Murtaza: AYNA AYNA SÖYLE BANA BEN KİMİM?
-
Murtaza: AYNA AYNA SÖYLE BANA BEN KİMİM?
AYNA AYNA SÖYLE BANA BEN KİMİM?:
Lacan’ın Aynasında Murtaza’ yı Okumak*Makale Yazarı: Semiramis Yağcıoğlu
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan / Haziran 2012, 10. sayıda yayımlanmıştır.
Okuyucuyu, tüketici konumundan anlamların bizzat üreticisi konumuna yükselten bir roman olarak Murtaza, #RolandBarthes’ın #yazarlaştırıcı (#writerly) metinler (Barthes, 1975) ayırımına denk düşen bir okuma deneyimi sunması açısından Türk yazını içinde önemli bir yer tutmaktadır kanımca. Orhan Kemal’in bıraktığı boşlukları doldurmak ve metinsel veriler arasındaki ilişkileri bağdaşık bir bütün olarak birleştirmek için sarf ettiği zihinsel çaba, okuyucuya, #Murtaza kimliğini kendi çabaları ile inşa etme şansı verir.
Osmanlının dağılıp, insanların yurtlarından koparıldığı tarihsel bir dönemin yol kavşağında hayata gözlerini açan Murtaza’nın patolojik ruhsal yapısının oluşmasına kaynaklık eden çelişkilerin peşine düşmek, okuyucuyu zorlayan bir #okumaserüveni olarak yaşanır; yanıtlanması gereken bir sürü soru, romanı bitirdikten sonra da zihnini meşgul etmeye devam eder. Murtaza, neden her ağzını açtığında mutlaka #Balkanharbinde #şehitdüşen dayısı #KolağasıHasanBey’i anar? Neden hep “Yukarda Allah, Ankara da Devlet, ya da hükümet, burada da Murtaza” demek zorunda hisseder kendini? Bu sözleri söyledikten sonra neden “koca burun kanatları hazdan” titrer? Neden vardiyasında uyurken yakaladığı küçük kızını bir tokatta öldürdüğü zaman #vicdanazabı duymaz? Neden #vazife “ekmekten” daha değerlidir? #Göçmen olması ile tüm bunların bir ilişkisi var mıdır? Kısaca Murtaza kimdir? Bu ve buna benzer sorular, yanıtlanması çok da kolay olmayan sorular olarak okuyucunun karşısına çıkar. Yanıtlara ulaşmanın en önemli anahtarı, roman kişileri arasında geçen konuşmaların aynasında gizlidir. Orhan Kemal, yazar anlatıcının müdahalesi olmadan, okurları, karşılaştırma yapmaya ve çıkarsama yapmaya yönlendirmek için kullanır diyalogları; bu da onun yazarlaştırıcı bir metin ortaya koyabilmesinin temel aracı olarak karşımıza çıkar. Örneğini Hemingway’in diyaloglarında gördüğümüz bu konuşmalar, bize Murtaza’ya göre bir ‘dünya’ olduğunu ve bu algıyı diğer karakterlerin asla paylaşmadığını görmeye davet eder.
Murtaza’yı okurken, okuyucunun karşısına çıkan ilk metinsel veri, neredeyse kendinden her söz edişte Murtaza’nın mutlaka dayısı Kolağası Hasan Bey’i de anması olur.
“Değilim, değilim ben sen. Sen sensin ben ben! Dolaşır benim damarlarımda şehit Kolağası Hasan Bey’in mübarek kanı!” (s.27).
Bütün bir roman boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan bu tümce neredeyse tüm romanın etrafında dönüp durduğu karanlık bir merkez, bir #karadelik gibi okuyucunun dikkatini ısrarla kendine çeker. Murtaza’nın bedeninin ayrılmaz bir parçası olan Kolağası Hasan Bey kimdir? Romanın yüzey yapısı içinde verilen tek paragraflık bir bilgiye göre #Yunanistan’ın #Alasonya kasabasında 1925’lerden sonraki mübadelede annesi ve erkek kardeşi ile Türk topraklarına göç eden Murtaza’nın iskân dairesinde, diğer göçmenler gibi, yalan söylemesini ve haksız yere mal mülk edinmesini önleyen önündeki ‘yasak’tır. Hasan Bey neredeyse her hareketi denetleyen bir ‘tanrı’ olarak Murtaza’nın kimliğine mühürlenmiş kişidir.
“Yok, idi tarlalarımız, konaklarımız amma, var idi arslan yavrusu arslan dayım Hasan Bey, Kolağası. Hatırlamam ben, anlatır büyüklerim, dökmüş mübarek kanını vatan topraklarına. Balkan Harbi’nde. Yeter bu şeref hem da şan bana, ne lazım konak? Ne lazım at araba? Dolaşır damarlarımda şükür, dayım Hasan Bey’in mübarek kanı!” (s.9)
Başlangıçta, aynı tümceleri Murtaza’nın tekrarlayıp durması, onu, gelişme göstermeyen, yazar tarafından yeterince işlenmemiş bir karakter gibi algılamamıza neden olur. Bu durumun aldatıcı olduğunu, bu tekrarların, aslında bir ruhsal travmaya işaret ettiğini fark ettiğimiz anda Murtaza’nın Türk romanında karşılaştığımız en karmaşık karakterlerden biri olduğunu sezmeye başlarız. Besbelli, Balkan Harbinin cehenneminde dayının gösterdiği #kahramanlıköyküsü, küçük Murtaza’nın ruhuna silinmemek üzere “hatırlamadığı bir yaşta” kazınmış olmalıdır. Tam da simgesel evreninin oluşmakta olduğu, ruhsal gelişimini belirleyen bir yaşta, “dünyasının” kaybolma tehlikesiyle yüz yüze geldiği, tüm dengelerin hızla çöktüğü bir tarihsel dönemeçte, dayı bu “düzeni” korumaya çalışan kurtarıcı olarak simgesel evreninde silinmez bir yer edinmiş olmalıdır. Murtaza’nın belleğinde karanlık bir kutuya hapsedilen bu dile getirilemez korkular, metnin yüzey yapısında da dile getirilmez. Ancak, Alosonya’dan/ anayurdundan kopma tehlikesinin yarattığı korkuların, küçücük bedeninde ve ruhunda fırtınalar estirmiş olabileceğini düşünebilmek ve romanda bırakılan boşlukları doldurabilmek, tarihi, #mübadele acılarıyla yoğrulmuş okuyucular için zor olmaz. Onu “çan sesinden kurtarıp Ezan-ı Muhammediye’ye”(s.10) kavuşturan Hasan Bey, Murtaza’yı anayurdu Alosonya’da #öteki durumuna düşmekten kurtaran kişi olarak, güvendir, düzendir. Görünüşte, Murtaza, anayurttan ya da simgesel olarak ‘ana’ bedeninden kopmanın getirdiği koşullara uyum sağlayarak İsmet Paşa Türkiye’sinin açtığı kucakta yoluna devam eder, sırasıyla #bekçi ve fabrika gece kontrolörü olarak “düzenin” yılmaz koruyucusu olur. Ancak bu #kopuş, ya da kayıp, kendi simgesel evreni içine yerleştirmekte zorlandığı, bu #kaybetmişlik noktasına saplanıp kalış, dil düzleminde kendini ele verir. Bir türlü sadece “ben” göstereni ile kendini dilde temsil edemeyen Murtaza’nın, Kolağası Hasan Bey’e eklemlemeden kimliğini, dile getirememesi, #JacquesLacan’ın diliyle, bir semptom olarak karşımıza çıkar. Onu diğerlerinden ayıran ve kimse olmasını sağlayan dayının imgesidir. #Dayı, düz değişmece (metonymic) bir ilişki, bir akrabalık bağı ile anneye bağlanan kimliği ile hem ‘anayurt/ ana’dan zorla koparılmanın yarattığı boşluğu doldurmaya yarar hem de bu onulmaz yaraya işaret eden bir gösteren olarak işlev görür. Dayı’nın #karakalem resmi (kim yapmıştır?) Murtaza’nın tüm hayatını, davranışlarının yöneldiği başat gösteren olarak onun evinin duvarında ve roman evreninde varlığını hep anımsatır.
Ancak Hasan Bey göstereni, Lacan’ın temel kaynaklarından biri olan Dilbilimci #Saussure’ün göstergenin nedensizliği hakkında söylediklerini anımsatırcasına, herhangi bir tözden, mutlak bir değerden yoksundur. Başka bir deyişle, gösterenin, gösterdiği anlamla arasında kurulan bağın tesadüfi (arbitrary) olduğu (de Saussure 1966), anlamları Hasan Bey gösterenine yükleyenin bizzat Murtaza’nın kendisi olduğunu, halası ile arasında geçen konuşmadan anlarız. Bekçi üniformasını terziye götürüp “tıpkı tıpkısına subaylarınkini hatırlatan bir urba” (s.14) diktirdiğinde coşar. “O coşkunlukla geçer aynanın karşısına. Kendisini öyle beğenir öyle beğenir ki terzinin boynuna heyecanla sarılır.” “Yaşa arslan yavrusu arslan! İşte şimdi tıpkı oldum Kolağası Şehit Hasan Bey!” dedikten sonra yine olağanüstü bir heyecanla Akile Hala’ya kendini göstermeye koşar.
“Nasıl? Benzedim mi Hasan Bey dayıma?”
“Abe oynattın aklını? Ne için benzeyecekmişsin Hasan budalasına? Değil marifet benzemek ona. Öldürdün anacağızını hep bu sevdayla. Alamadın mı hala aklını başına?”
“Ne söylersin, abe neler söylersin be hala? Ölsün anam isterse on sefer! Namerdim dönersem Hasan Bey dayımın yolundan. Kırılsın sapı kaşığın!” (s.1415).#AkileHala’nın tuttuğu aynada görünen görüntü bir budalaya aittir. Bu sahne, Lacan’ın #psikanaliz kuramında, ayna evresinden geçen çocuğun ayna karşısında yaşadığını varsaydığı anı büyük bir isabetle yansıtması açısından önem taşır. Özne olarak kendini inşa edebilmesi için bebeğin geçirdiği kritik anlardan biri olan ayna evresinde, bebek, bedenini oluşturan öğeleri koordine etmeyi henüz öğrenmediği, bedeninin parçalardan oluştuğu duygusunu ile boğuştuğu bir evrede, aynada yansıyan görüntüsü, kendi bedensel imgesini ‘tam’ olarak algılamasını sağlar. Bebek, ona bütünlük duygusu yaşatan bu imge ile #narsist bir ilişki kurar. Aynadan geçiş, yazınsal ürünlerde sık rastlanan bir sahne özelliği taşır (Silverman,1983;Mellard, 1991; Pluth, 2007;).
Murtaza’nın bedenini bir bütün olarak yaşamakta güçlük çektiğini, neredeyse bu ayna evresinde sıkışıp kaldığını okuyucuya sezdiren önemli ipuçları romanın her aşamasında yer alır. Orhan Kemal, Murtaza’nın eylemlerini betimlerken, sürekli olarak Murtaza’nın“burnunu”, “ayaklarını”, “postallarını” eylemlerin gerçekleşmesinde rol alan ‘araç’ olarak seçer. “Kanatları etli, kocaman burnuyla çevreyi gözden geçiri].”(s.131). Olaylara tepki veren Murtaza’nın bilinci değil, bedeninin uzuvlarıdır. Birini sorguya çektiğinde, “yalnız kulakları değil, sivri uzun burnu, kalın kapkara kaşları, geniş alnı, kasketinin siperi, belindeki palaska, ayağındaki beylik postallarda karşılık” (s.3) bekler. Bu dilsel seçimler, yine yazar anlatıcının aradan çekilmesine rağmen, okuyucunun Murtaza’nın parçalanmış kimliğine dair anlamlar üretebilme olanağını açık tutar; Murtaza’nın hayvani bir bilinç düzeyinde hapsolan ruhsal yapısını gösterir.
Parçalanmış bedenini bütün olarak algılamasını sağlayan aynada Hasan Bey’e benzeyen görüntüye karşı duyduğu coşku neredeyse Narcissus’un kendi görüntüsüne karşı duyduğu erotik duyguları anımsatır. Hasan Bey’e benzeme fantezisi içine düştüğü önüne geçilmez eksiklik duygusunu örtmeye yarar ve ona tam olduğu yanılsamasını yaşatır. Bu fantezi, sadece kendisi ve aynadaki görüntü arasında oluşan ve başka her şeyi ve herkesi dışlayan bir ilişki özelliğini taşır.
Lacan’a göre insan bilincinin hayvan bilincinden farklı olarak gelişmesinin en önemli adımı simge kullanmayı öğrenmesidir. #Simgesel düzene geçiş ise dil kullanmayı öğrenmekle eş zamanlı olur. #Dil aracılığı ile insan çevresinde olmayan nesnelerin yerine sesel imgeler ikame ederek onlar hakkında düşünmeyi ve konuşmayı başarır. Sesel imgelerle nesneleri temsil etmeyi öğrenen, anlamlar kurma becerisini kazanan insan, her şeyden önce kendini temsil etmek ister (Pluth2007:10). Dil düzleminde kendinden söz açması ise,‘ben’ile kendisini temsil etmesi ve böylelikle simgesel bir dizge içinde kendisine bir yer açmasıyla mümkün olur (Benveniste,1971 aktaran Silverman1983:43 ). Bu bize Murtaza’nın kendisini tek başına ayakta durabilen bir varlık olarak temsil etmekte güçlük çektiğini, kendisini temsil edebilmesi için başka birine, yani Kolağası Hasan Bey’e gereksinim duymakta olduğunu gösterir. Kimlik duygusunda meydana gelen bu yarılmanın anne bedeniyle sembiyotik bir ilişki kurduğu ayna evresine dayandığını yine Lacan’dan biliyoruz. İlginçtir ki, romanda Murtaza’nın babasından hiç söz edilmez.
Yapısalcılık-sonrası kimlik kuramlarında kullanılmaya başlanan özne terimi, dilbilgisel bir ulama işaret eder; bir göstergeler dizgesi olan dil düzleminde insan kendini bir gösterge ile temsil etmeyi öğrendiği anda bu dizgeyi yöneten kurallara da tabi olur. #Özneolmak, simgeler dünyasında bir yer edinme meselesi olduğu kadar bir tabii olma durumudur (subject/subjectivity). Öznenin bebeklik evresinden sonra devletin, tarihin ve kültürel kurumların içinde kendine bir konum edinmesi, kısaca simgeler dünyasında “Babanın Yasalarına” uyarak yer alabilmesi yine dilsel olarak gerçekleşir. #Althusser’in ‘Hey, sen!” diye seslenen bir polisin kendisine seslendiği algısıyla bu seslenişe dönüp bakan öznesi (Althusser, 1971 ), artık Öteki’nin (Lacan simgesel düzeni büyük harfle gösterir) alanında “sen” göstereni ile gösterilen bir öteki olarak yerini alır. “Koskoca Türkiye Cumhuriyeti” (s.3) bu simgesel evreni somutlaştırırken Murtaza’nın bu evrendeki yabancılığı, her an hatırlatılır. #Göçmenşivesi, onun yabancılığının en belirgin işaretidir. Fabrikada, ölümüne bir hesaplaşmaya giriştiği #Azgın’ın sözleri, bu ötekilik durumunu bize derinden hissettirir:
“Biz “Biz Yunan’a kurşun atarken siz neredeydiniz lan? Hı? Nerdeydiniz? Kanı bozuklar. Adam mı oldunuz? Yoksa yerliler öldü mü? Öldük mü biz lan? Cemal Paşa gibi adamın yanında bulundum ben. Arslan diye arkamı tapıkladı. Ne Yemen’i kaldı, ne Galiçya’sı, […] Hani benim evim? Hani bağım? […] Yok diye öldük mü lan? Bu memlekete geldiniz de ev, bark, tarla sahibi oldunuz tüm (s.198-199).
Biz/siz ayıımından beslenen bu öfke, Murtaza’nın ötekiliğinin kaynaklarını bize gösterir. “#Muhaciroğlu” olmayı aşmak için, Murtaza sık sık “yukarda Allah, Ankara’da Devlet, hem de Hükümet, burada da Murtaza” (s. 2) diyerek devletin ideolojik kurumlarının hiyerarşik yapısı içinde sarsılmaz bir yeri olduğunu, bunu da “kurs görmüş, amirlerinden sıkı terbiye görmüş” (s.103) olduğuna bağlayarak ilan eder. Althusser’in diliyle devletin ideolojik aygıtları onun bedenine ve ruhuna dokunmayı başarmıştır; ona “yasalara” uymayı, ki bu her zaman iktidardakilerin çıkarlarına hizmet etmekle örtüşür, temel varlık nedeni sayan bir “vatandaş” olarak biçim vermiş ve tabiiyetini belirlemiştir. Bu terbiyeyi almamış, “ötekileri” hizaya getirmek vazifesini üstlenmek, Murtaza’’yı sadece biçimlenen değil, biçimlendiren konumuna yükseltir. Yasa ile özdeş olma sanrısı Hasan Bey fantezisini de sürdürme olanakları sunar. Hasan Bey kılığında/bedeninde dolaşabilme olanağı verir ona. Bu kılık kıyafet, faşizmin dünyayı kasıp kavurduğu bir tarihsel anla örtüşür ve bu nedenle öznenin ideolojik söylemler tarafından nasıl biçimlendiğini de okura anımsatır.
Sermayenin çıkarlarının vazgeçilmez bekçisi olarak Murtaza, kendini öteki/ sembolik düzen tarafından arzulanan özne olmanın verdiği hazzı “hislenerek” yaşar. Ötekin arzusunun nesnesi konumunda olduğu fantezisi ise ancak kendisinin, çocuklarının, kendi sınıfının haklarını unutarak yaşanabilir. Benliğini kavuran onaylanma duygusuyla “Haçan vazife bir sırasında görmez güzü evladını, demez ciğerparem” (s.171); bir “atmacayı hatırlatarak koşar” (s.267) uyuklayan Firdevs’in başına konar; fabrikayı soymaya kalkan hırsızın peşinden koşarken, önüne çıkan kediyi “koca postallarıyla ezip geçer” (s. 256).
#Fabrika bir #eğretileme olarak düzenin mekanik doğasını başarıyla simgeler. Düzenin aksaksız işlemesi Murtaza için o kadar önemlidir ki, otuz saat uyumadan hizmet eder; vardiyasında yorgunluğa dayanamayarak uyuklayan kızının küçücük bedenini, yalpalayan bir dişli gibi söküp atar; vazifesini yaparken ihmali olduğuna inandığı zaman cezalandırılmayı bekler.
#Düzenikoruma “vazifesi” öylesine önemlidir ki, bu ‘oral’ gereksinimlerini doyuma ulaştırma itkisinin de önüne geçer. Sanki karnını doyurmak ve evine “ekmek” götürmek gereksinimin tatmini, düzenin korunmasına yönelik duyduğu şiddetli arzuyu sönümlendirme tehlikesi içerir. Bu nedenle, anoreksik bir hasta gibi, bu şiddetli arzuyu canlı tutmak adına ‘doymayı’ hep reddeder.
Kuşkusuz, her okuma metinsel ipuçlarını, yani gösterenleri bir gösterilene bağlama çabasıdır. Murtaza, gösterenlerin hangi gösterilene bağlanabileceği olasılığını açık tutan niteliğiyle Barthes’ın yazarlaştırıcı metinler tanımına denk düştüğü için hep yeni okumalara açık kalacaktır. Bu yazı, Lacan’ın tuttuğu aynada Murtaza’nın parçalanmış bedenini ve ruhunu gördü. Sizin aynanızda ne görünüyor?
* Prof. Dr., 9 Eylül Üniversitesi.
KAYNAKÇA:
-Althusser, L.1971. Lenin and Philosophy, Çev. Ben Brewster London: Monthly Review Press
-Barthes, R.1975. S/Z çev. R. Miller. London: Jonathan Cape Benveniste, E.1971.Problems in General Linguistics,Çev. Mary Elizabeth Meek, Coral Gables: U. Of Miami Press
-Kemal, O. 1952/2007. Murtaza, Everest Yayınları (17. Baskı)
-Mellard, J. M.1991. Using Lacan, Reading Fiction. Chicago: U. of Illinois Press.
-Pluth, E.2007. Signifiersand Acts, New York: State U. of New York Press.
-de Saussure, F.1966. Course in General Linguistics. Çev. WadeBaskin, New York: McGraw-Hill.
-Silverman, K. 1983. TheSubject of Semiotics,New York: Oxford U Press#patolojikruhsalyapısı #okuyucuyuzorlayan #ruhsaltravma #göçmenolmak #düzeninkoruyucusu #düzdeğişmeci #metonymic #aynadangeçiş #devletinideolojikaygıtları

Sorry, there were no replies found.