Meursault: Katil ile Kurban Arasındaki Silik Sınır: Ölçüsüz Bir Boşluk
-
Meursault: Katil ile Kurban Arasındaki Silik Sınır: Ölçüsüz Bir Boşluk
Katil ile Kurban Arasındaki Silik Sınır: Ölçüsüz Bir Boşluk*
Makale Yazarı: Altay Ömer Erdoğan
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 24. sayıda (Ekim/Aralık 2015) yayımlanmıştır.
Katil kahraman, yaratıcı yazarın bilinçli ama bilinçaltından nüveler taşıyan bir tasarımıdır. Öte yandan varoluş ile kimlikler arasındaki gerilimi doruk düzeye tırmandıran yönüyle bile bile katildir. Ölümün ve öldürmenin felsefesiyle ilgilenmez, çünkü ilgilenen yazarın kendisidir. Yine de toplum içinde farklı olmaktan dolayı geçici varlığını anımsattığı için hayata, yalnızlığa ve can sıkıntısına karşı koymak için felsefi sayılabilecek nedenlere sahiptir. Aynı Albert Camus’nün Caligula’sının sahip olduğu gibi; “Öldürmediğim zaman kendimi yalnız buluyorum. Evreni kaplamaya, can sıkıntısını gidermeye canlılar yetmiyor. Tümünüz ötede oldunuz mu, bana bakamadığım ölçüsüz bir boşluğu duyuruyorsunuz. Ancak ölülerimin arasında iyiyim.” Katil kahramanın Batı’da kriminolojik çalışmalarda ortaya çıkan tipolojisinden bağımsız bir yaklaşımla anlamaya ve anlatmaya çalışacağım Camus’nün bir başka katil kahramanı Meursault, mahkeme salonunda ağzından dökülen “Arap’ı öldürmek niyetinde değildim, (…) Buna güneş neden oldu,” (s.99) sözleriyle edebiyat dünyasının Raskolnikov ile birlikte sıra dışı katil kahramanlarından biri olarak yerini almaktadır okur belleklerde. “Hepimiz kurban ya da katil olabiliriz” düşüncesine en sınır kahramandır Yabancı’nın Meursault’su. Bir defa, her şeye yabancıdır; hayata, insanlara ve kendine. Daha romanın ilk cümleleri, onun ölüme de yabancı olduğunu kanıtlar niteliktedir; “Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.” (s.12)
Annesinin ölüm haberini alınca patronundan iki günlük izin isteyen Mersault, patronun pek de hoşnut görünmediğini hissettiğinde, “Bunda benim bir suçum yok” (s.12) diyerek okuru şaşırtmaya başlasa da, Cezayir’e iki saat uzaklıktaki Marengo’daki ihtiyarlar yurdunda yapılacak cenaze törenindeki tavırları ve tepkisizliğiyle daha da şaşırtacaktır. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaktadır, kahve içer, sigara tüttürür. Cenaze töreni sırasında ölümle yüzleşmesi gerekirken ölümden başka her türlü ayrıntıyı düşünmüştür. Hatta bu güzel günü kırlarda geçiremediği için hayıflanmıştır. Biraz havanın sıcak olmasından yakınmıştır. Annesinin ihtiyarlar yurdundan arkadaşları mezarlığın yoluna koyulmuşlar, o olup biteni bir (sözcüğün tam anlamıyla) yabancı gibi izlemekle yetinmiştir. Hatta cenaze töreninin bitişiyle, Cezayir’e döndüğünde kendini yatağa atıp on iki saat uyuyacağını düşünerek sevinmiştir. Hafta sonu, sahilde, çalıştığı şirketin eski daktilosu Marie Cardona’ya rastlayan Mersault, kız ile sahilde neşeli dakikalar geçirdikten ve yakınlaştıktan sonrasını şu cümlelerle aktarır;
Giyindiğimiz zaman, beni siyah boyunbağıyla görünce çok şaşırdı, “Yaslı mısınız?” diye sordu. “Anam öldü,” diye karşılık verdim. Ne zaman öldüğünü sorunca “Dün,” dedim. Hafifçe irkildi, ama hiçbir şey söylemedi, içimden, bunda benim bir suçum olmadığını söylemek geldi, ama kendimi tuttum. Bunu daha önce patrona söylediğimi anımsadım. Hiçbir anlamı yoktu bunun. İnsan her zaman az buçuk suçludur. (s.27)
Ama bu bile katil olmasına yeterli neden değildir. Meursault, bir anlam veremediği hayatını ölçüsüz bir boşluk gibi görür. Ona göre “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi”r. (s.109) Buradaki yabancılaşma, Camus’nün ünlü “absürt” (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. “Yapabileceğimiz tek şey var,” der Camus; “Yaşamak. Bu dünyanın kendisini aşan bir anlamı var mıdır, bilmiyorum. Ama bu anlamı bilmediğimi, öğrenmenin de benim için şimdilik imkânsız olduğunu biliyorum. Durumumun dışında olan bir anlamın benim için anlamı ne?” Bu anlamı da yalnızca saçmalığa bulamamak için olsa gerek nihilizmin uç noktasındaki kahramanı Meursault’ya cinayet işleterek zorlar. Meursault, sevgilisi Marie ve komşusu Raymond’la birlikte pazar gününü geçirmek üzere kumsala gider. Raymond daha önce takıştığı Arap sevgilisinin ağabeylerinden birinin bıçaklı saldırısı sonucu yaralanır. Meursault olayın gerçekleştiği kumsala döndüğünde, Arabı güneşlenirken bulur. Aslında sahile hiçbir şey düşünmeden, plânlamadan, amaçsızca gelmiştir. Çünkü onun için kapanmış bir sorundur bu. Hava annesinin cenazesindeki gibi çok sıcaktır. “Şöyle bir yarım dönse”, sorun bitecektir. Ama güneşin kendini bunalttığını ve ter içinde kaldığını hissettiği anda, vücudu gerilir, eli tabancasının üzerinde kasılır, tetik oynar ve avucu kabzanın cilâlı karnına dokunur. Kuru, sağır edici bir ses içinde olur ne olduysa. Yerde yatan cesede dört el daha ateş eden Meursault, artık bir katildir. Meursault, işlediği cinayet karşısında aynı annesinin cenaze töreninde yaptığı gibi hiç tepki göstermez.
Meursault’da mekân ve zaman kavramları da ‘aynı’lık üzerinden yürür. Patronunun yeni bir şehirde iş teklifine hayatın her yerde aynı olduğunu, kendisi için fark etmediği yanıtını verir; “İnsan, hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır.” (s.47) Hayatını değiştirmek için bir neden göremez. Sevgilisi kendisini sevip sevmediğini sorduğunda, sevmediğini; evlenmek isteyip istemediğini sorduğunda fark etmediğini, bir başka kadın aynı öneride bulunduğunda kabul edip etmeyeceğini sorduğunda ise, edeceğini söyler. İnsanlar da aynıdır onun gözünde. Zaman algısı da bir seçicilik taşımamaktadır; “Benim için sanki bu, hücremde yuvarlanıp giden aynı gündü ve ben aynı işi yapıp duruyordum.” (s.80) Meursault, modern kapitalist dünyanın ürünüdür. Kaldı ki her şeyi bir zaman doğallığı içinde yaşamış olan insanın metamorfozudur. Hamamböceği olamaması, kendi suçu değildir. Meursault on binlerce, yüz binlercedir, ama içlerinden çok azı katil olabilecek sınırı geçmiştir. Çünkü tümüne yakını kendi doğal oluşlarının, hayallerinin ve hezeyanlarının katilleridirler. Çünkü hayatlarındaki boşluklara düzen tarafından ölçü kazandırılmaktadır.
Dava sürecinde de Meursault, tepkisizliği ölçüsünde bir tepki ortaya koyar. Örneğin davanın içeriğiyle değil de mahkeme salonunun sıcaklığıyla ilgilenmesi gibi. Ama yine de sanık olmayı önemsemiştir;
Benim davamı beni işe karıştırmadan çözümlüyor gibiydiler sanki. Her şey, benim araya girmeme kalmadan geçip gidiyordu. Düşüncemi sormadan kaderimi karar altına alıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip “ama bu kadarı da olmaz yani! Sanık kim burada? Sanık olmak önemli bir şeydir. Benim de söyleyecek sözüm var” demek geliyordu içimden. Ama şöyle bir düşününce, bakıyordum ki, söyleyecek bir şeyciğim de yoktu. (s.95)
Mahkeme salonunda bir savunma hattı çizmediği gibi saldırıya geçmeyi de denemez. Toplumun yerleşik değerleri ve verili ahlâkı ile yüzleşmeyi de denemediği gibi. Yalnızca, daha önce de değindiğimiz gibi “yabancı”dır. Mahkeme ve halk jürisi, onu Arabı öldürmekle değil yabancı olmak ile yargılar dava boyunca. Hatta bir yerde savcı “Hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” diye yakınır. (s.97) Asıl korkulan budur. Toplum dışı olmak ya da diğer bir ifadeyle sıradanlığın sınırını geçmiş olmak, yeterince nefret gösterisi gerektiren bir olgu olarak görülür. Tam da burada, kurban ve katil rolleri takas olarak ötekinin masumiyetine göndermeler çıkarırlar.
Ama bu göndermeler arasından biri vardır ki, gerçekten de üzerinde kafa yormamız gerekecek türdendir. Katil üzerinden okunan bir romanın kurbanının gölgesi hangi yarım kalmışlık görüntüsüyle eşleşir? Bu konuda alıntıladığım paragraf, vicdanımızı değilse bile merakımızı aklar niteliktedir;Kendisi de Cezayirli bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arabın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız’ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkârcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider.[1]
Silinip giden, günlük bir gazetenin üçüncü sayfa cinayet kupüründen başka bir şey değildir oysa. O haberlerin özneleri ve nesneleri, hayata düşürdükleri gölgelerinden çok gölgesizlikleriyle anlamlıdırlar. Öldürme eylemindeki bilinç öğesinin insanı katil yaptığına inanıyorsak, pek çok kurbanın hoyrat bir bilinçsizlikle öldürme eyleminin nesnesi olduklarını kabul etmemiz de gerekecektir. Sıcak bir yaz günü, soğuyan cesetler olduklarını da. En azından Yabancı’daki Arap böyledir. Onun Meursault tarafından üzerine dört el daha ateş edilmiş cesedinde, ne bireysel ne toplumsal olanından vicdanın parmak izi bulunmaz.
Katil ille de parmak izi bırakmak ister klasik edebiyatta. Oysa Meursault’un parmak izi bırakmasına dahi gerek yoktur. Çünkü o, seçim yapmaktan hep uzak durmuş olmasıyla seçilenlerin üzerinde istemeden de olsa parmak izlerini bırakmıştır. O anti-protagoniste örnek olarak en verimli roman kahramanıdır bir bakıma, bu karakteristik özelliğiyle. Değiştirmeyi istemeden değişime karşı durmaması da, Hristiyan inanışına ve ahlâkına teslim olmayışıyla, yaptığı hiçbir şeyden pişmanlık duymamasıyla bütünlenir romanda. Meursault’nun bütünlük duygusundan yoksun bir roman kahramanı olması, gerçekle bağlantısını yitirmesine asla neden olmaz. Gerçek, hayatın ta kendisidir. Meursault, yalnızca hayata karşı bütünlüklü bir tavır sergileyemez. Çünkü her katil kahramanda olduğu gibi yaşama tutkusu, kendi ölçüsüzlüğünü bir bütünlüğe ikame eden öğedir. Bu da katil olmanın anlamsızlığı kadar, kurban olmanın anlamına da vurur son kertede.
Meursault, aslında gözlerinin önünde gerçekleşen bunca katliama sessiz kalan günümüz insanını açıklayan ve terim yerindeyse rahatlatan bir kahramandır. Trajediyi büyük bir bunaltıya bağlayan asıl nokta da budur. Kimse, katil ile kurban arasındaki derin mevzu ile ilgilenme lüksünü göstermediğinden ya da bunu sırtlayabilecek bir duruşa sahip olmadığından, katil ile kurban arasındaki sınır, gittikçe silikleşmektedir. Yabancı’yı bu açıdan okumak, vicdanlarımızı değilse bile, gözlerimizi aklamaya yetecektir. Günümüz insanı, toplam bir yıkılışın değil kendi yıkılışının pençesindedir. Ancak toplam yıkılışa dikkatini yönelttiğinde, kendi yıkılışına da karşı durabilecektir.
Raskolnikov, Meursault ile karşılaşsaydı, ağzından çıkacak tek cümle şu olurdu büyük olasılıkla; “Kendi dünyamı kurmak zorundaydım!” Oysa Meursault’nun kuracak bir dünyası bile yoktu. Aynı günümüz insanının olmadığı gibi.* Bu yazıda yer alan romandan alıntılarda, Yabancı’nın 2003 basım tarihli Can Yayınları, Vedat Günyol çevirisi dikkate alınmıştır.
[1] Mutluhan İzmir, “Camus, Yabancı ve Cezayir Soykırımı”, Bilim ve Ütopya dergisi, Haziran 2009, http://mutluhanizmir.blogcu.com/camus-yabanci-ve-cezayir-soykirimi/6268551#sayı24 #raskolnikov #altayömererdoğan #caligula #yabancı #albertcamus #camus #meursault #katilromankahramanları #katil #boşluk

Sorry, there were no replies found.