkek kahramanı Kıran Bey’e hızla bağlanışı okurun kafasında tam karşılığını bulamıyor ve romanın içinde asılı o silahın varlığını sorgulamaya başlayan okur, doğal olarak soruyor: “Ne ara bu kadar tutuldunuz birbirinize anlamadık ki?”

    Oysa evlidir Nina; yakın geçmişte “Evlenelim mi Ernest?” diye sorduğu bir adamla üstelik. Hoş, evlenme kararı aldıkları koşulların çok da normal olduğu söylenemez ya… İşin bu kısmında Refik Halid küçük bir ipucu sunar aslında okura, Nina’nın Ernest’e rağmen âşık olabileceğinin işaretini verir: “Ernest onunla tanıştıktan sonra bir daha ayrılamadı. #Nina Fransa’ya gitmek istiyordu. Sık sık buluşuyorlar, istikbal projesini konuşuyorlardı. Dünyanın hiçbir şehrine benzemeyen, zira bütün coğrafya tariflerini hep bir arada içine toplamış olan İstanbul’daki bu baş başa gezintiler, tabiatın da güzelliğine, sihrine karışarak aralarında aşktan fazla temiz bir dostluk yaratmıştı.”

    Nina’nın aşk hanesini boş bırakmıştı anlayacağınız Refik Halid ve o boşluğu ileride dolduracak kişi belliydi; Türk çete reisi Kıran Bey. İnsan o süreci bir okur olarak bilmek istiyor elbette. Nina’nın olağanüstü koşullarda tanıştığı –hatta esiri olduğu- Kıran Bey’e nasıl bu denli hızla bağlanabildiğini, onun en çok hangi yönünden etkilendiğini, bu süreçte aklından neler geçtiğini –kocası Ernest’e karşı bir suçluluk duygusu besledi mi mesela? Ya da kocası ile Kıran Bey’i kıyasladı mı?- tüm ayrıntılarıyla bilmek… Nihayetinde bir aşk romanından söz ediyoruz; evli bir kadının kocası dışında bir erkeğe duyduğu aşktan.

    Kıran Bey’in kısa sürede alıp yürüyen namı (Belki de Çete’deki temel sorun bu; ana konuyla bağlantılı her şeyin kendi içinde bir özetmiş gibi verilmesi.) Nina’nın kulağına kadar gelmiş olsa okur olarak işimiz daha kolay olurdu sanırım. Bu durumda Kıran, Nina ilişkisinin hızına şaşmaz (Nina bu arada düşünüp duracak ya; şu Kıran Bey dedikleri nasıl bir adamdır?) aksine, ilişkinin bir an önce başlaması için sabırsızlanırdık. Ama dedik ya, Refik Halid okura neyi, ne kadar vereceği konusunda bir denge tutturabilmiş değil bu romanında; bu bağlamda cömertlikle cimrilik arasında gidip geldiği o kadar açık ki. Mesela uzun uzun yer adları saymak yerine Nina’nın ruh hali üzerine daha çok şey söylese ne güzel olurdu.

    Gerçi Murat Belge, Refik Halid’in romanda bu kadar çok yer adı saymasını “yüzellilik” kompleksine bağlar. Refik Halid’in yöre hakkında ne çok şey bildiğini göstermek istediğini iddia eder ki; doğrudur.

    Aynı zorlama durum Nina’nın okura sunuluşunda da vardır aslında. Yazarın romanın birinci bölümünde okura verdiği mesaj neredeyse “Haydi arkadaşlar şimdi Nina’yı tanıyoruz,” şeklindedir. Roman boyunca duygu ve düşüncelerine erişemediğimiz, bu nedenle de romanın son sayfasına geldiğimizde bile gerçek anlamda tanıyamadığımız Nina, bakınız geri kalan tüm özellikleriyle nasıl bir kadındır: “Kapının önünde ufak tefek bir kadın göründü, iyi giyinmiş, genç ve sevimli./ İri narçiçeği dudaklarında tatlı bir gülümseyiş…/ Madam Ernest ufak tefek idi, fakat zayıf değildi.

    Çehre toparlak, kaşlar incecik, ağız iri, yanaklar fazla etli ve gözler çekik. Sibiryalılaşmış bir güzellik, bir Kalmuk, bir Özbek sevimliliği… O yumuk ve çekik gözler, gene yumuk yüzünde, tombul bir kola gömülmüş platin bilezik gibi kibar ve mahrem bir ışıkla, yarı örtülü, parlıyor.

    Yeşilli sarılı dar elbisesiyle, ufacık başı ve biçimli vücuduyla Rus-Özbek prensesi bir kertenkele gibi içi yumuşak, kabuğu sert, çok zarif, çevik ve sevimliydi.

    Kadın, belden yukarısı çıplak, nazenin, narin ve gevrek bir şey, her güzel, taze kadın gibi tamamen rayiha, ipek, şeker, latif bir çiçek demeti, bir meyve hevengi, bir fön paketiydi.

    Nina kâh bir ipek yumağı, kâh bir yapağı parçasıdır; kah peri, kâh cindir; kâh çiçek kokuyor, kâh tezek; kâh bakiredir, kâh fahişe!”

    Peki Nina bu da, Kıran Bey nasıl biridir?

    “Ne güzel bir erkekti! Sağlam bünyeli, taze kanlı. ‘atletik’ bir İsa, silahşör bir İsa… İtina ile taranmış sarışın sıcak renkli saçlarıyla, sakalıyla koketrisi olan bir İsa! Gözlerinde, bütün bu cengâver kıyafeti, başındaki poşusu, önü ilikli mintanı, cephanelikleri, tabancası ile uymayan bir tatlılık, gönülden gönüle bir bakış, sarılıp muhabbetle bir kavrayış vardı. Bu gözler kadın gözlerine dalmak, kadın vücudunda dolaşmak, kadın ruhuyla, kadın hırsıyla anlaşmak, bu ruhu, bu hırsı coşturmak ve sonra dillendirmek için yaratılmışa benziyordu. Yarı melankolik, sürünüşü kadife gibi ılık ve biraz da gıcıklayıcı, öpülmeyi bekleyen gözlerdi, Öpüle öpüle, koklana koklana kapatılacak ve yine öpülerek, koklanarak açılacak masal gözleriydi.
    Nina hayran hayran bakıyordu.”

    Nina bir anda tüm bu güzellikleri bir erkekte gördüyse, yukarıdaki sözlerimi geri alıyorum hemen. Refik Halid meseleyi bir paragrafta halletmiş(!) zaten. Bırakın duvarda asılı olmayan silahı, cephanelik kurmuş da haberimiz yok.

    Kıran Bey’in Nina’nın gözünden nasıl görüldüğünü gördük. Sıradışı bir kadın olan Nina –ki roman boyunca sergilediği rahat ve kendinden emin tavırlarına, erkeklerle yürüttüğü iletişim şekline bakacak olursakbir erkeği böyle algılamışsa ne yapmıştır dersiniz? İşte yanıtı: “Saçınıza ve sakalınıza gıpta ediyorum, hiç kusur yok. Acaba tarağınızı, sabahları olsun ödünç verebilir misiniz?”

    Nina unuttu, niye orada olduğunu. Oysa Adana’da gömülü bir defineyi Çarcı kuvvetler adına bulmak üzere yola çıkmamış mıydı o? O anda Kıran Bey Çetesi’nin elinde esir olsa bile tek derdi hâlâ o defineye ulaşmak, bir an önce ellerinden kurtulmak olmamalı mıydı?

    Üzgünüm ama “Kadın milleti işte,” demek geliyor içimden. Evden patates alacağım diye çıkar çamaşır leğeni alır döner.

    Öyledir, Adana’da gömülü bir defineyi –o anda “Kilikya”da görevli kocası yüzbaşı Ernest’i görmek istediğini gerekçe göstererek- bulmak üzere yola çıkmıştır Nina. Gelin görün ki Adana’ya varamadan Hatay’da eline düştüğü Kıran Bey’e “meftun” olunca evinin kadını, çocuklarının anası olmaya karar vermiştir. Bu noktada Kıran Bey Nina’dan daha tutarlı ve kararlı bir tavır sergiler. (Her ne kadar son ana kadar çılgınca sevişmiş olsalar da.) Eğlence bitmiştir, herkesin kendi işine bakma zamanı gelmiştir artık. Ama bu arada “Bir çocuğumuz olsa adı ne olurdu?” muhabbeti yapmaktan da geri kalmazlar nasılsa. Burası çok önemli işte; tam da Çehov’un istediği türden. Bir isim üzerinde uzlaşırlar evet; o isim ki duvardaki asılı silahtır artık; kötü bir sesle de olsa, romanın finalinde patlayacak olan… (Film gibi anlatmaktan başka bir çarem yok, üzgünüm.) Kendisini serbest bırakan ve gitmesini bekleyen Kıran’ın kaderci (belki de korkak) olduğunu düşünen ve bunu onun yüzüne söyleyen (ilişkilerde devrimci) Nina, ayrılmak üzere düştüğü yoldan büyük bir inançla geri döner. Kıran Bey Çetesi tuzağa düşürülmek üzeredir. Bunu görüp de Nina’nın geri dönmemesi, Kıran’ı uyarmaması; hatta hızını alamayıp Kıran Bey Çetesi tarafına geçip karşı gruba ateş açmaması mümkün müdür?

    Ve işte Nina’nın Kıran Bey Çetesinden Öksüz’ü hayrete düşürdüğü o anlar:
    “Kadının eski hayatından hiçbir şey bilmeyen çeteci, Hızır Aleyhisselamın o şekle girip yardıma geldiğine hükmetti ve ümit ile dolan yüreğinin taze kuvvet bulduğunu duydu; aşk ile şevk ile silahına tekrar sarıldı. Mavzer kullanmayı, yere yatıp bunu atmayı, bütün harp usullerini bilen bir kadın… Birdenbire çeteci kesilen bir kadın… Frenk olduğu halde kendi tarafına geçerek düşmana yaylım ateşi açan bir kadın!”

    Sonra mı? “Hele senin avrada bak, on erkeğe bedel!” diye bağırır Öksüz, Kıran Bey’e. E, Çukurova sonuçta, değil Rus prensesi olmak, kraliçe de olsan, avrattan başka bir şey değilsindir çoğu zaman yöre erkeğinin gözünde.

    Sonraki “sahne” mi, yani bölüm? Bir silah sesi işitilir ve Nina yere yığılır. “Ben olsam” la başlayan akıl verme söylevini hiçbir yazar sevmez. “Otur o zaman sen de öylesini yaz kardeşim,” der çıkar işin içinden. Ancak benzer bir durumu şu anda Refik Halid’le yaşamak durumundayım.

    Ben olsam, Nina’yı o çatışmada öldürür, romanı da orada bitirirdim. Hele de “Tarla Kuşuydu Juliet”i biliyorken; “#Romeo ve #Juliet yaşasa, yetmeyip bir de üstüne evlense, çocukları olsa, ne olurdu?” sorusunun yanıtı hakkında ciddi bir fikrim varken… Ve ötesinde, romanın kör gözüne parmağım, sıradan bir gişe filmi gibi bitmemesini isteyişimden de kaynaklı elbette… Ama ne yaparsınız ki “Çete”nin yazarı ben değilim, Refik Halid Karay. O, okuru için mutlu bir son hazırlamayı uygun görmüş. Nina’yı o çatışmadan -şakağında Halep çıbanına benzer ufak bir nişane bırakarak- yaralı kurtarıp Kıran Bey’le evlendirmiş, hayalini kurdukları, adını hazırladıkları kız çocuklarını dünyaya getirtmiş…

    Romanın içinde ara ara varlığını gösteren, eserinde yağmuru yağdırmaktan çok yağmurun yağışını anlatmayı seçmiş olan yazar kişi, romanın sonunda tamamen ete kemiğe bürünüyor ve ona kapıyı on beş, on altı yaşlarındaki Gülcihan açıyor. Adı daha doğmadan Hatay’ın dağlarında konulan Gülcihan, alışılmadık bir aşkın meyvesi olan…

    Nina ve Kıran’ın (Normal yaşama geçildiğine göre “#Kıran” gerçek adını kullanıyor olmalı artık; Nezih.) evliliğinin nasıl gittiği mi? Yazar kişiye “Sevişen evlilerin meclisi kadar bir yabancıya huzur veren ne vardır?” diye düşündürtecek kadar yolunda giden bir evlilik onlarınki. Öyle ki, kapıdan uğurlanıp yokuş aşağı iskeleye doğru ilerleyen yazar, bu mesut çiftin -kendisini yolcu ettikten sonra- odalarına kadar gitmeye sabredemeyeceklerini, çardağın kuytuluğunu bulur bulmaz birbirinin kucağına düşeceklerini hayal etmektedir.

    Ey okur, on sekiz yıldır hararetinden bir şey kaybetmeyen bu birlikteliğe iç geçirilmez de ne yapılır şimdi?

    “İlginç bir yazar,” der #MuratBelge, Refik Halid için: “Tuhaf bir biçimde, sanki yazdıklarından çok yazmadıkları ilginç ve önemli. Yazdığının gerisinde müthiş bir yetenek ve azımsanmayacak bir birikim görüyorsunuz. Ama ortaya çıkan eser çok zaman sabun köpüğü.”

    Murat Belge bunu en çok da “Çete” için söyler elbette. Ve bu romanını “popüler”le “edebi” arasında ama “popüler”e çok daha yakın- bir kitap olarak görür.

    Nina, demiştik; “Çete”nin başkahramanı Nina Daniloviç… “Sabun köpüğü” bir romanın formülü yazarında saklı parfümü sanki… Hangi kokudan yapılı olduğunu sonuna kadar ayırt edemediğimiz, anlayamadığımız. Hoş, yazarının bile bu konuda kafası karışıkken içinde olduğumuz durum o kadar doğal ki. Nasıl tanımlamıştı Refik Halid romanında Nina’yı? Ne demişti onun için?

    “Nina… Kâh bir ipek yumağı, kâh bir yapağı parçasıdır; kah peri, kâh cindir; kâh çiçek kokuyor, kâh tezek; kâh bakiredir, kâh fahişe!”
    #RefikHalidKaray #Çete #roman #SüreyyaKöle #Nina

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Nina* Makale Yazarı: Süreyya Köle *Bu makale Roma…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now