Ne Güzel Kardeşimizsin Sen Alper Kamu
-
Ne Güzel Kardeşimizsin Sen Alper Kamu
Ne Güzel Kardeşimizsin Sen Alper Kamu*
Makale Yazarı: Sezin Kıpçak Bozkurt
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2013, 15. sayıda yayımlanmıştır.
“Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar. Ben Alper Kamu, Birkaç ay önce 5 yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.”(Canıgüz, 2006, s.7)
Alper Kamu, Alper Canıgüz’ün ikinci romanı Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın başkahramanı, 5 yaşına henüz basmış bir velettir. Velet, Türk Dil Kurumu’na göre oğul, çocuk anlamlarına gelse de, gündelik dilde bir çocuktan daha fazlasını ifade etmek için kullanılır çoğu kez. Alper Kamu da 5 yaşında bir çocuktan çok daha fazlasıdır. Boyundan büyük işlere kalkışır. Boyundan büyük laflar eder. Her ortama rahatlıkla girip çıkar. Ele avuca sığmaz. Akranlarından ve kendinden yaşça çok büyüklerden bile daha fazla çalışır küçük kafası. Hayatla ve insanlarla arasına bu genç yaşında büyükçe bir mesafe koyar ve düşünür. Alper Kamu mütemadiyen düşünür. Sorgular, eleştirir, başkaldırır, dalga geçer, küfür eder, babasıyla meyhanede oturup rakı bile içer. Ama hiç ağlamaz. Hikâye boyunca Alper Kamu, yaşıtlarının çokça yapabileceği üzere hiç ağlamaz. Bir kere kustuğuna şahit oluruz, o da anaokulunun ilk gününe denk gelir. Anaokulu onun için cehenneme açılan bir kapıdır adeta. Toplumsal kurumlara ve otoriteye karşı beslediği nefretin doğduğu yerdir orası.
Her çocuk gibi gitmek zorunda olduğu anaokulunun saçmalığından ve gereksizliğinden mustariptir. Öğretmeninin sımsıkı topuzu kadar boğucu gelmektedir anaokulu hayatı ona. O’nun öğle uykusu zorunluluğunu reddetmesi kadar gerçek bir çocukluk hatırasıdır Alper Kamu. Her çocuk o öğle uykusuna yatmak istemez. O öğle uykusu çocuğun, dışarıda akıp giden hayata uzun bir ara vermesi demektir. Oysa, Alper Kamu’yu dışarıda alt edilmesi gereken düşmanlar, içine düşülmesi gereken maceralar, kur yapılacak komşu ablalar ve mahalleler arası savaşlar beklemektedir.
Hiç olmayacak şeylerin olduğu, bu da 5 yaşındaki çocuğun başına gelir mi dedirten olaylar, yazarın bugünkü kafasının çocukluğunda vücut bulmuş hali olarak değerlendirilebilir. Bir de üzerine isminden mütevellit Albert Camus göndermelerini de eklersek, kocaman bir kahramanla karşı karşıya kalırız.
Varoluşçuluk ve absürdizmin önemli temsilcilerinden filozof ve edebiyatçı Albert Camus, şimdinin reklam sektöründe ter döken metin yazarı ama aslında psikoloji eğitim almış Alper Canıgüz ve hepsini bir voltran gibi birleştirip ufak bedenine hapseden Alper Kamu. Kahramanımızın omuzlarındaki yükün hafif olması zaten beklenemez.
Tüm bu zorlu aşamalardan geçerek bir romanda ete kemiğe bürünen küçük vatandaş Alper Kamuda tüm bu yükü taşımakta zorlanır. İsyanı hayatadır. Sokaktaki adamlardan biri olmayı hiç istemez. Bu yüzden de kendine ait bir dünya kurmuştur. Yatağının altına girerek uyuması kendini hayattan izole edişinin ifadesidir. Uykuyu yarı ölüm olarak ifade etmesi ise küçük yaşında intihar düşüncesinin aklını kurcalayan bir mesele olduğunu anlatır. Ancak intiharı ve ölümü düşündüğü kadar, hayatta kalıp, o başkaldırdığı tüm saçmalıklarla savaşmayı da sever. Olmayacak iştir 5 yaşında bir veledin bir cinayeti çözmesi ama absürtlüğü, saçmalığı isim babasından gelir. Masallarda, hikâyelerde olacak şeylerdir çoğu söyledikleri, yaptıkları ama kendisi masalları pek de sevmez.
Mahallenin Orta Yeri Tavşan Deliği
Yürümeyi sever Alper Kamu, sokağa çıkıp şöyle bir hava almak, yalnız kalmak onu dinlendirir. İki kolunu kalçasının üstüne kovuşturmuş, köy muhtarı edasında sokakları arşınladığı görüntüsü canlanır zihinlerde. Gece, gündüz dilediği saatte rahatça gezer o her deliğini bildiği mahallesinde. Alper Kamu’nun hikâyesi İstanbul’un Anadolu yakasında bir semtte muhtemelen de Alper Canıgüz’ün kendi çocukluğunu yaşadığı Acıbadem’de geçer. Mahalle olgusunu damarlarımıza kadar hissettiğimiz metin, mekânın ruhunu şıkır şıkır güneşinden, ürkütücü ayışığına, tozundan, kirinden, dayanılmaz sıcağına, gürültüsünden, fısır fısır dedikodularına kadar aktarır okuruna. Absürd ve kurgusal bir hikâyenin kanlı canlı yaşayan mekânıdır Alper Kamu’nun mahallesi. O, oranın yalnızca sakini değil, sahibidir de. Alper Kamu hayatın ve toplumsal ilişkilerin ne kadar dışındaysa, yaşadığı mahallenin o kadar içindedir. Mahalle yaşayan bir karakterdir romanda, tanıdıktır. İçinde barındırdığı bütün saçma karakterlere ve olaylara rağmen gerçektir. Sanki bizim oralarda geçiyordur tüm olaylar. Belleklerdeki kişisel mahalle hatıralarını canlandıran, beni alıp kendi çocukluğuma da götüren gerçekçi bir mahalle ve hatta olay mahallidir orası.Olay mahalli bir olayın gerçekleştiği yere denir. Sıklıkla da polisiye olayların vuku bulduğu mekânları belirtmek için kullanılır. Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın geçtiği mekân da bir olay mahallidir. Alper Kamu’nun sıkıcı ve monoton hayatı, mahallelerinde işlenen bir cinayetle polisiye bir maceraya dönüşür. Komşuları Hicabi Bey’in bir cinayete kurban gitmesiyle kahramanımız da dedektif pardösüsünü sırtına geçirir ve cinayeti çözmeyi kendine görev edinir.
Bu noktadan sonra okur Amerikan CSI serilerini aratmayacak bir cinayet hikâyesinin içine dalar. Alper Kamu ise bu cinayetle beraber boyundan büyük bir maceranın içine düşer. Kurmacaya geçiş, masalsı evrene dalış ya da öteki dünyayla tanışma olarak da okunabilecek bu bölümle birlikte, cinayet teması artık bir metafordur.
Ali Baba ve Kırk Haramiler masalında geçen “Açıl susam açıl” sözü, harami mağaralarının kapılarının açılmasına ve orada gizlenen zenginliğe ulaşma amacına hizmet eder. Kendisinden sonra birçok edebi esere, sinema filmlerine ve hatta plastik sanatlara kadar ilham kaynağı olmuş Lewis Carroll’un Alice Harikalar Diyarı’nda masalında da Alice beyaz tavşanın peşinden giderek uzun karanlık bir deliğe düşer. Bu delik Alice için bir eşiktir. Delikten geçiş, onun masalsı evrene dalışına, maceraya atılışına işaret eder. Haramilerin mağara kapılarının açılması da, Alice’in delikten düşüşü de bilmediğimiz bir evrenin giriş biletleridir adeta. Artık bu evrende, türlü metaforik anlatımlar üzerinden bilinçaltı su yüzüne çıkarılır, gizlenen ve üstü kapatılan gerçekler aydınlanır, Alper Kamu’da yine yürüyüş yapmaya çıktığı bir akşam Hicabi Bey’in ölümüne şahit olur. O akşam Hicabi Bey’in evinin açık kapısından içeri kafasını uzatmasıyla birlikte bir eşik geçilir ve Alper Canıgüz kurmacanın, okur ise maceranın içine dalar.
Oğullar ve Rencide Ruhlar’da cinayet teması aslında sadece bir fon olarak değerlendirilebilir. Bu macera ile birlikte bir mahalle ve bir cinayet üzerinden, geleneksel orta sınıf aile yapısının, koskoca bir toplumun, 1970’lerin ve hatta günümüz Türkiye’sinin esprili ve eleştirel bir okuması ve analizinin içinde buluruz kendimizi. Bu yolda bize rehberlik eden ise çoktan yakın arkadaşımız olmayı başarmış Alper Kamu olacaktır.Cinayetle birlikte, Alper Kamu’nun evinin penceresinden seyrettiği mahallesinin sokaklarının, evlerinin içlerine girmeye, mahalle sakinlerini bir bir tanımaya başlarız. 14 bölümden oluşan romanın 3. bölümü “İlahi adalet, ömürsün”, karakolda geçer. Alper Kamu’nun eğitim sistemine olan eleştiri okları artık yönünü adalet sistemine çevirir. Adaleti sağlaması gerekenlerin yerlerinde olmamaları, görevlerinin başına geçmeleri için o akşam oynanan Futbol maçının bitmesini beklemeleri ve devamında devam eden lakayt tutumları kahramanımızı yine çileden çıkarır. İş yine başa düşmüştür. Alper Kamu’yu bu cinayetin dedektifi olmaya iten en önemli itkilerden biri de tüm emniyet mensuplarının mahallenin delisi Ertan’ı potansiyel katil olarak görmeleri ve kolaycı bir yaklaşımla cinayeti onun üzerine yıkmak istemeleridir. Bu tutum, hem adaletin işini kolaylaştıracak hem de mahalleliye rahat bir nefes aldıracaktır. Ancak Alper Kamu, Deli Ertan’ın katil olduğuna bir türlü inanmak istemez.
Burada bir es vererek küçük bir açıklama yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Yazının devamında cinayetin nasıl çözüldüğüne dair en ufak bir ipucuna bile rastlayamayacaksınız, emin olabilirsiniz. Deli Ertan’a geri dönecek olursak mahallede karşımıza çıkan en aklıselim ve zararsız karakterdir belki de o.
Michel Foucault, Deliliğin Tarihi’nde “deli” olanın modernleşme süreci ve toplumsal kurumların ortaya çıkışıyla birlikte nasıl kentlerin dışına sürüldüğünü, kapatıldığını geniş bir perspektife sunar. Deli olan kişi modern toplumda ve modern kentin içinde hem tehdit hem de potansiyel suçlu olarak kabul edilen, ahlaki modellere ve toplumsal tiplere uymayan, düzenin ve sistemin tekrenkli ahengini bozan bir karakterdir. Deli Ertan da, polis memuru Onur Çalışkan için öyledir. Oğullar ve Rencide Ruhlar boyunca karakterlerin isimleri -başta Alper Kamu olmak üzere- özenle seçilmiştir. İnsanlara doğduklarında konulan isimlerin onların hayatlarını tayin edeceklerine inanmışımdır hep. Alper Canıgüz de karakterlerine isimlerini verirken esprili, alaycı ve eleştirel bir yaklaşımla onurlu, erdemli ve çalışkanlığıyla anılan kahraman Türk polisi karakterini doğurup, kucağına aldığında ona en uygun ismin Onur Çalışkan olduğuna karar verir. Alper Kamu’nun devletin kurumları üzerinden sistemle olan davası, babasının çalıştığı devlet dairesinde yaşanan çarpıklıklara da parmak basması, babasının müdürünün de kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmasıyla da devam eder. Sistem eleştirisi, hikâyenin her yerine dağılmış ana temalarından biridir romanın. Kahramanımızın mahallenin bakkalı Yakup abi ile arasında geçen diyalog, hem komik hem de çok gerçek olması sebebiyle aklımdan hiç çıkmaz:
“-Yakup abi sen bu arabayı yıkıyorsun ama beş dakika sonra yağmur yağacak yine…
-Yağsın, bir daha yıkarız,” dedi bakkal ermişçe. O zaman anladım ki, böyle bir olasılık onu endişelendirmek şöyle dursun, mutlu ediyordu. O doğuştan araba yıkayıcısıydı. Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkûm etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkûm ettiği gibi. Sistem yetenekleri heba ediyordu.” (a.g.e, s. 11)”Film Noir Etkisi
Türk edebiyatında suç ve dedektiflik anlatısı çok sık karşımıza çıkan bir tür değildir. Alper Canıgüz, polisiye bir roman yazmak iddiasıyla yola çıkmış olmasa da metin, türün sinemadaki yansıması olan Film Noir ya da Türkçe’de Kara Film diye tabir edilen film janrının özelliklerini de içinde barındırmaktadır. Kara filmler, ait olduğu coğrafyadaki toplumsal uyumun bozulduğu, dönemin ekonomik, politik ve kültürel açmazlarının ve toplumsal dönüşümün perdeye yansıması olarak değerlendirilir.
Amerikalıların “hard boiled” olarak tanımladıkları, çetin ceviz dedektiflerin ve İtalyan, Yahudi, İrlandalı gangsterlerin dünyasını anlatan bu filmler, yerinden oynamış, yozlaşmış toplum yaşamını, hayatın şiddet görüntülerini sunarlar. Bu filmler, illa ki içinde bir cesedin, bir tehlikeli aşkın, bir azgın suçlunun, bir hırpani, serseri tipli “private eyes” dedektifin var olduğu; çoğunlukla cinayet mahallinde atılmış bir sigara izmaritinin, sahte parmak izlerinin, cinayet anında suçlunun başka yerde olduğuna dair kanıtların, şifreli mektupların, “red harrings” adı verilen yanlış yöne sevk eden izlerin kullanıldığı kimi tür formülleri ve cinayet, suç, para, kovuşturma, ceza gibi tematik klişeleri içeriyorlardı. (Özdemir, 2003, s.6)Oğullar ve Rencide Ruhlar da, tüm bu özellikleri daha naif bir biçimde içinde barındırır. Çetin ceviz dedektif Alper Kamu, olay mahallindeki bir takım izlerden yola çıkarak, mahallesinin karanlık dehlizlerine, gizli geçitlerine ve bilinmezlerine dalar. Kendisinin de mensubu olduğu orta sınıfın gizli kapaklı dünyasını araladıkça hayata karşı mesafeli duruşunun ne kadar haklı olduğunu tekrar tekrar deneyimler. Orta sınıf ahlakından nefret eder ama o da bir orta sınıf ailenin çocuğudur. Anne ve babasını sürekli eleştirir ancak ailesini hep çok sever, onları korumayı kendine görev bilir. Ne de olsa o 5 yaşında bir çocuktur. Babacığının başını okşaması için, o’nun takdir ve onayını kazanmak için yapamayacağı hiçbir şey yoktur.
Romanın 11.bölümü “Böyle Uyurdu Zerdüşt”, hikâyeden bağımsız ve kopuk gibi gözükse de, Öztürk karakteriyle yaptığı derin, Antik Yunan’ın felsefi diyaloglarını hatırlatan muhabbeti, yazarın bilinçaltına yapılan bir yolculuk, Alper Kamu’nun ise otorite, güç ve baba figürleriyle olan ilişkisine psikanalitik bir bakış niteliğindedir. Terapi niteliğindeki bu bölüm ile birlikte, cinayet de, Alper Kamu’nun peşinden koştuğu diğer olaylar da bir bir çözülür. Öztürk ile konuşmak Alper Kamu’ya iyi gelir. Alper Kamu’nun tüm düşmanları alt ederek, cinayeti çözüme kavuşturarak ve ailesini kötü canavarların elinden kurtararak kendi çocuk hayatına geri dönüşü bize bir küçücük mektupla haber edilir. Mektup Alper Kamu’nun en yakın arkadaşı Hakan’dan gelmektedir. Bir çocuğun naifliğiyle yazılmış mektupta, Hakan artık mahalleden ayrıldıklarını yazar. Alper Kamu davasının peşinden koşarken, biricik arkadaşı başka diyarlara göç etmiştir bile. Çocukken büyük heyecanla arkadaşlarımıza yazdırdığımız hatıra defterlerinin çocuksu dilini andıran bu mektupla beraber Alper Kamu çocuk hayatına geri döner. Hayat aynı sıkıcılığı ve pespayeliğiyle devam etmektedir ve O’nun için gelecek sadece uzak bir hatıradır.
Kaynakça:
Canıgüz, A. (2006). Oğullar ve Rencide Ruhlar, İst: İletişim
Özdemir Tan, S. (2003). Neo-Noir’dan Future Noir’e Kara Filmler, İstanbul: Altıkırkbeş Yayın#romankahramanları #karafilm #filmnoir #alperkamu #albertcamu #redharrings #kırmızıringa #acıbadem #postmoderntürkedebiyatı #polisiye #neonoir #futurenoir #michelfoucault

Sorry, there were no replies found.