Melek: Asılacak Kadın Niçin Yasaklanmalıdır?

  • Melek: Asılacak Kadın Niçin Yasaklanmalıdır?

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:27

    “Asılacak Kadın” Niçin Yasaklanmalıdır?*

    Makale Yazarı: Şirvan Erciyes

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Ocak/Mart 2013 tarihli 13. sayısında yayımlanmıştır.

    Pınar Kür’ün “Asılacak Kadın” romanını ilk kez okuduğumda lise birinci sınıftaydım. Kitaplar o yıllarda yaşadığım yerde ender bulunur nesneler arasındaydı. Komşumuzun kızı Özgür’ün arkadaşı Sevda’yı birkaç kez görmüştüm Özgürlerde, konu kitaplardan açılmış ve bana ödünç kitap verebileceğini söylemişti. Özgür’le Sevdalara gittik ve onların kitaplığından birkaç kitap seçtim. Diğerleri hangi romanlardı, şu an hiçbiri aklımda değil; ama içlerinden biri Pınar Kür’ün yasaklı romanı “Asılacak Kadın”dı. Bu ilk okumanın üzerinden seneler geçtiği hâlde belleğimden hiç silinmeyen kitaplardan biridir “Asılacak Kadın”.

    Asılacak Kadın’ı okuduğum dönemde elime tesadüfen geçen başka bir kitap da Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” romanıydı. Bu iki roman, üzerlerindeki baskı ve yasaklama girişimlerine karşın Kayseri gibi bir kentte yaşayanlara bile ulaşmıştı. Söz konusu iki kitabın maruz kaldığı baskılar gazetelerde yer almıştı ve bu durum belki de düzenli okur olmayan kitlenin bile ilgisini çekmişti. Hegomonik bakış açısına sahip erkeklerin ve ataerkil düzenin işbirlikçisi kadınların uykularını kaçıran bu iki kitap yürüdüğüm yolda karşıma çıkan iki önemli işaret levhasıydı: Kadınlığımı fark etmemde, sevmemde, eşitlik bilincimde…

    Kadın olmanın suç gibi algılandığı ve yaşandığı bir ülkede; kadın ya da erkek değil, insan olabilmenin önemini, ahlak ve namus gibi kavramların kadın cinselliğine indirgenmesindeki ikiyüzlülüğü sorgulatan bu romanlar Türkiye toplumu için öncüdür. Kuşakdaş ve koşuldaş olduğum pek çok kadının, birey olabilme – kendi yolunu çizebilme çabasında bu kitapların önemli bir yeri olduğu kanısındayım.

    Kadını Kurtarmak
    Şövalye ruhu taşıdığına inanan romantik erkeklerden tutun da kadınları “at-avrat-silah” üçlemesinde sahip olunacak bir nesneye indirgeyen ortalama erkek zihniyetinde de kadın kurtarılması gereken bir varlıktır. Asılacak Kadın Melek’i kurtarmak isteyen Yalçın gibi. Melek içinde bulunduğu durumu kavramaktan uzaktır ve kurtarılmayı bekleyen birisi de değildir üstelik. Pek çok benzerini gördüğümüz; sorgulama yerine itaat etme kültürüyle yoğrulmuş, şiddet gören, kadınlığı mezata çıkartılan, kimliği ve kişiliği yok sayılan kadınlardan biridir. Pınar Kür gerçek bir olaydan yola çıkarak “Asılacak Kadın”ı yazıyor ve patriarkalın yüzündeki maskeyi cesaretle indiriyor. Kadını kurtarmaya çalışanla kadını öldürmeye çalışanın buluştuğu yerden sesleniyor okura.

    Pınar Kür “Asılacak Kadın”la erkek egemen kültüre, devlete ve dinsel söyleme reddiyesini cesaretle ortaya koyuyor ve doğal olarak otoriteyle başı derde giriyor. Yazdığı kitap müstehcen bulunarak yasaklanıyor. Oysa ne müstehcendir roman ne de okurun kösnüllüğünü kamçılamak gibi bir amaç vardır. “Asılacak Kadın”ı müstehcen ya da “halkın edep ve hayâ duygularını rencide edici” bulan zihniyet Melek’i idama mahkûm eden zihniyetin bizatihi kendisidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de kendini hissettiren bu zihniyetle her an her yerde karşılaşmak olasıdır. Bekâr kadın komşusunun evine erkek bir misafir geldiğinde “Burada aile yaşıyor, çocuğumuza kötü örnek olunuyor.” türünden mesnetsiz bir mazerete sığınanın, giyinişi ya da yaşam biçimi nedeniyle tecavüzü hak ettiğini düşündüğü kadına tecavüz edenin zihniyetidir bu. Herhangi bir mahkemede yargıç, il ya da ilçede mülki-idari amir, sağlık ocağı hekimi, karakolda polis, okulda öğretmen, camide imam olabilir. Yalnızca erkeklerde görülmez bu zihniyet üstelik. Ataerkil düzenin devamı için pazarlığa girişmiş ve elde ettiği kazanımları korumaya çalışırken kaybettiklerinin farkında bile olmayan kadınlarda da sıklıkla görülür. “Asılacak Kadın”ı okurken tahrik olabilen kişinin doğruca ruh hekimine muayene olmasını önermek gereklidir sanırım.

    “Asılacak Kadın” romanını yasaklamaya çabalayan zihniyet açıkça biliyor ki bu roman müstehcen değildir, hiç kimsenin ar veya hayâ duygularını incitmemektedir. Ama yine de bu kitap yasaklanmalıdır; çünkü tehlikelidir ve tehdit oluşturmaktadır, bu konuda haklıdırlar. Erkek egemen zihniyetin devamı için tehlikelidir, ikiyüzlü ahlakın ikiyüzlü bekçileri için tehdit oluşturmaktadır. Kadınları korkutarak, sindirerek kimliklerini ve kişiliklerini yok ederek yaşam bulan bu zihniyetin kitabı yasaklama çabalarında haklı olduklarının kanıtlarından biri bu yazıdır. Kayseri gibi muhafazakâr kimliği ile öne çıkan bir kentte doğup büyümüş ve hâlen yaşayan bir kadın bunları söyleyebiliyorsa okuduğu kitaplar yüzündendir. Bu kitaplar yasaklanıp-yakılsaydı, elbette O da kolayca hizaya çekilenlerden birisi olacaktı.

    Köhnemiş statükonun bekçileri bu kitapları yasaklayarak biz kadınları kurtarmak ve korumak istiyorlardı; ama bizim ne istediğimizi sormak akıllarına bile gelmiyordu. Oysa kadınlar, kendilerini kurtarmaya hevesli olanlardan kurtulmak istiyorlardı ilkin…

    Roman: #AsılacakKadın
    İçeriği, kadından yana tavrı ve üzerindeki yasak kararı ile bunca tartışılmış bir romanın en büyük talihsizliği edebi değerinin göz ardı edilmesidir kuşkusuz. Pınar Kür’ün on beş yıllık emeğinin ürünü olan bu kitaba yapılacak en büyük haksızlık budur kanımca. Yazarın en büyük başarısı 128 sayfaya sığdırdığı kocaman bir evrendir. Pınar Kür tanrı yazar olarak seslenmez okura, kahramanları ile okurun arasından çekilir, onları baş başa bırakır. Kahramanlarına karşı tarafsızca yaklaşan yazar, insan davranışlarının kökeninde yatan gerçek nedenleri araştıran biçemiyle iyilik ve kötülük kavramlarını sorgulamaya davet ediyor okurunu. Roman üç bölümden oluşuyor; ilk iki bölümde Faik İrfan Elverir ve Melek ‘bilinç akımı’ tekniği ile kendi kendine konuşurken; dağınık düşünceleri ve iç sesleriyle karakterlerin geçmişleri, kişilikleri hakkında pek çok ipucu edinmekteyiz. Üçüncü bölümde ise “Yalçın’ın Yazdıkları” tüm yaşananları Yalçın’ın penceresinden görmemize olanak tanıyor.

    Melek’i haksız yere idama mahkûm eden hâkim Faik İrfan Elverir’in uykuya dalamadığı bir gece yatağında düşündükleri, gecenin insan ruhuna kattığı karmaşaya uygun olarak anlatılmış. Öyle ki F. İ. E.’in çocukluğu, ailesi, yaşadığı sarsıntılar, kadınlara yönelik düşmanlığının altında yatan nedenler ortaya çıkıyor. İşaret parmağını hiç kimsenin suratına doğru sallamadan, okura düşünebilmesi ve sorgulayabilmesi için satır aralarını sunan bir yazar Pınar Kür.

    Hiçbir kadının âşığı olamayan F. İ. E. iyiliğin doğuştan mı yoksa sonradan öğrenilen bir şey mi olduğunu sorgular ve aslında iyi yürekli biri olmadığını kendisi de kabul eder. Tüm bencil insanlar gibi F.İ.E. de evrenin merkezine kendisini koymuştur. Babasının ölümünden evliliğine dek her türlü olaydan maddi çıkar uman birisidir. Karısı Nihal’in bekârlıktan beri âşık olduğu ve bağını kopartmadığı Ali’yi öğrendiğinde bile ilkin kendi çıkarlarını düşünmüştür. Ali’yi mesnetsiz bir suçla hapse attırırken konumunu kullanmaktan hiç çekinmemiştir. Ali içerde ölmüş ve karısı tüm olup bitende F.İ.E.’in parmağı olduğunu öğrenmiştir. F.İ.E. toplumsal konumunu ve maddi koşullarını düşünerek evliliğini sonlandırmaya bile cesaret edemeyerek Ali’nin ölümüyle karısından intikamını aldığını düşünmektedir. Karısı ise sessizlik duvarının arkasına sığınmış ve yaşamı paylaşmak zorunda olduğu bu adamla hiçbir şeyini paylaşmayarak pasif direnişi seçmiştir. Hâkim olarak oturduğu kürsüde Melek’in kalemini kırarken aslında kendi karısını, yoksul çocukluğunu, sidik kokan küçük Faik’i, çamaşırcı annesini, işçi kız kardeşlerini cezalandırmaktadır. Sınıfını inkârın nefret boyutuna ulaştığı tüm insanlar gibi o da içinde büyüyen ezik yanların itkisi ile hareket etmektedir. Artık insanların yaşamları üzerinde karar verebilme yetkisine sahiptir. Acizliğini cüppesi altına gizlemekte uzmanlaşmış F.İ.E. devlet aygıtının beklentilerine cevap vermekte oldukça başarılı bir otoriteryandır. Melek’e insaflı davranan ve verilen kararın adil olmadığını düşünerek şerh koyan tek hâkim Mefaret isimli bir kadındır ve F.İ.E.’e göre hâkim bile olsa, kadın olduğu için, kolayca kandırılmaya müsaittir.

    “Melek’e Hücrede Gelenler” kitabın ikinci bölümüdür ve idamına ramak kala, hâlâ içinde bulunduğu durumu anlamanın uzağında olan Melek’in iç dünyasını, kişiliğini ve yaşadıklarını aydınlatmaktadır. Bu bölüm Melek’in kopup geldiği yörenin ağzıyla kaleme alınmış. Roman kahramanlarını ağız özelliklerine göre konuşturmak okur tarafından yapaylık olarak algılanma riski taşır, bu risk Melek için geçerli değil, yazar bu romana başlamadan önce yoğun bir şekilde dil araştırmalarına girdiğini ifade etmiş zaten.

    Melek köhnemiş yalıda Hüsrev adındaki oğlu ile yaşayan yaşlıca bir kadına bakıcı olarak verilir. Annesi ve üvey babası ile yaşadığı yoksul hayatında değer ve sevgi yerine sık sık şiddet gören Melek için yalı ehveni şerdir ilk başta. Üvey babası her ay Melek’in maaşını almaya gelir. Evinden kızını uzaklaştıran anne ise belki de kızının kocası ile arasına girebileceği kuşkusuyla davranmıştır. Böylece yalnızca kızını değil kocasını kaybetme riskini de evinden uzaklaştırmıştır.

    Melek’in bakıcılık yaptığı yaşlı kadın ölünce Hüsrev Bey üvey babaya para vermemek ve Melek’i tam anlamıyla kendi kişisel eşyası yapmak için Melek’le nikâhlanır. Hayatı boyunca neyi isteyip neyi istemediğini bile pek bilemeyen, kendi başına karar almamış, hiçbir kararını uygulamaya geçirmemiş Melek’e evlenmek isteyip istemediği de sorulmamıştır. Kendisine verilen buyrukları sorgusuz sualsiz yerine getirmesi beklenen Melek, zengin ve yaşlı bir adamın karısı olurken, rahat bir yaşama kavuştuğu yanılsamasına da kapılmıştı belki, kim bilir?

    Hüsrev Bey geceleri kahvelerden toplayıp getirdiği adamların Melek’le cinsel ilişki kurmasını izlemekten haz duymaktadır. Kendi elleriyle Melek’i giydirir, makyaj yapar, nasıl davranması gerektiğini söyler ve taktikler verir. Üzerine dar gelen yüzyıllık ipek giysiler içinde tekrarladığı Fransızca sözcüklerden hiçbir şey anlamayan Melek, Hüsrev Bey’e “nikâhlı erim” diyebilecek kadar zavallıdır. Hüsrev Bey’in eve yabancı bir erkek getirdiği ilk gece elinden geldiği kadar direnen Melek çıplak teninde yaralar açan deri kemerle susturulmuştur. Hayatta kalabilmek uğruna boyun eğmek zorunda kaldığı işkenceler ve acılar karşısında Melek’in yaşamdan hiçbir beklentisi kalmamıştır. Bahçedeki manolya ağacı ona uzak çocukluğunda kalan dedesini ve dedesinin söylediği türküyü anımsatmaktadır. Tek isteği o ağacın altına uzanarak kendisini unutuşun kollarına bırakmak ve sevgi gördüğü tek insan olan dedesinin sesini düşlerinde yeniden duymaktır.

    Kurtulmak ve kölelik sözcüklerini Yalçın’dan duymuş; ama anlamını bile bilmediği bu sözcükleri kavrayamamıştır Melek. Hem zaten Hüsrev Bey sonsuz kudrete sahiptir, O’nun öldüğüne bile inanmaz, hortlayarak yeniden döneceğini düşünür. Farklı yaşamların olduğunu bile bilmeyen Melek kurtulmanın ne olduğunu hayal bile edememektedir. Yalnızca işlemediği cinayetten idama mahkûm edilmemiştir Melek, Hüsrev Bey’in sapkınlıkları da O’na yüklenmiştir. Böylece kamu vicdanında zengin ve kültürlü birini aklamak için gereken kurban bulunmuştur. Tüm mahkeme boyunca susan #Melek kendini savunmak adına tek söz etmemiştir. Söyleyeceği hiçbir şeyin olacakları değiştirmeyeceğini sezmenin verdiği teslimiyet ve sunağa boynunu uzatan kurbanın çaresizliğiyle…

    Romanın üçüncü ve aynı zamanda son bölümü olan “Yalçın’ın Düşündükleri” günce tarzıyla yazılmış. Dostoyevski kahramanlarına özgü pişmanlıkları ve iç hesaplaşmasıyla karşımıza çıkan Yalçın, Melek’i içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya çalışırken Hüsrev Bey’in katili olmuş; ancak kimseyi buna inandıramamıştır. Yalıda görevli kalfa ve bahçıvanın oğlu olan Yalçın, çocukluğunda arkadaşlarına kendisini yalının sahibi ahaliden biriymişçesine göstermeye çalışır; ama sınıf bilinci kazandıkça bundan vazgeçer. Parasız yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’nden döndüğü bir yaz tatili, Melek’in başına gelenleri öğrendiğinde yaşamı bütünüyle değişime uğrar.

    Neredeyse mahallede yaşayan tüm erkekler Hüsrev Bey’in peşine takılarak bedavadan yaşayacakları cinsel ilişki için yalının yolunu tutmuştur. Tüm mahalleli, hatta Yalçın’ın anne ve babası da olup biteni bilmekte; ama sessiz kalmaktadır. Yalçın bunu kavramakta zorlanır. Nasıl olur da herkes bilir de bilmezden gelir, niçin susar herkes? Susmak bir çeşit suç ortaklığı değil midir?

    Yalçın duyduklarının doğruluğunu kendi gözleri ile görmek ister. Belki de daha önceleri yalının bahçesinde gördüğü bu genç kadına olan ilgisi yeniden uyanır ve Hüsrev Bey’in kahveden topladığı adamlardan biri olmak için gönüllü olur. İlk cinsel deneyimini ihtiyar bir antrenörün verdiği taktikler eşliğinde yaşar. Akla sığmaz ve kaçınılmazdır yaşanılanlar Yalçın’a göre. Ve kaçınılmaz olan diğer bir gerçekte yoz düzenin simgesi olan yalı ve Hüsrev Bey ortadan kaldırılmalıdır. Yalçın devrimci yanı ile yoz düzene savaş açmaya çalışan bir lise öğrencisiyken o düzenin kurbanı olmuştur. Melek’le cinsel ilişkiye giren erkeklerden biri olduğunda yoz düzenin bir parçası da olmuştur aynı zamanda.

    Hüsrev Bey’i öldürürken Melek’in yalnızca kendisine kalması beklentisiyle mi yoksa Melek’i kurtarma güdüsüyle mi hareket etmiştir Yalçın? Giriştiği Raskolnikov’vari iç hesaplaşmaları ve Melek’in asılacak olmasının sorumluluğu Yalçın’ın yaşam boyu sırtında taşıyacağı dev bir kayadır artık.

    Son Söz
    Basına yansıyan pek çok olay ülkenin dört bir yanında kadınlara yönelik şiddetin artarak devam ettiğini gösteriyor. Her gün kadınlar eski- yeni eşleri, sevgilileri, babaları, kardeşleri tarafından katlediliyor. Namus ya da töre gibi kavramların arkasına gizlenerek işlenen cinayetlere kılıf aranması kadınların katledildiği ve devletin buna seyirci kaldığı gerçeğini değiştirmiyor.

    Kadın cinayetleri, çocuk yaştaki genç kızların para karşılığında cinsel ilişkiye zorlanması ve tecavüz haberleri “Asılacak Kadın”ın yazıldığı dönemden çok daha iyi bir yerde olmadığımız gerçeğini ortaya koyuyor. Üstelik toplumsal olarak göz yumma ve suç ortaklığı da devam ederken fatura yine kadınlara kesiliyor, tecavüze uğrayan da hak etmiştir, dayak yiyen de, öldürülen de.

    Son olarak, Pınar Kür aydın, edebiyatçı ve kadın kimlikleri ile tavrını cesaretle ortaya koyarken edebiyatın sihirli gücüne inanmış ve edebiyat aracılığı ile toplumu dönüştürebilme umuduna sarılmıştır.

     

    #PınarKür

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
“Asılacak Kadın” Niçin Yasaklanmalıdır?* Makale Y…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now