Michel Zevaco Şövalye dö Pardayyan
-
Michel Zevaco Şövalye dö Pardayyan
ŞÖVALYE DÖ PARDAYYAN*
Makale Yazarı: Gün Zileli
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2010, 1. sayıda yayımlanmıştır.
Ağabeyim Turgay Zileli (1933-1993) biz küçük kardeşlerine, o zamanın en önemli hikâye dergisi #BinbirRoman ciltlerinden korkunç ya da macera dolu hikâyeler anlatırdı. Elbette bedavaya değil! Bu hikâyeleri anlatırken bacaklarını ovmamız gerekiyordu karşılık olarak. Bacakları öyle pek ağrıdığından falan değil elbette. Sırf keyif olsun diye işte. O zamanlar ancak 19-20 yaşlarında olan bir gencin (ondan 13 yaş küçük olduğuma göre ben 6-7, Can ağabeyim de 10-11 yaşlarında olmalıydı) bacakları neden ağrısın ki ayrıca.
Turgay ağabeyim 1001 Roman ciltleriyle de yetinmezdi. “Zula”sında sakladığı ve bize bacaklarını ovdurmak için anlatacağı, özellikle benim daha da ilgimi çeken başka hikâyeleri de vardı. Onları, bacaklarını ovdurmanın ötesinde kendisi de büyük bir şevkle anlatırdı: #MichelZevago’nun yazdığı 10 ciltlik #Pardayyanlar ve Nihal Atsız’ın yazdığı Göktürklerin Ölümü ile Göktürkler Diriliyor romanları. Tabii ki, o zamanlar #NihalAtsız’ın Türkiye’nin en başta gelen kafatasçılarından olduğunu bilmiyorduk. Bizi sadece Gökbörü’nün ya da Yamtar’ın “kalleş ve kurnaz” Çinlilere karşı kahramanlıkları ilgilendirirdi. Ağabeyim müthiş bir narratördü. Onu saatlerce ağzımız açık dinlerdik.
Şövalye dö Pardayyan benim en başta gelen kahramanımdı. Onun cesareti ve alçakgönüllüğü benim çocuk yüreğimi tam merkezinden vurmuştu. Sokakta oynarken zaman zaman hayali pelerinim ve sopadan kılıcımla kendimi Şövalye dö Pardayyan’ın çağdaş bir sureti olarak tahayyül ederdim.
Ağabeyim #AnkaraHukukFakültesi’nden mezun olduktan sonra mülki görevine (önce nahiye müdürlüğü, sonra kaymakamlık) başladı ve çekirdek aileden koptu ister istemez. Ben ise 10 yaşındaydım ve hâlâ çocukluktan kurtulamamış bir ilkokul dördüncü sınıf öğrencisiydim. Ağabeyim evden ayrıldıktan sonra İstanbul’a taşınmıştık ve onun tüm roman ve hikâye külliyatının resmi mirasçısı ben olmuştum, bu külliyat da bizimle birlikte İstanbul’a taşınmıştı. Ara sıra sandık odasına girer, o ciltlerin doyum olmaz eskimiş kâğıt kokularını içime çekerdim. O 1956 yazında, kapaklarındaki çizgi resimleri ilgiyle seyrettiğim #10ciltlik Pardayyanlar’ı okumaya başladım ve üç ay boyunca ara vermeden hepsini bitirdim. Ağabeyimin anlattığı Pardayyan anekdotlarını çok iyi biliyordum ama 10 ciltlik romanı okumak bana başka bir tad vermişti. Aradan 53 yıl geçmiş. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Şövalye dö Pardayyan kişiliğimin oluşmasında belirleyici bir etki yapmıştır. Elbette bununla onun kadar dürüst, alçakgönüllü ve cesur bir insan olduğumu söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim, Pardayyan’ın hayatım boyunca bana #yolgösteren bir yıldız olduğudur. Bu yıldızı yolumu kaybetmeden ne ölçüde izleyebildim, elbette bu ayrı bir konudur.
***
Pardayyan’ı tanımadan önce, 1500’lerin ortalarındaki #Paris’in atmosferini solumaya çalışmalıyız. Bilindiği gibi, o zaman Fransa krallıkla yönetilen, asaletin en büyük sosyal statü kabul edildiği feodal bir ülkeydi. #Katoliklik ve dolayısıyla #Papalık kurumu bu ülkede çok büyük bir iktidara sahipti ve iktidarı kralla paylaşıyordu. Toplum, zengin asiller sınıfı ve yoksul, hatta sefil halk kitlesi olarak keskin bir sınıfsal bölünme içindeydi. Zanaatkârlar ve esnaf sınıfı bile oldukça yoksul bir hayat sürüyordu. #Paris sokakları dilencilerden, soygunculardan ve fahişelerden geçilmiyordu. Savaşçı kesimi oluşturan #şövalyeler asil sınıftan sayılmakla birlikte, eğer herhangi büyük bir derebeyinin himayesine girip onun için savaşmıyorlarsa aynı Paris yoksulları gibi, meyhane ve han köşelerinde yoksul bir hayat sürmek zorundaydılar.10 ciltlik romanın tüm örgüsü Paris’te dönen aşk ve iktidar entrikaları üzerine kuruludur. Kralın çevresini almış asiller iktidardan daha fazla pay almak, hatta bazen kralı devirmek için çeşitli gizli entrikaların içine girerler. Bu entrikalara gizli aşkların ve bu aşkların “#günahmeyvesi” olarak görülen gizlice doğmuş ve yine gizlice büyütülmüş çocuklara ilişkin entrikalar da karışır. Asalet unvanlarından yoksun bırakılmış bu “günah meyve”leri unvanlarına yeniden kavuşmak için mücadeleye atılırlar. Ne var ki, köprü başlarını daha önceden tutmuş “sahte” asiller gözlerini kırpmadan onları yok etmeye hazırdır. Pardayyan bütün bu entrikalara saf ve dürüst bir şövalye olarak bilmeden karışır.
#BabaPardayyan yoksul bir şövalyedir. Aslında bir zamanlar asil bir derebeyinin himayesinde kirli işlere karışmıştır ama temiz vicdanı nedeniyle bu işlerin adamı olamayacağını anlamış, himayesinde olduğu derebeyinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmüş ve bu yüzden yoksul kalmıştır.
Baba Pardayyan’ın, yaşadıklarından çıkarttığı en büyük ders, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokmamak, kimsenin yardımına koşmamak, kimseye acıyıp başına bela açmamaktır. Kendisi gibi yoksul bir şövalye olan oğlu Pardayyan’a da bunu telkin eder. Oğlunun bu konularda kendisine söz vermesini ister. Oğul Pardayyan söz verir ama daha ilk imdat feryadını duyar duymaz babasına verdiği sözü unutup yardıma koşar. Aslında baba Pardayyan da öyle yapmıştır. Bu, kuşaktan kuşağa aktarılan bir özelliktir sanki. Bu yüzden baba Pardayyan oğluna kızamaz bile. Bıyık altından gülerek kendi gençliğini anımsar sadece.
Atıyla ve köpeği #Pipo’yla Paris sokaklarını arşınlarken olağanüstü ve mağdura yardım etme güdüsünün sonucu devamlı olarak karmaşık olayların içine düşer genç Pardayyan, entrikalara bulaşır ve kötülerin karşısına her seferinde kılıcıyla çıkar. Bu kötülerin en başında, nasıl biri olduğu isminden de anlaşılan #Fausta gelir. Zaten 10 ciltten birinin ismi Pardayyan’a Karşı Fausta ’dır.
Fausta, Pardayyan’a çılgınca âşık olan çok güzel bir kadındır. Hayattaki tek amacı #kadınPapa olarak Papalık tahtına oturmaktır. Bunun için akla hayale gelmedik entrikalara girişir. Ne var ki, bizim saf ve iyi niyetli şovalyemiz Pardayyan her seferinde bilmeden bu entrikalara bir yerinden tesadüfen bulaşır ve Fausta’nın akıl almaz oyunlarını bozar. Fausta, Pardayyan’a ne kadar âşıksa o kadar da düşmandır. Çünkü Pardayyan onun servet ve makam tekliflerini her seferinde elinin tersiyle iter ve yoksul bir hayat sürme pahasına haklıdan ve güçsüzden yana tavır alır. Buna rağmen Pardayyan ile Fausta hayatlarında bir kere birlikte olurlar ve bu birleşmeden bir oğulları olur: Yiğit Jehan.
Fausta, #Jehan’ı doğurduktan sonra, o zamanki malum uygulamaya göre onu gizlice bir dadıya teslim eder ve ne annesini ne de babasını tanımadan yetişmesini sağlar. Ne var ki, Jehan, belki de “soya çekim” yasalarının gereği olarak, büyür büyümez Paris sokaklarına dalıp büyükbabası ve babası gibi yoksul bir şövalye olur. Yiğit adını ona Paris sokakları verir.
Şövalye dö Pardayyan’ın şahsında tecessüm eden erdem Pardayyanlar dizisinin temel temasıdır. Tüm bu #entrikalar, hileler, karanlık işler atmosferinde insanı yenilmez ve yüce kılan tek şey vardır: #Erdem. Öyle sanıyorum ki, Michel Zevago bu temayla, gelişmekte olan kapitalizmin ufkunda yok olup gitmeye yüz tutan büyük bir ahlâki özelliğe dikkat çekmek ve onu yaşatmak istemiştir.
Pardayyan ’ı okurken bu yüce erdemi her an soluruz. Pardayyan güçlü ve zenginlere asla yamanmaz, onlara asla yalakalık etmez. Her zaman haklının ve horlananın yanında yer alır. Maddi çıkarlarını hiçbir zaman düşünmez, zaten yoksul bir hayat yaşamayı kader gibi kabullenmiştir, bu yoksul ama kimseye bağımlı olmayan yaşamından mutludur. Pardayyan, kral da dahil en tepedekilerin önünde asla eğilmez, onlara eşiti ve arkadaşı olarak davranır. Eğer kral ondan bir şey istiyorsa ancak arkadaşı olarak isteyebilir. Sırf kralla arkadaşlığı uğruna İspanya’da kısa süreli bir elçilik görevini reddetmez. Ama #saray ve #aristokrasi içinde asla menfaate ve paraya dayanan bir görev almaz ve kabul etmez. Bir asalet unvanına sahip olduğu için asla övünmez ve bunu halk kesiminden insanların üzerinde bir baskı olarak kullanmaya yeltenmez. Tersine, bu unvanını her zaman geri planda tutmaya çalışır. Zorunlu olmadıkça bileğinin ve kılıcının gücünü göstermeye kalkışmaz. Paraya önem vermez, günübirlik yaşar, yarınını pek fazla düşünmez. Bir başkasına lazım olduğu an elinde avucunda ne varsa çıkartıp verir. Arkadaşlık, dostluk onun için en büyük değerdir. Arkadaşlarını canı gibi sever ve kılıcını onların emrine vermekten hiçbir zaman kaçınmaz. Bu başını derde sokacak ya da ona zarar verecek bile olsa. Korkusuzdur ama bu korkusuzluğu bir deli cesareti değildir, öyle bir an gelir ki, korkabilir de ama o kendisiyle alay etme erdemine de sahiptir. Bu yüzden böyle anlarda o meşhur gülüşüyle kendisiyle bile alay etmekten geri kalmaz.
Aradan uzun yıllar geçti. Pardayyan’ı hiç unutmadım, onu hep yanıbaşımda hissettim. En zor anlarda hep ona danıştım. “Pardayyan sen böyle bir anda ne yapardın?”
Yıllar sonra, 1990’larda, Pardayyan’ın yaratıcısı Michel Zevago’nun #anarşist bir yazar olduğunu okuduğumda hiç şaşırmadım.#ŞövalyedöPardayyan #GünZileli #TurgayZileli #zenginasiller #yoksulhalk #sefilhalk #yiğitJehan #yoksulşövalye

Sorry, there were no replies found.