MAURSAULT VE RIEUX: ALBERT CAMUS’NÜN YABANCI VE VEBA’SINDA ROMAN KİŞİLERİ
-
MAURSAULT VE RIEUX: ALBERT CAMUS’NÜN YABANCI VE VEBA’SINDA ROMAN KİŞİLERİ
ALBERT CAMUS’NÜN YABANCI VE VEBA’SINDA ROMAN KİŞİLERİ:
MAURSAULT VE RIEUX*Makale Yazarı: Nedret Tanyolaç Öztokat
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 1. sayıda (Ocak/Mart 2010) yayımlanmıştır.
20. yüzyıl Fransız yazınının “#uyumsuzluk” , “#varoluşçuluk”, “#angajman” bağlamında en önemli adlarından Albert Camus, 1913’te Oran’da doğdu, 1960’ta Fransa’da bir araba kazasında yaşamını yitirdi. Yapıtının çıkış noktasını “uyumsuzluk deneyimi”nin oluşturduğu bilinir.
Camus’nün tüm yapıtına yön vermiş izlekler olan uyumsuzluk, #ölüm, yaşamın sınırlılığı, #mutluluk kavramı, aydınlık bilinç, ilk anlatımını deneme kitapları olan Tersi ve Yüzü (1937) ve Düğün ’de (1939) bulmuştur.
1942 yılında Camus’yü Fransız yazınının en önemli yazarları arasına katacak olan iki yapıt yayımlanır: Bunlardan birincisi bir roman olan #Yabancı , diğeri ise Sisifos Söyleni ’dir. Bu denemede, insan ile dünyanın karşılaşmasından doğan iç sıkıntısını, çözüme ulaştıramadan son verme girişimi olarak #intihar olanağı tartışılır. Tanrılarca cezalandırılan Sisifos’un durumunun umutsuzluğuna karşın onu mutlu olarak düşünmek gerekir, der #Camus, çünkü Sisifos mücadelesinin bilincindedir. İnsanın büyüklüğü, içinde bulunduğu koşulların reddedilmesi anlamına gelen başkaldırıdan kaynaklanır: Köleliğe, baskıya, gaddarlığa karşı olduğu kadar, kendi ölümlülüğünün bilincinde olan insanın metafizik başkaldırısıdır onu değerli kılan; insan böylece değerlerini oluşturabilir. 1951 tarihli #Başkaldıranİnsan’da başkaldırının toplumsal değeri vurgulanır: Başkaldırıyorum, o halde varım, hatta, o halde varız, diye özetlenebilir yapıtın temelini oluşturan görüş.
Yabancı, Fransız roman dünyasının uyumsuzluk felsefesini en yetkin dille anlatan romanlarındandır. 1940’ta tamamlanan roman, 1942’de yayımlanır; “#Hemingway’in kaleminden çıkmış bir #Kafka” olarak nitelendirilir eleştirmenlerce. Meursault uyumsuz insanın ta kendisidir. Ona yakından baktığımızda Jean-Paul Sartre’ın Bulantısı ’nın Roquentin’ini düşünmeden edemeyiz. Uyumsuz kahramanın iki yüzüdür; Meursault ve #Roquentin. Le Havre’da, Bouville’de Rollebon Marki’si üzerine araştırmalar yapan Roquentin bir parkta, ansızın bir baş dönmesi, mide bulantısına yakalanır, her şey, kendisi bile, öylesine vardır orada, farkına varıldığında, mide bulandırır, her şey havada yüzmeye başlar, işte budur Bulantı. Roquentin o anda yaşamının, kendi insanlık koşulunun ve varoluşun “temel uyumsuzluğunu” kavrar: Uyumsuzluk kafasının içinde bir düşünce değil, parkta karşısında durduğu ağacın kökü gibi derinlerde bir yerdedir.
Camus’de ise “uyumsuzluk”, var olmanın ve meydana gelen koşullara boyun eğmenin bir sonucu değildir, çok derinlerde bir yerde bulunan sürgün duygusu, olağanüstü olmakla birlikte insanın beklentilerine cevap veremeyen bir dünya karşısında insanın derininden gelen bir yabancılık duygusudur. Sisifos Söyleni ’nde “Uyumsuzluk, insanın çağrısı ile dünyanın mantıksız sessizliğinin karşı karşıya gelmesinden meydana gelir” der Camus. Ünlü Fransız eleştirmen Gaëtan Picon’a göre çağdaş insanın “uyumsuzluk duygusu” Meusault’yla efsanevi bir anlatım bulmuştur.
Yabancı ’nın ardından 1947’de #Veba’yı yayımlar Camus. Veba hastalığının pençesinde kıvranan #Oran kenti, eleştirmenlere faşizme karşı direnişin bir simgesi olarak görünür. Oysa Camus’nün amacı tezli bir roman yazmak değildir. Anlatıcı Rieux “tüm gaddarlıklara karşı tüm direnişlerin” başkaldırısını anlatmayı amaçlamıştır, yazarın deyişiyle. Kuşkusuz romanın metafizik bir ağırlığı vardır, insanın karşı karşıya kaldığı, dinsel inancın yetersiz olduğu bir gaddarlığı anlatır. Yabancı ’dan Veba ’ya Camus, “uyumsuz”un betiminden “başkaldırı”ya geçmiştir. Camus’ye göre başkaldırı ancak insanlar arasında bir dayanışma yaratıyorsa anlamlıdır. Anlatıcının da sık sık dediği gibi “veba herkesin işi olmuştur”. Romanın yapısı ve akışı bir tragedyayı andırır: Acının eziciliği, yazgının büyüklüğü, son sözü söyleyenin ölüm olması. Öte yandan Veba ’nın mesajı son derece insancıldır. Sisifos gibi yazgısının farkında olduğu sürece insan, insandır.
“UYUMSUZLUK ÇEVRİMİ”NİN ROMANI: YABANCI
Albert Camus’nün yazın dünyasına kazandırdığı iki önemli roman ve bu romanların kahramanlarına dönersek, önce Yabancı’dan başlamak gerekir, Veba’dan daha önce yazılmıştır. Ayrıca Sisifos Söyleni ve Caligula ile birlikte Camus’nün “uyumsuzluk felsefesini” örnekleyen üç yapıttan roman olanıdır. Eleştirmenler bir deneme, bir tiyatro yapıtı ve bir romandan oluşan bu üçlüye “uyumsuzluk çevrimi (#cycle)” adını verirler.
Yabancı yaşadığı toplumun kıyısında kendi halinde bir yaşam sürdürmekte olan karşı-kahramanın öyküsüdür. Saçma bir dünyanın karşısında uyumsuzluğunu tüm yalınlığıyla yaşayan, öylesine duran, genelin kurallarına göre oyun oynamayı reddeden ve eleştirmenlerce “kahramanlığa soyunmadan sadece gerçeğe boyun eğdiği için ölmeyi kabul eden” Meursault’nun öyküsüdür. İlk okumada roman son derece sıradan bir adamın sıradan yaşamını anlatır. Metnin gerisinde ise uyumsuzluğun felsefesi örülüdür.
Meursault #Cezayir’de bir büroda memurdur. Roman, Meursault’nun bakım evinde yaşamakta olan annesinin ölüm haberini almasıyla başlar. #Cenazetöreninde hüzün ve acıya yabancıdır; rol yapmaz, gözyaşı dökmez, çünkü hissetmediği bir acıyı gösterecek kadar ikiyüzlü değildir. Kentine geri döndüğünde deniz kıyısına gider, orada sevgilisi olacak #MariaCardona’yla tanışır. Birlikte sinemaya giderler. Pazar günü arkadaşı Raymond’un deniz kıyısındaki evine Maria’yla gider, o sırada Raymond’dan öç almak isteyen iki Arap plaja gelir ve bir kavga çıkar, Raymond yaralanır. Bir süre sonra Meursault tesadüfen Arapları görür ve neden olduğunu bilmeden, Raymond’dan aldığı tabancayla adamlardan birini vurur. Romanın bu birinci bölümünde karşımıza çıkan Meursault her şeye yabancıdır; annesinin acısına, ölümün yasına, evliliğin yasal kurumsallığına yabancıdır. Yaşamın içinde edilgen bir duruşu vardır. Bu edilgenlik onu bir cinayet işlemeye kadar götürür, cinayetin kendisi de saçmadır, talihsiz bir dizi olayın ardından tanımadığı bir adamı öldürmüştür.
Romanın ikinci bölümü Meursault’nun davasını anlatır. Mahkemeye çıkarılan Meursault’nun sorgulama sırasındaki uyumsuz, #uzak, #duygusuz tavrıyla cinayet kaza eseri olmaktan çıkarak, taammüden cinayete dönüşür ve Meursault ölüm cezasına çarptırılır. Sona yaklaşırken kendisine sunulan dinin tesellisini reddeder ve “ilk kez kendini dünyanın o yumuşak kayıtsızlığına açarak” ölüme gider. Camus romanıyla ilgili olarak romanın Amerika’da yapılan bir baskısında şöyle demiştir: “ Yabancı’yı şu tümceyle özetledim: ‘Toplumumuzda annesinin cenazesinde ağlamayan her insan ölüm cezasına çarptırılma riski taşımaktadır.’ #Romanınkahramanı, oyunu kuralına göre oynamadığı için cezaya çarptırılıyor. Bu bakımdan yaşadığı topluma yabancıdır, özel yaşamın mahallelerinde kıyıda gezinir, tek başına ve şehvetle. Bu yüzden okuyucular onu bir #enkaz gibi görmeye çalıştılar. Meursault oyun oynamıyor. Cevap basit: Yalan söylemeyi reddediyor. Yalan söylemek yalnızca olmayanı söylemek değildir. Aynı zamanda olandan fazlasını söylemek ve insan yüreğiyle ilgili olarak da hissettiğinden fazlasını söylemektir. Yaşamı basitleştirmek için hepimizin her gün yaptığı budur. Görünenlerin tersine, Meursault yaşamı basitleştirmek istemiyor. Ne olduğunu söylüyor, duygularını gizlemeyi reddediyor ve çok geçmeden toplum tehdit altında hissediyor kendisini. Ondan kutsal formüle göre, cinayetten pişman olduğunu söylemesini istiyorlar. Onun yanıtı ise, bu durum karşısında gerçek bir üzüntüden çok #sıkıntı duyduğudur. Ve işte bu ince ayrım onu ölüme mahkûm ediyor.”
Camus’ye göre Meursault bir enkaz değildi, kendi halinde bir adamcağızdı. Duyarsız gibi görünmesine karşın, bir tutku vardı yüreğinde: Gerçeğe ve mutlak olana duyduğu bağlılık. Kendi gibi olma gerçeği belki de insanın kendine ve dünyaya karşı edineceği en önemli kazanımıydı. O zaman, Yabancı “gerçek uğruna ölmeyi kabul eden, kahramanlığa soyunmayan bir adamın öyküsü “olmaktan çıkıyordu.
Camus eleştirmenlerin görüşlerini yanıtlamayı Karneler’inde de sürdürür. “Kayıtsızlık, diyorlar, doğru bir sözcük değil bu, #iyiniyetli doğru bir söz olabilir.”
Meursault’nun eylemsiz ve kayıtsız duruşu mantık sınırlarının ötesindedir. Örneğin sevgilisi Marie’yle buluşmayacaksa, evde kalıp uyumayı yeğler, ekmek almaya çıkmak bile gözünde büyür. Büroda da müdürü ve arkadaşlarıyla farklı değildir durum. Terfi etmesi söz konusu olduğunda yanıtı “benim için fark etmez” olur.
“Benim için fark etmez” tavrı Meursault’yu en iyi anlatan formüldür. Toplumun kurallarına göre oynamaz, onların parçası olmaz. Marie onunla evlenmekten söz ettiğinde sadece kız istediği için kabul eder, ona kalırsa, ister Marie, ister bir başkası, “fark etmez”. Meursault değerlere karşı da uzak durur. Ölüm, dostluk, aşk, ama en önemlisi adalet. Mahkeme salonunda uzak tavrıyla avukatını bile çileden çıkarır.
TOPLUMUN SIĞ DEĞERLERİNİN REDDİ
Gerçekten de betimlemelerde donuk bir karakter olarak çizilir Meursault, bununla birlikte, sergilediği uzak, kayıtsız, umursamaz tavrın ötesinde dünyayı algılayan bir özne olduğu da gözlerden kaçmaz. Öncelikle Camus’nün kendisi gibi, güneşi, denizi, kumu, parlak gökyüzünü sever. Doğanın içinde var olmayı sever. Yanındaki kadının kahkahasını sever. Hatta sıcağa ve güneşe duyarlılığı, anımsanacağı gibi, yazgısını belirleyecek, cinayeti “güneşin aşırılığı” yüzünden işleyecektir Mahkeme Başkanı’nın da belirttiği gibi.
Meursault toplumun sığ değerlerini reddeden bir uyumsuz kahramandır. Bu reddediş onu ölüme götürür, toplum kendisinden bekleneni yerine getirmeyeni yargılar. Meursault cinayeti işlemiş olduğunu kabul eder, yalan söylemeyi reddeder. Onun bu Mesih duruşunu Camus de vurgulamıştır, ancak Meursault’nun çilesi, gerçeğe olan tutkusundan kaynaklanır, unutmamak gerekir, o bir peygamber değil, kendi ediminin sorumluluğunu üstlenen bir insandır.
Roman insan yazgısını anlatır, Camus’nün romanları bu yazgıyı belki de en somutlaştıran metinler olmuştur. Camus roman kahramanının yaşadıklarının bizim yaşadıklarımızdan farklı olmadığını dile getirir Başkaldıran İnsan ’da. “Kahramanlar bizim gibi konuşur, onların da bizim gibi güçlü ve güçsüz yanları vardır. Ancak roman kahramanları, yazgılarının sonuna kadar giderler” der.
“BAŞKALDIRI VE DAYANIŞMA ÇEVRİMİ”NDE BİR ROMAN: VEBA
Veba ’nın kahramanı Doktor Rieux, Meursault’dan oldukça farklıdır. O eylemde bir kahramandır. Yazıldığı dönem açısından bu roman “başkaldırı ve dayanışma çevrimi”nde yer alır; kötülüğün karşısında başkaldırı ve dayanışmayı anlatır. Veba ’nın kahramanı Rieux’dür. Araştırmacılar bu kahramanın ilginçliğini sıklıkla vurgulamışlardır. Öncelikle yazarın bir yansımasıdır, Camus’nün ardında olduğu yeni bir hümanizma arayışını göstermektedir; 1947’de, “kendime en yakın roman kişisi Dr. Rieux’dür”, diye yazar. Öte yandan, bu roman kişisi aynı zamanda romanın anlatıcısıdır, roman bir salgının kaydını tutan uzun bir anlatıdan oluşur ve romanın sonunda günlüğü tutanın Dr.Rieux olduğunu okuruz: Hem bir doktor, hem bir yazar olarak belirir anlatıda.
Rieux’nün ayrıntılı bir betimlemesini bulmayız romanda. Bir annesi ve bir eşi vardır, mesleği uğruna ihmal etmekten dolayı üzüldüğü; orta yaşlarda mesleğine bağlı bir doktordur. Aslında bu betimleme türü Meursault için de geçerlidir. Öyle ya, Fransız romanı 1960’larda “yeni roman”ın açtığı devrimsel eşiği geçmiştir. Balzac tarzı romanlar, roman öğeleri, önemli kavramlar Alain Robbe-Grillet’nin deyişiyle miyadını doldurmuştur. Tüm bireyselliğiyle uzun uzun roman kişisinin betimlendiği, roman kişisi üzerine kurulu romanlar geçmişe aittir; dünyanın yazgısı değişime uğramış, yaşadığımız dünya bir aileye ait özel bir mülk, miras yoluyla devredilen bir eşya gibi algılanmamaktadır artık, Balzac burjuvazisi ömrünü tamamlamıştır. Dünya, bireyin sınırlı maddi varlığından çok, daha geniş ve derin bir insan bilinciyle tanımlanmaktadır. Romanın sendelemesi, geçmişe ait o çok değerli desteğini, kahramanını yitirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Robbe-Grillet’nin 1956-63 yılları arasında yazdığı denemelerden oluşan Yeni Roman İçin adlı yapıtında yer alan bu teşhisler, kuşkusuz Camus romanlarının kişilerine ilişkin önemli ipuçları vermektedir bize.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Dr. Rieux uzun betimlemelerle sunulmaz okura. Son derece sınırlı bir bilgi verilir: Orta yaşlarda, güneyli tipi olan orta yapılı bir adamdır, bilime inanan, #pozitivist bir insan. Güncesinde Rieux kendini anlatmaz, Oran kentini esir alan vebayı, hastalığın kıyımını ve bu felaket karşısında insanların davranışlarını tarafsız bir dille aktarmayı seçer, ancak söylemi kaçınılmaz bir biçimde insana inancını yitirmeyen bir kahramanın bakış açısını da verir. İlk bakışta tarafsız, soğukkanlı bir bilim adamı öyküde varlığını sürdürürken, söyleminden akan insanlığa olan güvenme isteği, insanlar arası dayanışmaya duyduğu inanç onu bir gönül adamı olarak görmemize olanak sağlar.
DÜRÜST BİR BİLİM ADAMI, AYDIN TAVRI
Rieux’nün söylemi duyarlı bir aydının gözlemlerini yansıtır. Bu gözlemler hastalığın seyrine, hastalığın insanlarca algılanış biçimlerine ve yönetimin, iktidarın yetkilerine ilişkin son derece yalın ve gerçekçi gözlemlerdir. Rieux’nün maddeci bir duruşu vardır, doktorluğunu büyük bir ciddiyetle yapar, bilime inancı tamdır. Ancak vebanın denetlenemez ilerleyişi onun içindeki insanca özlemleri ortaya çıkarır; iktidar ve yetki de dahil olmak üzere soyut dizgelere karşı mücadele etmenin tek direnme biçimi olduğunu anlar. Romanla ilgili araştırmalardan da okuduğumuz gibi, hayallerini bu anlamsız dünyada belki kaybetmiştir ama yüreğinin derinlerinde insanca, sevecen ve şeffaf bir dünyanın özlemi yatmaktadır.
Salgının başında soğukkanlı bir Rieux vardır karşımızda. Dürüst bir bilim adamı, bir aydın tavrı belirgindir gözlemlerinde. Salgın yayıldıkça Rieux’nün mücadeleci ve inançlı kimliği belirginleşir. Vebaya karşı yeni bir serumun hazırlanışına katılır, umutludur, tıbbın olanakları hastalığı yenecektir. Serumun cevap vermeyişi karşısında bile umutsuzluğa kapılmaz, boyun eğmez. Mücadelesinde kararlı ve inatçıdır, sebatla çalışır, hastadan hastaya koşar. Birkaç ay sonra geliştirilen başka bir serum, hastaların hayatlarını kurtarmaya başladığında ise zaferle gururlanmaz. Yine görevinin başında, yine ölçülü, sağduyulu ve ciddidir.
Onun dürüst aydın duruşu, söyleminde söz kalabalığına, etkileyici imgelere ve abartıya yer vermeyişiyle de sunulur romanda. Salgının etkisi son derece yıkıcıdır, umuda hiç geçit vermez, #trajik bir gidişi vardır. Ancak Rieux’nün söylemi yalın ve nesneldir, gerçek bir bilim adamının tarafsız duruşunu yansıtır. Onun bu sakin ve mesafeli duruşu, canını kurtarmak üzere kentten uzaklaşma olanağı bulunmasına (anımsanacağı gibi anlatıda sahte evrak düzenleyerek kaçmayı düşünenler de çıkar) karşın görevine bağlılığı, onun dürüst aydın kimliğini belirginleştirir. Öte yandan vebayla mücadelesinde ona destek verenlerin kaybında sakinliğini yitiren bir insanı da görürüz. Tarrou’nun ölümü karşısında “eli boş, yüreği burulmuş, bir kez daha bu felakete karşı çaresiz kıyıda durup bakan Rieux’nün çaresizlik gözyaşları döktüğünü okuruz.
Meursault ona anlamsız gelen dünyanın karşısında kendi yazgısını üstlenmişti. Rieux ise insanlığın yazgısını üstlenir gibidir. İnancı ve yenilgiyi aynı anda yüreğine alır: “Rieux savaşlara son veren ve barışı iyileşme umudu olmayan bir acıya dönüştüren kesin bir yenilginin söz konusu olduğunu iyi biliyordu. Tarrou’nun huzura kavuşup kavuşmadığını bilmiyordu; ancak en azından o anda, tıpkı oğlundan koparılmış bir anne, ya da arkadaşını gömen bir insan için nasıl ateşkes diye bir şey yoksa, kendisi için de artık olanaklı bir huzur bulunmadığını biliyordu”. Romanın sonlarında doktorluğunu eksiksiz yapmaya çalışan Rieux’nün insan yanı iyice belirginleşir. Vebanın sonu yakındır, ancak uzun sürmüş bir mücadelenin, bitmek bilmeyen yenilgi ve çaresizlik duygusunun yüreklerde açtığı uçurum derinleşmiştir.
Veba , Albert Camus’nün en yetkin romanı olarak değerlendirilmiştir. Yapıtta insanlığa, dayanışmaya duyulan inanç romana #destansı bir #şiirsellik vermiştir. Ancak Rieux’nün sağduyulu ve duru bilinci romanın olay örgüsünü ve izleksel yoğunluğunu, şeffaf ve ulaşılır kılmakta etken olmuştur. Tıpkı Meursault’nun dünyaya yabancı kalan duruşunun son derece yalın gerekçeleri gibi, Veba ’nın roman dünyasını “hakiki” kılan Albert Camus’nün Rieux’südür.
Alain Robbe-Grillet 20. yüzyılda roman kişisinin garantörlüğünün sonunun geldiğini vurgularken roman kişisi ile okur arasında, klasik romanlarda olduğu gibi doğrudan bir özdeşleşme gerçekleşmeyeceğini de duyurmuştu bize, özdeşleşmenin oynak, hatta tekinsiz bir zemine çekilmesiyle okuyucu, romanın evreninde kahramanın olduğu kadar kendi serüvenini de izlemek durumundadır. Albert Camus’nün roman kişileri bizlere bunu en açık seçik ve yetkin bir biçimde gösteren kişilerdir. Yazgı karşısındaki duruşlarıyla bize varoluşumuzun çıkmazlarını ve olanaklarını anımsatırlar.
KAYNAKÇA:
Albert Camus, Veba , çev: Nedret Tanyolaç Öztokat, Can Yay.
Albert Camus, Yabancı , çev: Vedat Günyol, Can Yayınları
Albert Camus, Başkaldıran İnsan , çev: Tahsin Yücel, Can Yay.
Albert Camus Sisifos Söyleni , çev: Tahsin Yücel, Can Yay.
Alain Robbe-Grillet, Pour un Nouveau Roman, Minuit, Paris, 1963
Maurice Bruézière, Histoire descriptive de la littérature contemporaine , Berger-Levrault, Paris, 1975
Patrick Brunel, La littérature française du XXe siècle , Armand Colin, Paris, 2005. #20inciyüzyıl #Fransızyazını #arabakazasında #yaşamınsınırlılığı #aydınlıkbilinç #SisifosSöyleni #metafizik #uyumsuzkahraman #sürgünduygusu #yabancılık #çağdaşinsan #tümgaddarlıklarakarşı #tümdirenişler #karşıkahraman #büromemuru #saçmacinayet #edilgenduruş #büromemuru #eylemsiz #yalansöylemeyireddeder #Benimiçinfarketmez #başkaldırı #dayanışma #vebasalgını #dürüstbilimadamı #aydıntavrı #rieux #meursault #albertcamus #nedrettanyolaçöztokat

Sorry, there were no replies found.