Mürşit Efendi ve Zehra: Mürşit Efendi’ye Acımak

  • Mürşit Efendi ve Zehra: Mürşit Efendi’ye Acımak

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:42

    Mürşit Efendi’ye Acımak*

    Makale Yazarı: Dilek Ayrıbaş

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Nisan 2017, 29. sayıda yayımlanmıştır. 

    Bir ayağı duyguysa diğeri mantıktır insanın. İkisi arasındaki denge bozulduğunda yol almakta zorlanır. Reşat Nuri Güntekin’in ‘Acımak’ romanında insanın duygu yönünü temsil eder Mürşit Efendi. Anadolu’da küçük bir kasabada öğretmenlik yapan kızı Zehra ise mantığın ete kemiğe bürünmüş halidir.

    Mürşit’in çocukluk ve ilk gençlik yılları maddi ve manevi mahrumiyetlerle geçer. Babası iyi bir ‘aile babası’ olamadığı için annesi ile Mürşit türlü sıkıntılar çekerler. Fedakâr annesinin yanından küçük yaşta alınarak yatılı okula verilen Mürşit bir ‘sevgi öksüzü’dür.

    Mürşit, mülkiyeden mezun olduğunda yüksek mevkilerde tanıdığı olmadan, yalnızca diploması sayesinde iş bulabileceğini zannedecek kadar saf ve iyi niyetli bir gençtir. O dönemde dürüsttür de. Çalışma arzusu ve geleceğe dair umudu vardır. Fazla hırslı değildir. Tek isteği bir aile kurmaktır.

    Genç mülkiyeli, oğlunun bir gün adam olup elinin ekmek tutacağı ve bu sayede yüzünün güleceği inancıyla her türlü cefaya sabırla katlanmış olan annesine karşı duygusal bir eziklik içindedir. Biçare kadın hasretle beklediği günleri göremeden hayata veda etmiştir.

    Tüm iyimserliğine rağmen üç ay iş bulamayınca ilk gölge düşer Mürşit’in hayallerine. Yüksek makamlarda tanıdığı olmadığından bir memuriyet elde edebilmek için kapı kapı dolaşır.

    Zorlu geçen üç ay sonunda idealist bir memur olarak göreve başlar. İlkeleri vardır: Vicdanının sesini daima dinleyecek, hiçbir zaman kanun haricinde iş görmeyecek, meslektaşlarıyla iyi geçinecek, yalan söylemeyecek, rüşvet almayacak, yalnız meslek hayatında değil özel hayatında da temiz kalacak ve görevini kendi hakkından üstün tutacaktır. Çoğu zaman olduğu gibi ideallerle gerçekler tutmaz birbirini. Mürşit Efendi, atandığı her görevde karşılaştığı olaylar sonucu ilkelerinden birer birer vazgeçmek zorunda kalır.

    Mürşit Efendi’nin saflığı ve iyi niyeti, evliliğinde, iş hayatında yaşadıklarından çok daha büyük acılar yaşamasına neden olur. Kendisiyle aynı dairede çalışan Fadıl Efendi kollarında can verir. Bu olayın ardından Fadıl Efendi’nin eşi Makbule ve kızı Meveddet ile tanışır. İçindeki “sevgi öksüzü”, babasının ölümüyle sarsılan Meveddet’e ilk görüşte âşık olur. Nasıl bir felakete sürükleneceğinden habersiz, kısa süre içinde evlenir Meveddet’le. İki kızları olur: Feriha ve Zehra.

    Eşi Meveddet ile kayın validesi Makbule’nin bitip tükenmeyen istekleri vardır. Bunları karşılayabilmek için ekonomik durumunu zorlayacak harcamalarda bulunur. Eşinin hastalık numaralarına kanıp İstanbul’a tayin ister. Kayın validesinin, kızının “sıla hastalığı”na tutulmuş olabileceği fikri yatmıştır kötülük geçmeyen aklına. Oysa Meveddet İstanbul’u bilmez bile. “Ne de olsa kanında İstanbulluluk var.” diyen kayın validesine inanır Mürşit Efendi. Âdeta “melek” olarak gördüğü eşinin ve kayın validesinin gerçek yüzünü çok geç öğrenir.

    İstanbul’da ailesinin geçimini sağlamak için çok çabalar ancak borçları giderek artar. Zamanla yolsuzluklara göz yummaya, hırsızlık yapmaya başlar. Hırsızlık yaptığı anlaşılır, beş ay hapis cezası alır. Hapisten çıktıktan sonra işsiz kalır, aile sefalete düşer. Eşi ile kayın validesinin hakaretlerine ayık kafayla katlanamadığından eve geç saatlerde ve sarhoş olarak gelmeye başlar.

    “Sonra büyüklerin sitemine, hücumuna, bedduasına dayanmak lazım. Sarhoş olduğum zamanlar bunun o kadar ehemmiyeti yok. Ben de bağırıp çağırıyorum, ben de beddua ediyorum. Ben de yıllardan beri içimde birikmiş acıları, kinleri söylüyorum. Fakat ayık kafa ile buna ihtimal yok.” (s.138)

    Mürşit Efendi bu haldeyken bile aklı her dem çocuklarında olan iyi bir babadır ancak anneannelerinden babalarının kumarbaz, sarhoş, kavgacı, düşüncesiz bir adam olduğunu dinleyerek büyüyen Feriha ve Zehra giderek ona düşman olurlar. Oysa Mürşit Efendi, sırf çocuklarını düşündüğünden eşinin kendisini aldatmasına bile katlanmıştır.

    “Büyük annesine, annesine göre ben sefahatten, kadın ve kumar eğlencelerinden dönen bir adamdım. Sarhoş ve zalimdim. Onları dövüp öldürmeme hiçbir mani yoktu.” (s.141)

    Büyük kızı Feriha, babasını gerçek anlamda tanıyamadan, ondan nefret ederek veremden ölür. Eşi ile kayın validesi Mürşit Efendi’ye kızının cansız bedenini dahi göstermezler. Artık Mürşit Efendi’nin tek bir amacı kalmıştır: Küçük kızı Zehra’yı kurtarmak. Zehra, ablasının ölümünden kısa bir süre sonra babası tarafından yatılı olarak Marabet (#Rahibe) Mektebi’ne gönderilir. Bu, Mürşit Efendi’nin ender mantıklı kararlarından biridir. Zehra okul yıllarında kendisini babasız bir çocuk olarak tanıtır, arkadaşlarıyla hiçbir yakınlık kurmaz, sadece ders çalışır. Bu arada uzunca bir süredir hastalıkla boğuşan Meveddet Hanım ölmüş, Makbule Hanım’a ise inme inmiştir. Mürşit Efendi, kızı Zehra’yı kurtarmış olmanın verdiği iç rahatlığıyla sefil bir hayat yaşamaya devam eder.

    “Uzun karışık, kirli bir saç ve sakal kümesi arasında yer yer morarmış damarlar, kan pıhtılarına benzeyen şişlerle dolu bir ayyaş çehresi… Hem feci hem gülünç…” (s. 155)

    Zehra okuldan mezun olduktan sonra Anadolu’da bir kasabada öğretmenlik yapmaya başlar. Öğrencilerini en iyi şekilde yetiştirmeye çalışır. Babasına duyduğu nefretle geçen yıllar boyunca kendi dünyasını katı kurallarla kurmuştur, bu dünyada en küçük zaafa bile yer yoktur. Başarısız öğrencilere karşı son derece acımasızdır. Kılık kıyafetini beğenmediği öğrencileri okula almaz, haklı gerekçelerini görmezden gelir. Geç kalan öğrencilere de toleransı yoktur. Okul bahçesindeki ağaçların dahi zayıf ve çarpık olanlarına tahammül edemeyip kestirir.

    Çalıştığı kasabaya İstanbul’daki babasının hasta olduğu haberi geldiğinde, önce bir babası olmadığını söyler Zehra. O güne kadar da kimseye söz etmemiştir babasından. İki gün sonra İstanbul’dan babası Mürşit Efendi’nin ölmek üzere olduğunu bildiren telgraf gelir, bu kez inkâr etmez babasının varlığını. İçindeki karmaşık duygularla yola çıkar. İstanbul’a geldiğinde babası ölmüştür. Babasından kaldığı söylenerek kendisine teslim edilen sandığa bakmak istemez önce. Merakına engel olamayarak açtığı sandıkta babasının hatıra defterini, bu defterde de bugüne kadar tanımadığı gerçek Mürşit Efendi’yi bulur.

    Zehra, “Baba… Zavallı babam… Affet beni…” diye feryat ederek babasının cansız bedenine yüzüstü kapandığında okurun yüreğini de kesif bir “acımak” duygusu kaplar: Mürşit Efendi’ye, babasını gerçekten tanıyamadan ölen Feriha’ya, babasını ölümünden sonra hatıra defteri sayesinde tanıyan Zehra’ya acımak.

    Kaynak: #ReşatNuriGüntekin, #Acımak, İnkılâp Kitabevi, Baskı yılı 2015, 160 syf.

     

    #ÖğretmenKahramanlar #MürşitEfendi #Zehra

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Mürşit Efendi’ye Acımak* Makale Yazarı: Dilek Ayr…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now