Nevzat: İstanbul Hatırası’ından

  • Nevzat: İstanbul Hatırası’ından

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:40

    ‘İstanbul Hatırası’ından*

    Makale Yazarı: Ahmet Ümit

    *Bu Makale Roman Kahramanları Nisan / Haziran 2010, 2. sayıda yayımlanmıştır.

    Bahçe kapısından içeri adım atar atmaz, hüzzam bir şarkının sözleri çalındı kulağıma. “Yine bir sızı var içimde, akşam oldu diye / Gözüm acıyor, ağlarım hala bilmem niye…” Hayır, Müzeyyen Abla söylemiyordu, Zeki Müren’in sesiydi gecenin karanlığını ağır ağır dalgalandıran. Masayı kestane ağaçlarının altına kurmuşlardı. Aramızda en az yirmi metrelik bir mesafe olmasına rağmen, ılık mayıs rüzgarı rakının kokusu bana kadar getiriyordu. Evgenia’nın sırtı dönüktü, hafifçe eğilmiş, yüzünü yandan görebildiğim Yekta’yla konuşuyordu, Demir, karşısındaydı, suskundu ama gözlerinde öyle hoş bir ifade vardı ki sanki bu büyük bahçede, tepeden sarkan ampullerle aydınlatılmış bu sofrada ilk kez değil de defalarca oturmuşlar, defalarca konuşmuşlar, defalarca içmişler gibi yakın duruyorlardı birbirlerine. Evgenia’nın yüzünü göremiyordum, belki de bu nedenle o tuhaf sanrıya kapıldım. Evgenia’yı bir anlığına Handan sandım. Hiç ölmemiş gibi, hep olduğu gibi, hep aramızdaymış gibi… Ama biraz daha genç… Biraz mı, epeyce genç… En az bizim lisedeki halimiz kadar genç. Neşeli, umutlu ve cesur… Hayat, henüz örseleyememiş duygularını. Hayat, henüz masumiyete değer veriyor o sıralar. Hayat, bozmaktan korktuğu için dokunmaya çekiniyor hayallerimize… Ben de gecenin büyüsünü bozmamak için kaldım olduğum yerde. Öylece durup, Handan’a dönüşen Evgenia’yı, Evgenia’ya dönüşen Handan’ı ve bir anda ikisi birden olan Güzide’yi izledim bir süre, ikisi beni çoktan bırakıp gitmiş olsa da, bu üç kadında aslında hep aynı kadını sevdiğimi düşündüm. Hangi kadını? İlk çocukluk arkadaşım, o çelimsiz liseli kızı mı, en güçlü dayanağım, can yoldaşım, cefakâr karımı mı, yoksa yaşamın her şeye rağmen güzel olduğunu bana yeniden öğreten güngörmüş sevgilimi mi? Belki hepsini birden, belki hepsini ayrı ayrı ama üçünde de hep aynı kadını…

    Başladığı gibi kederle bitti şarkı. “Gözüm acıyor, ağlarım hala bilmem niye…” Şarkı bitti ama ben öylece kaldım olduğum yerde. Beni ilk Demir fark etti.

    “Nevzat, ne duruyorsun oğlum orada?” Onun uyarısı üzerine Evgenia’yla Yekta da dönüp baktılar. Kederimi içime atıp mutlu görünme zamanıydı; ben de gülümsemelerimin en az yıpranmışını dudaklarıma yerleştirerek yaklaştım yanlarına.

    “Sizi seyrediyordum…” Sanki kıskanmışım gibi sürdürdüm sözlerimi. “Valla helal olsun, bana hiç gerek yokmuş. Kaynaşıvermişsiniz hemen…”

    “Şuna bakın?” dedi Evgenia iri gözlerini yüzüme dikerek. “Bir de sitem ediyor… Kaçta geliyordun sen Nevzat?”

    Bu gece siyahlar giymişti; siyah taşlı küpeler, siyah bir bluz, siyah etek. Siyahlar iyice belirginleştirmişti su yeşili gözlerini.

    “Tamam geciktim,” diyerek teslim oldum ama Evgenia’nın gönlünü nasıl alacağımı bildiğimden beyaz yalanlardan birini söyleyiverdim. “Geciktim ama niye geciktim?”

    “Niye olacak, yine emniyette işlerin bitmemiştir.”

    “Bak, bilemedin işte, sen bugün sıkı sıkı neyi tembihledin?”

    Sabahki konuşmamızı unutan Evgenia merakla sordu: “Neyi?”

    “Doktora gitmemi. Gelmeden alerji doktoruna uğradım.”

    Yüzündeki ifade anında değişti, sitem yerini şefkate bıraktı.

    “Ee ne dedi peki?”

    “iyice bir muayene etti, bir sürü soru sordu sonra da, ‘Gözlerinizdeki kızarıklıklar, bedeninizin, mevsimsel değişikliğe verdiği bir tepki,’ dedi. Senin anlayacağın alerji hastası filan değilmişim.”

    “iyi sevindim işte buna.”

    Yalanımın işe yaramasından duyduğum memnuniyetle eğilip sağ yanağına küçük bir öpücük kondurdum. Teninden yükselen hafif lavanta kokusu başımı döndürdü. Adeta kendiliğinden döküldü laflar ağzımdan… “Yine mis gibi kokuyorsun…”

    Bu laflar ağzımdan çıkar çıkmaz, kederli yüzlerinde donup kalmış bir gülümsemeyle bizi izleyen arkadaşlarımı görünce, pişman oldum. Handan’ın görüntüsü sızar gibi oldu bir yerlerden. Hemen toparlandım. Önce Yekta’ya, sonra da Demir’e sarıldım. “Ee siz nasılsınız bakalım bu akşam?”

    “iyiyiz,” dedi Yekta ikisi adına da konuşarak. “Evgenia’yla sen geldin ya, daha iyi olduk.”

    Yok, benim gibi numara yapmıyordu, içtendi sözleri. Sahiden sevinmişlerdi geldiğimize. Ama konuksever Evgenia bu durumu iki gün sonraki daveti hatırlatmak için kullanmaktan geri durmadı.

    “Cuma akşamı da ben bekliyorum… Bak mazeret filan yok, herkes geliyor.” Sanki en güvenilmez adam benmişim gibi yeşil gözlerini kuşkuyla yüzüme dikti. “0 gün sen de geç kalmazsın değil mi Nevzat?”

    “Hiç merak etme Evgeniacım, kalır mıyım hiç…” Yakamı bırakmayacaklarını bildiğimden, geniş masadaki kocaman salatayı, tabaklardaki beyaz peynirle, kavunu ve yarılanmış rakı kadehlerini göstererek yarı ciddi, yara şaka söylendim.

    “Gerçi Nevzat’ı düşünen kimse yok. Ben gelmeden başlamışsınız içmeye ya…”

    “Sana hazırlık Nevzatcım,” dedi Demir, masadaki tek boş iskemlenin karşısına konulmuş boş rakı bardağına uzanarak, “içimizde en sıkı içici sensin, erken başlarsak ancak yetişiriz diye düşündük.”

    “Öyle olsun bakalım,” dedim Demir bardağımı rakıyla doldururken, ama iskemleye oturmadım. “Ben ellerimi yıkayayım da geleyim… Ha yahu, Bahtiyar nasıl bu arada?’

    Herkeslerden önce benim tez canlı sevgilim yanıtladı sorumu.

    “iyi iyi, çok iyi… Demir akşam merak etme dediğinde inanmamıştım. Şimdi kendi gözlerimle görünce…”

    Bahtiyar’ın iyi olmasına sevinmiştim ama Evgenia’nın artık sizli bizli konuşmaları bırakıp Demir demesine daha çok sevindim.

    “içerde mi, bir de ben göreyim şu keratayı,” diyerek eve doğru yürüdüm.

    Arkamdan seslendi Demir.

    “Akşamki odada değil, salona aldım. Haa sana zahmet şu salondaki CD çaları da kapat artık… Biraz sohbet edelim…”

    Daha salonun ışıklarını yakmadan, kapıdan içeri adımımı atar atmaz tanımıştı beni Bahtiyar, inlemeyle, havlama arası dostça bir ses çıkardı. Işıkları yakınca gördüm onu; geniş pencerenin önündeki ahşap köpek kulübesinde yatıyordu. Beni görünce başını kaldırdı, doğrulmak istedi ama beceremedi. Yanına yaklaşıp, başını okşadım.

    “Merhaba Bahtiyar… N’aber, nasılsın oğlum?”

    Açık kahverengi gözleri minnetle bakıyordu yüzüme.

    “iyisin iyisin,” dedim sarı tüylerini usulca kaşıyarak. “Bu vartayı da atlattın kerata.”

    Sanki onaylamak ister gibi havlamayı denedi ama yine başaramadı.

    “Tamam oğlum, tamam, yorma kendini. Hadi sen biraz daha dinlen bakalım. Ne kadar çok uyursan, o kadar çabuk kalkarsın ayağa.”

    Sözlerimi anlarmışçasına sakinleşti, kocaman başını usulca ayaklarının üzerine uzatarak uyku vaziyeti aldı ama ışığı kapatıp salondan çıkıncaya kadar sadakatle beni izlemeyi sürdürdü.

    Lavaboda yüzümü yıkarken gülümsediğimi hissettim. Yorgun yüzümde taptaze bir ışık. Mutluydum galiba… Belki de bu mutluluğu yitirmemek için aceleyle döndüm bahçeye. Dışarı adımımı atar atmaz, mangalda pişen balıkların kokusu çarptı burnuma. Rakının kokusunu bile bastırmıştı mübarek, ilk pişen balıkları servis etmeye başlamıştı Demir. Ama tuhaf dün akşam söylediği gibi levrek değil, üçer adet küçük sarı balık koyuyordu tabaklara… Önce emin olamadım…

    “Tekir mi onlar?”

    Sanki hakaret etmişim gibi irkildi Demir.

    “Ne tekiri be, barbun barbun… Tekneye gelmediğin için artık balıkların şeklini şemalini de unutmuşsun…”

    Merakla iskemleye oturup, balıklara yakından baktım, burunları hemen dikleşiyor, ağızları göz hizasına kadar uzanıyor, göz çukuru altında üç adet pul bulunuyordu. Uzun zamandır denize çıkmasam da bu özelliklerin tekirde olmadığını biliyordum.

    “Sahiden barbunmuş yav… Nereden buldunuz yahu bunları?

    Pişkin pişkin sırıttı Yekta.

    “Balıkçıdan…”

    “Hani balığa çıkmıştınız dün…”

    “Çıktııık, çıktık da, Kınalı Ada açıklarında ne gezer barbun? Beş tane Levrek çektik ki, derya kuzusu mübarek. Barbunları balıkçı Şeriften aldım bu öğlen. İzmir’den yeni gelmiş. Yemin billah etti taze diye.”

    “Tazeye de benziyor,” dedi Evgenia çatalıyla tabağındaki balıklara dokunarak. “Hadi afiyet olsun…”

    Mevsimi olmamasına rağmen lezzetliydi barbunlar. Ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra, hevesle kadehini kaldırdı Yekta.

    “Haydi bakalım, dostluğa…”

    “Dostluğa,” diye yineleyen Evgenia her zamanki iyimserliğiyle ekledi. “Ve hayata… Bize hep gülümsemesi için.”

    Usulca başını salladı Demir. Evgenia’nın iyimserliğinden eser yoktu yüzünde, yenilgisini kabul etmiş bir adamın ağırlığıyla tane tane konuştu.

    “Hayata… Biz basıp gidince de devam edecek olan hayata…”

    Bu neşeli dost muhabbetinin derinlerinde gizlenen keder, Demir’in sözlerinde belli etmişti kendini. Güya sıra bendeydi, güya ben de birkaç lakırdı edecektim, ama dilim düğümlendi edemedim, istemediğimden değil, bu masadaki üç erkeğin geçmişlerinde yatan o acı olayı hatırladığımdan. Tıpkı az önce benim yaptığım gibi bir hayaletin kestane ağaçlarının karanlığına sığınıp, dudaklarında yarım kalmış bir gülümsemeyle bizi izlediğini hissettiğimden. Evet, şu anda bir kadın daha vardı aramızda.

    Görünmese de, gülmese de, konuşmasa da, biz ondan bahsetmesek de üçümüz de çok iyi biliyorduk ki, o aramızdaydı. Handan. Belki de dün gece Evgenia’nın yaptığı gibi, “Handan’a,” diye kaldırmalıydım kadehimi. “Bize bu dostluğu armağan eden o kıza.” Ama gecemiz berbat olurdu. Ne neşemiz kalırdı, ne sohbetimiz, belki dostluğumuz bile zarar görürdü. O yüzden sustum. Eğer yardımıma Evgenia yetişmeseydi, ellerinde kadehleri, gözlerinde anlamlı sözcükler duyma beklentisiyle daha çok bekleyecekti arkadaşlarım.

    “Ve bizi buluşturan Bahtiyar’a…” dedi benim yerime Evgenia. Neler hissettiğimi tam olarak bilmese de, bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı. Belki de karımla kızımı düşündüğümü sanıyordu. Ne sanırsa sansın, beni zor durumdan kurtardığı için ona binlerce kez teşekkür ederek, aklımı anılardan, gözlerimi Handan’ın hayalinden kurtarıp, kadehimi arkadaşlarımınkilere dokundurdum ve güçlü bir sesle onların sözlerini yineledim. “Bahtiyar’a… Bahtiyarın sağlığına…”

    Rakılar yudumlanıp, kadehler masaya konulduktan sonra, belki de yine suskun kalmaktan korktuğum için, “Yahu Demir ne göz varmış abi sende!” diye takıldım ev sahibimize. “Nasıl fark ettin beni o karanlıkta?”

    “Atmaca gözü, atmaca,” diye takıldı Yekta. “Bırak senin gibi kocaman bir adamı…” Eliyle üstümüzdeki ağaçların dallarını gösterdi. “Uyumakta olan kuşların karaltısına bakıp, ‘bu kumru, şu serçe, bu saka, bu güvercin,’ diye hepsini tek tek sayıyor.”

    Atmaca deyince çocukluk günleri depreşti belleğimde. “Sahi Demir, senin bir atmacan vardı değil mi? Derinden bir iç geçirdi.

    “Çok güzel bir kuştu,” diye mırıldandı. “Bahçemize düşmüştü… Sağ kanadı kırıktı…”

    Sanki yaralı kuşu avucunda tutuyormuş gibi, sanki yaralı kuşun kalp atışlarını duyuyormuş gibi, “Başka yırtıcıların işi mi?” diye sordu titrek bir sesle Evgenia.

    Birden ciddileşti Demir.

    “Evet, başka yırtıcıların işi. Yırtıcıların en korkuncunun, insanın işi. Havalı bir tüfekten çıkan saçmayla kırılmıştı kanadı.”

    Hayır, bu akşam bu masada keder istemiyordum.

    “Tuhaf bir isimi vardı,” diyerek uzaklaşmak istedim bu kahır yayan konudan. “Hazan mıydı?”

    “Hüzün…”

    Baltayı taşa vurmak diye buna denirdi işte, masayı şenlendirmek isteyen adam ağzını her açtığında dokunaklı bir konu geliyordu gündeme. Üstelik artık ok yaydan da çıkmıştı. Şaşkınlıkla sordu Evgenia.
    “Hüzün mü? Yırtıcı bir kuşa Hüzün ismini mi verdiniz?”

    “Ben değil, annem” diye dalgın dalgın söylendi Demir. “Annem koydu Hüzün ismini atmacaya.”

    “Niye?”

    “Annem atmacayı ilk gördüğünde, ‘Bu hayvanın gözlerinde bir gariplik var… Çok hüzünlü bakıyor,’ dedi. Ben öyle hüzün müzün göremiyordum. ‘Yok annecim, bildiğin atmaca gibi bakıyor işte… Belki biraz canı yanıyor ama gözlerinde keder değil, vahşilik var,’ dediysem de dinletemedim. ‘Yok evladım sen göremiyorsun, bu hayvan çok acı çekiyor. Kanadı değil, ruhu. Gel onun ismini Hüzün koyalım,’ diye tutturdu. Benim aklımdaki isim #Kartaca’ydı. Ama isimden daha önemlisi atmacayı evde tutabilmekti. Babam hayvanlardan pek hoşlanmazdı. Hastalık bulaşır bu kuştan, atalım gitsin demesinden korkuyordum. Annem, kuşun adını Hüzün koyalım deyince, evde bir yandaş bulduğumu anlayarak hemen kabul ettim önerisini, iyi ki etmişim, babam akşam atmacayı görür görmez, tahmin ettiğim gibi mırın kırın etmeye başladı ama onca yıldır evli olmalarına rağmen hala deli gibi sevdiği karısının, ‘Yapma Bünyamincim, günah. Nasıl atalım sokağa bu yaralı kuşu? Bir tanrı misafiri işte,’ deyince anında yelkenleri suya indirerek, Hüzün’ü kabul etti.”

    Evgenia yemeyi içmeyi kesmiş, ilgiyle arkadaşımı dinliyordu.

    “Peki iyileşti mi Hüzün?”

    “iyileşemedi,” dedi Demir bakışlarını kaçırarak. “Bir ay yaşadıktan sonra öldü. ‘Ben söylemiştim,’ dedi annem. ‘O kuş öleceğini biliyordu. 0 yüzden öyle kederle bakıyordu.’ Bana sorarsanız, annem atmacanın gözlerinde, kendi yazgısını görmüştü. Yaklaşmakta olan hastalığını. Altı ay geçmeden Alzheimer oldu. Atmacaya gelince, özgürlüğüne düşkün bir kuştu, ona iyi baksak bile bu evde kapalı kalamazdı. Özgür olmadığı bir dünyada yaşamak istemedi..”

    Sanki bütün bu olayları arkadaşının ailesiyle birebir yaşamış gibi,

    “Bu olaydan sonra veteriner olmaya karar verdi Demir,” diye derinleştirdi sohbeti Yekta. “#Hüzün’ü yaşatamadığı için…”

    Yüzüne bir kızıllık yayıldı Demir’in, utanıyor muydu ne? Yine de ayrıntıları anlatmaktan geri durmadı.

    “Haklısın, başlarda Hüzün’ü kurtaramadığım için veteriner olmak istemiştim. Ama sonra fark ettim ki, hayvanları gerçekten de çok seviyorum. Hepsini, her türünü. En acımasızı bile, insandan daha zararsız, insandan daha içten, daha masum ve daha az yıkıcı. Onlara yakın olmak her zaman mutlu etmiştir beni. Onlara yardım ettiğimde hayat daha çekilir hale geliyor. Veterinerliği bu yüzden seçtim.”

    Sohbetin istediğim mecrada akması hoşuma gidiyordu. 0 yıllarda Demir’in ailesiyle yaşadığı tartışmalar geldi aklıma.

    “Ama Bünyamin Amca onun gibi düşünmüyordu,” diyerek Evgenia’ya döndüm. “Bünyamin Amca, oğlunun veteriner değil, mimar olmasını istiyordu. Ölene kadar da Demir’in mimar olacağını zannetti adamcağız…”

    Suçlu suçlu güldü Demir.

    “Yav ne yapayım, bir türlü anlamadı babam rahmetli. Onun istediğini yapsam, sevmediğim bir okulda okuyacak, sevmediğim bir mesleği yapmak zorunda kalacaktım.” iğneleyen bakışlarını ben çevirdi. “Hem sanki sen, ailenin istediği mesleği mi seçtin?”

    Konu benden açıldı ya Evgenia dayanamadı tabii.

    “Sahi Nevzat, seninkiler ne dedi polis olmana?”

    O zamanlar önemli bir sorun haline gelen bu olayı, şimdi ben de Demir gibi gülerek hatırlıyordum.

    “Önce çok sinirlendiler. Biraz solculuk vardı babamda. Solculuk dediysem işte Atatürkçü filan. Polisi hiç sevmezdi. ‘Polis devletin maşasıdır,’ derdi. ‘Bari asker olsaydın da Kuleli’ye ya da Heybeli’deki okullardan birine gitseydin. Nerden çıktı bu polislik şimdi?’ diye sokrandı. Aslında ondan çıkmıştı. Babam edebiyat öğretmeniydi. Yekta gibi şiir de yazardı, ama roman okumaya da bayılırdı. Onun kitaplığından okuduğum ilk roman Agatha Christie’nin ‘Roger Ackroyd Cinayeti’ydi. Kitabın son sayfalarına kadar katili bulamamıştım. Sonra dönüp bir daha okudum, bir daha okudum. Ardından polisiye roman merakı başladı bende. Yerli, yabancı ne kadar polisiye roman varsa yalayıp yutuyorum, işte o merakın sonunda polisliğe yöneldik. Ama babama söylemedim bunu. Gereksiz yere hayal kırıklığı yaşayacaktı. Sevmediği bir mesleği onun sayesinde seçtiğimi bilmesini istemedim.”

    “Aramızda en şanslısı Yekta’ydı,” diyerek sözü şairimize getirdi Demir. “Rauf Amca hiç karışmadı ona.”

    Sarı kaşları çatıldı Yekta’nın, alnındaki kırışıklıklar arttı.

    “Ama onaylamadı da.” Vay canına demek Yekta da dertliydi babasından. Oysa bu geceye kadar hiç belli etmemişti. “Bir kez bile şiirlerimi okumadı.”

    “Belki sen görmemişsindir,” diye teskin etmeye kalktım. “Ne biliyorsun, belki senden gizli okumuştur.”

    “Yok Nevzat, biliyorum okumadı. Okusaydı anlardım. Okusaydı, iyi kötü bir şeyler söylerdi. En azından başkalarına şairliğimden bahsederdi. Hiç yapmadı. Sanki hiç şiir yazmıyormuşum gibi davrandı. Tıpkı bana davrandığı gibi. Seviyordu tabii oğlunu ama hiçbir zaman bunu açıkça göstermedi. Ne göstermesi belli bile etmedi… Şairliğimize gelince, hiç anlamadı neden şiir yazdığımı. Zaten edebiyatla, sanatla uzaktan yakından ilgisi yoktu.”

    “Haksızlık ediyorsun,” diye uyardı Demir. “Çok güzel şarkı söylerdi Rauf Amca. Hele kafayı çekti mi. Münir Nurettin gibi asılırdı gazele. Valla bütün Balat susar, onu dinlerdi.”

    Gözleri nemlenir gibi oldu Yekta’nın. Galiba şimdi gerçek anlamda hatırlamaya başlamıştı babasını.

    “Öyle,” diye itiraf etti sonunda. “Şiir sevmezdi ama Yahya Kemal’in şiirlerinden bestelenmiş şarkıları çok güzel okurdu.”

    Rauf Amca’nın içli sesi çalınır gibi oldu uzaklardan kulağıma.

    “Evet yahu,” diye atıldım. “Bir keresinde, sizin evde şeyi söylemişti. Hani şu güzel şarkı var ya… Kandilli yüzerken uykularda… Sonrası nasıldı?”

    Yekta, şarkının güftesini mırıldanmaya koyuldu.

    “Kandilli yüzerken uykularda / Mehtâbı sürükledik sularda. / Bir yoldu parıldayan, gümüşten, / Gittik… Bahis açmadık dönüşten. / Hülyâ tepeler, hayâl ağaçlar… Durgun suda dinlenen yamaçlar… / Mevsim sonu öyle bir zaman ki / Gaaip bir mûsikiydi sanki. / Gitmiş kaybolmuşuz uzakta, Rü’yâ sona ermeden şafakta…”

    “Hadi o zaman,” dedi Evgenia kadehini bir kez daha kaldırarak. “Yekta’nın babası Rauf Amca’ya içelim.”

    “Rauf Amca’ya…”

    “Nur içinde yatsın…” diye mırıldandım ben de.

    “Durun, durun,” dedi Yekta elini kaldırarak. “Sadece benimkine değil. Hepimizin babasına…”

    “Babalarımıza…” diye çınladı karanlık bahçede seslerimiz. “O güzel insanlara…”

    Bir kez daha dokundu camlar birbirine, bir kez daha yudumlandı rakılar, bir kez daha masaya kondu kadehler.

    “Yahu çocuklar bu şiir bana en son gezimizi hatırlattı… Daha doğrusu Nevzat’ın Agora’ya geldiği son geziyi…”

    Anlamamıştı Evgenia.

    “Agora? Buradaki şu ünlü meyhane mi?”

    “Hayır, Demir’in teknesinin ismi #Agora.” diye mırıldandım. “Zaman zaman denize açılırız birlikte.”

    “Evet, denize açılırız…” diye beni aceleyle onayladı Yekta. Ortak anımızı anlatmak için sabırsızlanıyordu. “Bir gün yine Agora’dayız. Yani teknenin üzerinde… Deniz sisler içindeydi. Agora sisler içinde. Üçümüz de sisler içindeydik. Sabahın nemli serinliğini geziyordu yüzümüzde. Deniz acayip sessizdi, ne martıların çığlıkları vardı, ne yelkovan kuşlarının neşeli şarkıları, ne de acı acı öten gemi düdükleri…”

    “Tuhaf bir sabahtı,” diye fısıldadı Demir. Açıklanması zor bir olayla karşılaşmış gibi sesi gergindi. “Gerçekten de o sabahta bir şey vardı.”

    Aramızdaki en mantıklı kişi sayılan Demir’in böyle gizemli bir tavırla konuşmasını yadırgadım.

    “Hiçbir şey yoktu…” diye girdim lafa ortasından. “Sabaha kadar dolaşmış, tek balık bile tutamadan elimiz bomboş dönüyorduk İstanbul’a”

    İtiraz Yekta’dan geldi.

    “Üç tane #sinagrit tuttuk. Ama küçüklerdi geri denize attık.”

    “Neyse işte,” diye toparladı Demir. “0 geziyi hatırladım. Daha doğrusu eve dönüşümüzü. Moda’yı geçtik, sisler arasından İstanbul çıktı karşımıza.”

    Demir’in tutkusu anında Yekta’ya da geçti.

    “Evet ya, ne manzaraydı be. Sis denizden yükseliyordu. Karşı yakadaki çirkin binaların tümünü örtmüştü. Sultanahmet’in minarelerini görüyorduk sadece, Ayasofya’nın kubbelerini, Topkapı Sarayı’nın kulelerini… Sanki gökyüzüne asılmış bir masal şehrine doğru yol alıyorduk.”

    Doğru söylüyordu, şimdi canlanmaya başlamıştı ayrıntılar gözlerimin önünde.

    “Kafamız da acayip kıyaktı…” Mavi gözleri ışıl ışıl bana döndü. “Sen ayağa kalktın Nevzat… ‘Şu güzelliğe bakın,’ dedin öfke dolu bir sesle. ‘Bu güzelliği talan ediyorlar,’ dedin. ‘Bu şehri yağmalıyorlar… Ama bizim elimizden bir şey gelmiyor…’ ”

    Ne bir ses, ne görüntü, hiçbir şey belirmedi kafamda.

    “Öyle mi dedim.”

    “Harfi harfine…” diye onayladı Demir. “Seni hiç öyle görmemiştim Nevzat. Nefret doluydun. ‘Bu şehri yağmalayanları tek tek öldürmek lazım,’ bile dedin…”

    “Hadi canım, ben öyle bir şey demem.”

    Gülümseyerek başını salladı Yekta “Söyledin Nevzat… Hatta tartıştık seninle. Ben insan öldürmenin yanlış olduğunu savundum. Sen de ‘Biliyorum yanlış,’ dedin. ‘Ama yakalıyoruz bırakıyorlar… Hukuk bir yere kadar. Adalet hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Katiller, hırsızlar, dolandırıcılar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar sokaklarda, insanın eline silahı alıp…’ ”

    Sahiden hiçbir şey hatırlamıyordum.

    “Yanılıyor olmayasınız çocuklar… Ben insanların öldürülmesini onaylamam. Hangi nedenle olursa olsun.”

    “Sarhoştun, kendini kaybetmiştin. Belki de üniformasından sıyrılmış bir Nevzat çıkmıştı ortaya.”

    “Sanmıyorum,” dedim önce ama arkadaşlarımın yalan söylemesi için de hiçbir neden yoktu.

    “Çok içmiş olmalıyım,” diye savunmaya çalıştım kendimi. “Aklımı yitirecek kadar çok.”

    “Evet, çok içmiştin, aklını değil ama sağduyunu yitirecek kadar çok.” içtenlikle bakıyordu Yekta…

    “Aslında sen göründüğün gibi değilsin Nevzat,” dedi aniden. “Tamam zekisin, güçlüsün, soğukkanlısın ama aslında çok duygusal bir adamsın.” Konuşmalarımızı büyük bir ilgiyle dinleyen Evgenia’ya döndü. “Bunların içinde en duygusalının ben olduğumu zannederler, ama değil. En duygusalımız Nevzat’tır.”

    Hiç şaşırmadı Evgenia.

    “Farkındayım.” Uzanıp elime dokundu. “Bir de kendisi farkında olsa.”

    Ne işler açıyordu bu şair başıma.

    “Yektaa…” diye uyardım. “Tamam, karakter analizlerini geçelim artık.”

    Umursamadı bile,
    “Gençken,” dedi Evgenia’ya anlatmayı sürdürerek. “Nevzat için bir dörtlük yazmıştım.”

    Ne dörtlüğü? Neden bahsettiğini bile bilmiyordum. Ama Evgenia merakla yanıp tutuşmaya başlamıştı bile.

    “Öyle mi? Okusana…”

    Hoş Evgenia okuma dese de, okuyacaktı Yekta. Yüzüne bakar bakmaz anlayabilirdiniz bunu. Bense karmaşık duygular içindeydim; bir yandan arkadaşımın yazdıklarını merak ediyordum, öte yandan tuhaf bir mahcubiyet duyuyordum. Ama ne düşündüğümü önemsemeyen şairimiz dörtlüğü okumaya başlamıştı bile.

    “Nakış nakış öfkeyle dokulu, / hırçın ama kırık dökük; / bakmayın ana avrat küfrettiğine / o gözyaşları içinde bir çocuk.”

    Doğruyu söylemek gerekirse hoşuma gitmişti, ama belli etmedim.

    “Ne zaman yazdın lan bunu?”

    “Lisede oğlum, üçüncü sınıftayken…

    “Hiç haberim yoktu.”

    “Okumadım ki olsun…”

    “Ama çok güzel sözler,” diye hayran hayran mırıldandı Evgenia. “Demek gözyaşları içinde bir çocuk. En çok bu benzetmeyi sevdim.” Elini elimden çekti, yalancıktan azarlar gibi yaptı. “Senin o kadar küfürbaz olduğunu bilmiyordum Nevzat…”

    “Ooo gençken ağzı çok bozuktu bunun. Çok da kavgacıydı.”

    Anlaşılan bu gece yerin dibine sokacaktı beni bu Yekta.

    “Yalan söyleme be en kavgacımız Demir’di.”

    “Yok lan,” dedi iri yarı veterinerimiz. “Kavgayı sen çıkarırdın, ama içinizde en kalıplısı ben olduğum için kabak hep benim başıma patlardı. Okulda disipline hep ben giderdim.”

    Küçük bir kahkaha kopardı Evgenia.

    “Siz şahane çocuklarmışsınız,” dedi yeniden kadehine uzanırken. “Hadi size içelim.”

    “Bize içelim,” diye yineledi Yekta. “Çocukluğumuza… Geride kalan gençliğimize… Kırılan umutlarımıza… Güzel anılarımıza…” içtik, sanırım artık daha çok kendimiz olmuştuk. Yaşananlardan bahsetmesek bile o yapay kibarlığımız kırılmış, duygularımız özgürce gezinmeye başlamıştı ortalıkta. Duyguların ağırlığı o kadar yoğundu ki kimse cesaret edip söze başlayamadı bir süre. Görev yine Evgenia’ya düştü.

    “Evet Yekta,” dedi rakının mahmurlaştırdığı gözlerini şairimize dikerek. “Artık vakit tamam.”

    Neden bahsedildiğini anlamıştı bizimki ama her zaman yaptığı gibi ağırdan almaya kalktı. Beyefendinin keyfi gelirse, dinliyor musun dinlemiyor musun bakmaz, başlardı şiir okumaya, ama kazara sen, Yektacım bir şiir okur musun de, bak bakalım ne oluyordu. Kaprisin envai türlüsünü yapar, uzatır da uzatırdı.

    “Öyle mi?” diye ipe un sermeye koyuldu işte. “Neyin vaktiymiş o?”

    “Neyin vakti olacak oğlum?” dedim azarlayan bir sesle. “Şiir vakti, şiir.”

    “Okuduk ya…”

    “Sadece bir dörtlük mü?”

    “Canım şiirin uzunu kısası mı olurmuş?” diye bir de ukalalık yapmaya kalkınca Demir dayanamadı.

    “Uzattın ama Yekta… Söz verdin, oku artık şu şiiri yav.”

    Demir’e de aldırmazdı aslında, sanırım Evgenia’ya ayıp olmasın diye uzatmadı bu defa. “Tamam tamam… Ama sevmezseniz kabahat benim değil…”

    Üçümüz birden

    “Yektaa,” diye seslenince…

    “Peki… Peki,” diyerek teslim oldu. “Şiirin ismi Yokluğunda Üşümek…” Boğazını temizleyerek başladı okumaya. “Sen yoktun. / Terkedilmiş bir İstanbul vardı. / Yaslanmış gökyüzünün umarsızlığına, / Eylül rüzgarlarıyla sararan / Bayram kartpostallarına benzeyen. / Sen yoktun / Bir çocuk ağlardı istasyonlarda, / Gece yarıları uykumu bölerdi hıçkırıkları, / Trenler geçerdi göz bebeklerimden, / Kirlenirdi bembeyaz umutlarım. / Sen yoktun / Tüm dünyayı değiştirebilirdim, / Oysa aynalarda eskiyor yüzüm. / Ne yana baksam karşımda bir anı, / Meğer İstanbul ne çok benziyormuş sana…

    Yekta okumayı sürdürürken Evgenia’nın meraklı gözleri yüzümde geziniyordu. Gençliğimizde, geçmişimizde acı bir şeyler olduğunu o da sezinlemişti. Ama cesaret edip soramıyor, sanki benim anlatmamı bekliyordu. Bunu yapamazdım, gözlerimi kapatıp, kendimi şiirin sözlerine bıraktım.

    “Sen yoktun, / Omuzlarımda paramparça bir yürek, / Göğüs kafesimde karmakarışık bir kafa, / Kıvranarak olayların burgacında, / Gezinirim sensizlikle, deliliğin sınırlarında. / Sen yoktun, / Kanayan bir sevda vardı, / Yeryüzü ıssızlığında.”

    “Çook güzel,” diye mırıldandı içtenlikle Evgenia… “Çok güzel… Kime yazdın bu şiiri?”

    Büyük bir coşku nasıl aniden söner, neşeyle süren bir sohbet nasıl birden tümüyle kedere dönüşür, masum bir soru bütün bir geceyi nasıl değiştirir, işte onu yaşıyorduk şimdi. Yanıt vermedi #Yekta. Vermedi değil, veremedi. #Demir kaçmayı seçti.

    “Ben levrekleri atayım mangala,” diye uzaklaştı masadan. “Yoksa ateş geçecek.”

    Benim kaçacak yerim yoktu, Yekta’nın da öyle. Evgenia şaşırmıştı, sorusuna yanıt alamadığı için bana bakıyordu. Kaş göz işaretiyle durumu kurtarmaya hazırlanıyordum ki, gerek kalmadı. Önüne eğdiği başını kaldıran Yekta cesaretle yanıtladı Evgenia’nın sorusunu

    “Handan’a yazdım o şiiri. Hayatımdaki tek kadına.”

    ————-

    #Sayı3 #yokluğundaüşümek #RogerAckroyd #cinayet #polisiye #Evgenia #ayasofya #agathachristie #ahmetümit #istanbulhatırası #nevzat

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
‘İstanbul Hatırası’ından* Makale Yazarı: Ahmet Üm…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now