Nicholai Hel ve Şimdiki Zaman
-
Nicholai Hel ve Şimdiki Zaman
Nicholai Hel ve Şimdiki Zaman*
Makale Yazarı: Dilge Kodak
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2014 17. sayıda yayımlanmıştır.
Çok bilinen bir modern çağ hikâyesidir; aynı anda hem yalnız hem kalabalık olabilen çaresiz bireyin durumu. O meşhur küreselleşme öyküsünün içinde kendine özgün bir yer bulmaya çalışıyor durmadan. Eskilerinden kurtulmak için yeni bağımlılıklar geliştiriyor, derdinin adını koyamadan şifayı satın almanın peşinden koşuyor. Suni bir depresyonla savaşırken, kendi hikâyesinde figürandan öteye gidemiyor. Modernliğin içinden çıkıp, hayatın her anını kolaylaştırdığı iddia edilen her şey “bu kolaylaştırma” görevini layıkıyla yerine getirirken, bireyin bizzat kendisini bağımlılıklara mahkûm ederek yok ediyor. Her yerde aynı ihtişamlı ve vaatkâr söylemlere rastlanıyor: Dünya vatandaşlığı, kültürel mesafelerin azalması, farklılıkların ılımlı kabulü, tüketerek özgürleşmenin gizli vitrini, imajların her şey olması vs… Ve kentler de, geç modern bireyin bu sancılı öyküsüne “mecbur” bir fon oluşturuyor. Şimdi bu fonun önünden günümüz modasına uygun enkazları kaldırıp, Trevanian’ın gözbebeği Şibumi’sinin ifadesiz yüzlü kahramanı Bay Hel’i koysak, nasıl bir hikâye okumaya başlarız? Beşik dilleri Fransızca, Rusça, Almanca, İngilizce ve Çince olan kahramanımız günümüzün meşhur küreselleşme şarkısını layıkıyla yorumlayabilmek için gerekli teknik donanıma kesinlikle sahip olurdu. Okula gitmediği için sistemli bir eğitimden yoksun olarak yetişen Nikko, özel öğretmenlerden aldığı soyutlanmış eğitimiyle, hızla yerini bir başkasına bırakacak şiddetli bir trendin doğuşuna bile istemsizce neden olabilirdi. Zaten metalaştırılmış olan mistisizm, Bay Hel ile birlikte daha da magazinel hale gelirdi. Çok kuvvetli bir ihtimalle Nikko’dan sonra Go oyunu, hem zalim olarak adlandırdığımız, hem de her defasında gönüllü olarak oyunlarına geldiğimiz pazarlamacıların yeni fikirlerine alet olurdu. Fakat Go üstadı, yedi dilde konuşup düşünebilen, Hoda Korosu ustası, hem Wabi ve Sabi’den geçerek Şibumi’ye ulaşan, hem de gizli servislere diz dövdüren bir kiralık katil olan Nicholai Hel’in modern bireyin çelişkilerine karşı o benzersiz tavrı, bugünkü kentin şartlarında nasıl olurdu? Bir düşünelim…
Boşuna bir diyalog
Hangisi hangisinin peşinde, biraz muğlak bir durum. Genç kadın, konuştuğu dilde karşılığını bulamadığı bir ruh durumunu ve hayat çabasını anlayabilmek için, tüm kapitalist şifa araçlarını deneyip karşılığını alamamanın boşunalığında boğulmak üzereydi. Zarafeti yıllardır Volvo’suna attığı tekmelerin, eyleminden çok anlamında gizli olduğunu düşünen Nikko ise mevcut duruma karşı şaşkınlıktan uzak, basitçe bilmenin sükuneti içindeydi. Bu karşılıklılık daha çok genç kadının işine yarayacak gibiydi, fakat Nikko’nun doğasında gönüllü bir mentorluk yoktu. Yine de gelişiyordu suskun diyalogları. Zaman zaman birbirinin aynısı olan restoranlar dekor oluyordu arkalarında, kimi zaman bol ışıklı alışveriş merkezleri, bazen de kapılarının önünde, bedenlerini kasten maddeler karşısında mağlup eden yüzlerin ağladığı dar sokaklardaki barlar. Farklı gibi görünüyordu ancak hepsi birbirinin ya bir eksiği ya bir fazlası ya da bir başkasıydı. Nikko’nun bu suni manzaralara verdiği yanıt tadında tepkiler, genç kadına haddinden fazla aşağılayıcı ve küstahça geliyordu. Ancak Nikko’ya göre yalın gerçeklerdi bunlar. Şimdinin yaşam algısı, onun Go anlayışına pek uymuyordu; ki zaten geçmişte de hiçbir zaman uymamıştı. Genç kadının modern buhranlarını anlaması için altyazıya ihtiyacı yoktu. Zaten evrensel bir ezberin parçalarıydı kadınınki.
Her şey bir yere, bir şeye, bir kimseye ait olmanın takıntılı ve şımarık arzusuyla başlıyor, sonra o arzudan özgürleşme çabasıyla düğümleniyordu. Bu arzulanan hedefler o kadar değersizdi ki Nikko için; birçok şey vaadiyle hiçbir şey sunan zaman rendesi topluluklar, binlerce yıllık tarihleri tek kalemde yok sayılan öğretiler, adına aşk dedikleri ve çoğu kelebek ömründen dahi kısa olan ilişkiler, bencillikle sarmalanmış, anlayıştan yoksun ve nicelik telaşına gömülmüş cinsel deneyimler ve daha niceleri… Hepsinin metalaşmış tezahürlerini mağaza vitrinlerinde görmek o kadar olasıydı ki. Sonrasında ise tüm bunların getirdiği sabun köpüğü acılardan kurtulma çabaları; her şeyi tüketme doyumsuzluğu… Nikko’ya göre genç kadının içi boş buhranı, (ki buna modern çağda depresyon deniliyordu) Şibumi öğretisince eritilmeye layık değildi elbette. Ancak kadına göre ise, Nikko’nun yaptığı yardım eli uzatmak konusunda benzersiz bir pintilikti. Bu iki ruhun kontrastından anlamlı hiçbir şey çıkmayacak diye düşündü Nikko. Tecrübelerine göre hiçbir zaman da çıkmamıştı zaten. Her şeyden önce genç kadın tepeden tırnağa Batı imalatıydı. Dış dünyaya olan iştahlı bağlılığı onu, Nikko ile girişeceği muhtemel diyaloglardan doğal olarak mahrum ediyordu. Bu da Nikko’nun işine geliyordu. (Ancak bir şekilde, belki bir nefes süresi kadar, modern kenti betimleyecek iki karşıt ruhu simgeliyorlardı. Bu süre bittikten sonra her ikisi de kendi hikâyelerine memnuniyetle dönebilirlerdi.) Dış dünyaya karşı duymadığı ihtiyaç Nikko’yu ezelden münzevi yapmıştı. Her ne kadar iki taraftan soylu olsa da, yarı Rus yarı Alman kanının yarattığı melezlik, Çin kültürünün orta yerine doğmuş oluşu, bir Japon generali tarafından Japon geleneklerine göre yetiştirilmesi, yedinci Dan bir bilgenin yanında yedi yıl Go öğrenmesi ve Şibumi’yi keşfetme yolundaki koca bir hayat süresi Nikko ile Batı tasarımlı dış dünya arasında görünmez ama kalın bir duvar örmüştü. Genç kadının ruhunun mimarı olan Batı değerleri, Nikko’nun duvarlarını aşıp içeriye giremiyordu. Dolayısıyla da iletişim olması amaçlanan bu şey, kötürüm bir diyalogdan öteye geçemiyordu.
Yirmi birinci yüzyılının, küreselleşme hikâyesinin, teknolojik ilerlemenin, reklam ve pazarlama dünyasının, imajların, korunaklı, doğanın ne yazık ki ucuz ve cüretkâr birer kopyasından ibaret olan suni yerleşim yerlerinin, kısacası zorba kalabalığın bir enkazıydı genç kadın Nikko için. Modern metropol Nikko’ya içinde bulunduğumuz yüzyıla karşı fiziksel ve duygusal bir sığınak sağlamakta yetersiz kalıyordu. Gereğinden fazla bir tasarım vardı kentte. Mekanik ve iddialı bir enerji vaat ediyordu. Tatlı bir melankolinin taklidine yeltense de, sonuç olarak sınıfta kalıyordu. Çünkü ihtiyacı yüceltmekle fazlasıyla meşguldü ve bundan ötürü de Japon düşüncesindeki güzellikten izler taşımaktan yoksundu. ‘Sürekli bir çirkinlik’ olarak ifade etmişti Nikko. Kasıtla yaratılan kusurların estetiği dahi yoktu modern kentte. Özellikle anlam bulmakta güçlük çektiği ise, kentlerin onlarla yeniden karakterize edileceğine inanıldığı, korunaklı, havuzlu, sosyal aktiviteli, sakinlerinin kendi ayrıcalıklarıyla yalnızca site sınırları dışında övünebildikleri yerleşim yerleriydi. Nikko bu birbirinin aynı olan incelikten yoksun tarzın, genç kadın için “başarılı” bir yaşam projesinin gereklerinden biri olduğunu biliyordu. Ancak Batılı bir zihnin, Nicholai Hel’in anlayışını kavrayabilmesi demek, doğada bir şeylerin tersine dönmesi anlamına gelirdi. Kontrast ise bu yüzden vardı. Denge ve dengesizliğin estetikli gerilimini duyumsayabiliyordu Nikko. Genç kadının dünyevi buhranı, işte bu mikro yaşam alanının içinde şekilleniyordu. Ancak o, aylık gelirinin yarısından fazlasını, moda kurbanı eğitimli diplomalılardan “sorunun çocukluğuna dayandığını” duymak için istekle harcıyordu. Ek tüketime giren diğer girişimleri saymanın ise bir anlamı yoktu.
Nikko’nun özellikle Batılı etkenlerce bozulmamış iç değerleri, modern kentin gürültüsüne karşı koruyucu bir kalkan görevi görüyordu. Yüklü para getiren bir meslek, zehir gibi bir hırsla hedeflenen kariyer uğruna öznenin kendisine çok gördüğü ‘zaman’, gece karanlığına uzayan çalışma saatleri, paranın konuşturduğu sosyal ilişkiler, gelip geçici duygular ve fiziksel dipnottan başka bir şey olmayan paylaşımlarla dolu özel hayatlar, anlaşmazlıklar, hüsran, anlık kederler, sinir krizleri, an be an değişen gerçek, kontrolsüz eğlence anlayışı, sosyal zaaflar, kültürel zorunluluklar, daha çok para kazanmanın gizli mecburiyeti, statü endişeleri, çalıntı entrikalar, dayanılmaz bir yalnızlık korkusu, kendini kaybettiğini fark etmeden sonuç vermeyen kendini arama çabaları, sonra havuz manzaralı daireye geri dönüş, yanıtsız sorular, gözyaşları ve ertesi gün aynı rutinin devam edeceğine duyulan ritimsiz öfke: işte genç kadın ve temsil ettiği kalabalıkların yüz yüze olduğu modern buhran. Nikko’nun çok iyi bildiği ancak konuşmamayı doğuştan tercih ettiği bir dünya dili. Modern hayatın neden olduğu çürümenin başlıca belirtisi Nikko için öncelikli olarak iş ahlakının erimesiydi. Sonra zaten sakatlanmış olan iç değerler azalıyor ve ruhsal çöküşle manevi uyuşma sürece eşlik ediyordu. Nihai olarak ise özne dışarıdan eğlence bekler duruma geliyor, kendi kendisiyle tüm ilişiğini kesmiş oluyordu. Bir süre sonra da kendi ruhsal zayıflığının ilginç bir psikolojik durum olduğuna kendini inandırıyordu kişi. (Trevanian, 2007) Bu da yirmi birinci yüzyılın sembolik bir zorbalığıydı galiba.
Lüks olana duyulan anlayışsız bir ihtiras vardı. Kimsenin sıradan olmayı kabul etmeyişi, farklı olmak için atılan her acıklı adımın aynılaşmaya doğru sonuç verişi, daha da hazini kimsenin bunu fark etmeyişi, genç kadının yaşayıp fakat adını koyamadığı nice deneyimlerden yalnızca birkaçıydı. Sonra bedene karşı açılmış barbarca bir savaş vardı. Varoluşsal kusurlar bir bir düzeltiliyor, sonra alışveriş merkezlerinin vitrinlerini süsleyen, uygun görülmüş tasarımlarla süsleniyor, son perdede de birer teşhir şöleni olan metropol sokaklarında ötekilerin gizli seyrine sunuluyordu. Nikko için tahmini ezelinden mümkün bir Batı formülasyonuydu bu. Fakat genç kadın bundan başka bir biçim bilmiyordu. Güzelliğin niteliklerinden bahsetmek, Batı zihniyeti için güzellik kavramından söz etmekten daha kolaydı.
Hangisi hangisinin peşinde pek belli değil gibi duruyordu ama genç kadın Nikko’yu kovalıyordu daha çok. Bilmediği bir şeyin çekiciliğine kapılmıştı. Nikko onun için daha önce hiç karşılaşmadığı bir şeyin temsili gibiydi. Var olduğunu bilmediği bir kelime gibiydi. Ve şimdi o kelimeyi kurduğu her cümlede görmek, kullanmak istiyordu. O kadar ki Nikko’ya havuz manzaralı korunaklı dairesinde, ebedi bir modern mutluluk hikâyesinde dahi başrol vermişti. Nikko bu tahayyülü gülünç buldu. Ancak diğer yandan genç kadının sansürsüz itirafını takdir etti. Dış dünya insana tüm bunları yapıyordu gerçekten ve bir insan ruhu bu denli kendinden bir haber hayata devam edebiliyordu. Dünyada en önemli şey stil ve şekildi. Caddeler, sokaklar bu şekil yığınıyla dolup taşıyordu. Natürel bir şey, bir his, bir eyleyiş hemen hemen yok gibiydi. Vitrinler son kullanma tarihini gizleyen bir kendine güven aşılıyordu. Sokaklar mütemadiyen bu kısır şöleni eritmekle meşguldü. Nikko kadının içinde bulunduğu soyut ve sosyal sınırları anladığından ötürü, acımayla karışık bir hak verme duygusu hissediyordu. Fakat umursamazlık yetiştiriliş tarzının bir getirisiydi. Kent ve kadın Nikko’nun gözünde aynı sığlık ve çıkmazdan ibaret modern bir durumdan öteye geçmiyordu.
Aradığı şey hakkında en ufak bir fikrinin dahi olmadığını söyledi genç kadın. Nikko yanıtlamadı. Her zamanki gibi yüzü ifadeden yoksundu. Genç kadın bunun çileden çıkarıcı olduğunu düşündü. Şimdi de bir meydanda yan yana oturuyorlardı. Nikko’nun hiç haz etmediği bir manzaraydı: Amaçsız kalabalıklar. Kadın bu gizemli suskunluğa saldırmaya karar verdi, kendini iyi hissetme ihtiyacı, kendini ağırdan satma stratejisine baskın çıkıyordu. “Şatondan çıktığın için mi bu kadar suskunsun?” diye sordu kadın. Nikko gerek manzaranın verdiği sıkıntıdan, gerekse genç kadının Batılı stratejisini küçümsediğinden isteksizce yanıtladı: “Batılıların kendilerine mal ettikleri büyük kentlerin sokaklarını hiçbir zaman çekici bulmadım. Gençliğimde bu kentleri zoraki olarak soludum. Bu nedenle evet, Etchebar’ı tüm kentlere tercih ederim. Suskun olduğum konusuna gelince genç bayan, senin Batılı değerlerin, sınıfın ve kültürün sessizliği anlaman için yeterli değil. Israrın ne yöndeyse, öyle düşünmekte özgürsün.”
Genç kadın bu itham dolu net tanıt karşısında hayranlıkla karışık öfke hissetti. “Her kentin ardında gizlediği bir tarih vardır. Her ne kadar çağlara uyumlanarak yaşlansalar da, geçmişlerini sokaklarından okumak her zaman mümkün olmuştur. Bunu, yıkıcı yanıtına karşılık olarak söylüyorum.”
Nikko bir anlığına gözlerini kapattı. Tahammülünü kontrol edebilme yetisi aldığı terbiyeden ileri geliyordu. Ama bu Batı zihni hiç değişmeyecekti. Ezberle yaratılmış perspektifler bu yüzden itici ve birbirinin aynısı oluyordu. Anlayış olmadığı yerde özgünlüğü aramak elbette boşunaydı. “Tarih kitaplardan öğrenilir genç bayan. Kent sokakları yalnızca ticaret, politika, emperyalizm ve hümanizm öğretir. Bunların da senin modern isyanına şifa olmayacağını düşünürsek, diyalogu yok yere yoruyoruz.”
“Şiirsel bir aşağılama… Birçok konuda olduğu gibi bunda da ustasın. Seni anlamaya çalışıyorum.”
“Zahmet etme.”
“Neden?”
“Benim aracılığımla kendini anlamaya çalışma çaban herhangi bir takdire vesile olmaktan öte, karşında gördüğün kalabalığın da yaptığı bir şey. Bu durumda kendi kendini anlamaya çalışman, kendini bütünün içinde görebilmen keza daha anlamlı olur. Ancak bu da senin kültürel doğanda yok. Şu anki arayışın, ki bu hayatın boyunca değişmeyecek, bir amaç ve heyecan üzerine kurulu. Kendini adayacak bir şey, aidiyet duyacağın bir yer, ömürlük bir bağ arıyorsun. Ama aynı zamanda özgür olmak, tek başınalığının zaferiyle boy göstermek istiyorsun. İşte kentleri bu yüzden sevmiyorum; sen’lerle dolu. Kelimelere boğulmuş, huzursuz kalabalıklarla dolu.
“Etchebar da seni, ben’lerden mi koruyor.”
“Sen’leri de benden aynı zamanda.”
“Kalabalıklar senlerden oluşsaydı, daha mı ılımlı olacaktın kentlere karşı?”
“ Belki evet. Belki hayır.”
“Belki yine saklanacaktın kalabalıklardan.”
“Belki.”
“Şibumi’yi başka yollardan arayacaktın.”
“Ama yine kentin içinde arayıp, kendimde bulacaktım.”
“Şibumi’yi hep kendinde arayıp, yine kendinde bulduğunu düşünmüştüm.”
“Şibumi’yi kendimde buldum. Ama kendimi de kentlerde aradım. Daha doğrusu seni enkaza çeviren sistemli dış dünyayı kentlerin içinde öğrendim. Ama öğrendiklerimi ‘kendimle’ takas etmedim. Sadeliğe varmak için kargaşanın içinden geçip, kendime ulaştım. Şibumi’yi gerçeğim yaptım. Kentlerin içinde yaşadım ama kendi gerçekliğimle yaşlandım. Anlaman zor.”
“Ben bu durumda kenti mi yaşamış oluyorum?”
“Hem kenti, hem sistemleri. Çünkü sistemler ve insanlar birbirlerini karşılıklı inşa ederler. Ve nihayetinde kentlerin çehresini değiştirirler. Hepsi birbirinin kölesi bir başka deyişle.”
“Ne yapmalıyım?”
“Kendine sor.”
“Şimdi ne yapacaksın?”
“Etchebar’a dönüp Japon bahçemde çalışacağım.”
“Kentten uzağa yani?”
“Kentten uzağa.”Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Meydan günün her saati olduğu gibi kalabalıktı. Kalabalıklar yüksek desibelde yürüyorlardı. Kimse meydanın tam göbeğindeki bankta oturan Nikko ve genç kadını fark etmiyordu. Modern acelecilik diye düşündü Nikko. Neyse ki şatosuna dönmesine az kalmıştı. Etchebar’ı düşününce içindeki barbarca sevgiyi anlayışla kabullendi bir kez daha. Genç kadın daha az sakin ya da daha çok umutlu değildi. Kadından gelen aynı karamsar ve değersiz titreşimleri hissediyordu hala Nikko. Biraz da hayal kırıklığı vardı bu titreşimlerde. Umduğu şifayı tek bildiği kapitalist yolla bulamamanın yarattığı hayal kırıklığı, elbette farkındalık olmaksızın. Boşuna bir diyalog diye düşündü tekrar Nikko. Ama bazı diyaloglar gelecekte meyve verirdi. Evet, bazen öyle olurdu. Önünden geçen kalabalığa dalmış olan genç kadına son kez baktı ve sessizce kalkıp Etchebar’a doğru yola çıktı.
——————–
* Doktora öğrencisi, Maltepe Üniversitesi, S.B.E., İletişim Bilimleri A.B.D#sayı17 #etchebar #küreselleşme #dilgekodak #nicholaihel #trevanian #nikko #kent

Sorry, there were no replies found.