Matmazel Anjel: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’sinde Hangi Ben ya da Beden

  • Matmazel Anjel: Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’sinde Hangi Ben ya da Beden

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:33

    Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’sinde Hangi Ben ya da Beden*

    Makale Yazarı: Betül Tarıman

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2012, 12. sayıda yayımlanmıştır. 

    #1800’lü yılların İstanbul’u, yenileşme çabaları içinde kendine yeni bir yol aramakta, yapılan ıslahat hareketleri, Osmanlı Devleti’nin içte ve dışta uğradığı başarısızlıklar devlet idaresini yeni tedbirler almaya zorlamaktadır. Siyasi ve ekonomik ıslahatlar sonucunda devletin kendi içinde bir dönüşüm yaşadığı da bir gerçektir. Tam da burada #HüseyinRahmiGürpınar’ın Tanzimat’ın ilanından bir süre sonra kaleme aldığı #Mürebbiye adlı eseri dönemin ruhuna yaşanan çatışmaları ve sosyal çarpıklığı gözler önüne sermesi bakımından akla gelen ilk eserlerdendir. Eser 1896 yılında tefrika edilip, aynı yıl kitap halinde yayınlanmıştır. #TürkEdebiyatı’nın eleştirel metinlerinden biri sayılan bu romanda, Hüseyin Rahmi Gürpınar; hayatın bozuk, çirkin taraflarına dikkat çekmeye çalışırken, batılılaşmayı yanlış anlayan insanların düştüğü gülünç durumları da işaret etmekten geri durmamıştır. Bunu da roman kahramanlarından Dehri Efendi ve Fransız romancı #CharlesBaudelaire aracılığıyla yapmaya çalışmıştır; fakat burada bizim asıl konumuz romana da adını veren roman başkişisi Matmazel #Anjel olacaktır. Romanda konağın dirliğini bozan bir kadın olarak gösterilen Anjel, gerçekten konağın dirliğini bozmuş mudur ya da gelenekçi aile terbiyesi ile büyüyen, Avrupa hayranı erkekler, tuzağa düşmeye çoktan hazır mıdırlar? Şimdiye kadar yaptığımız okumaların dışında gerçekten ezberimiz bozulacak mı? Romanı Matmazel Anjel nezdinde incelerken bunun böyle olup olmadığını göreceğiz. Bunu da bize dikkatle irdelediğimiz sayfalar arasından Matmazel Anjel olarak tanıdığımız mürebbiyenin hayali söyleyecek.

    Şimdi isterseniz olaya girizgâh yapalım. Yapalım ki merakınız sizi fazla zorlamasın. Gözlerinizin önünde her ne hayal ettiyseniz ete kemiğe bürünsün. Yoksa satırların arasından tası tarağı toplayıp gitmek bu metnin yazarına olası görünebilir. Neme lazım artık söze başlamalı derken işte hop! Kendimizi ansızın İstanbul’da denize nazır bir yerde bir yalıda buluyoruz. Burası Dehri Efendi’nin dillere destan muhteşem yalısıdır. Dehri Efendi yeşillikler içinde, denize nazır bir yerde, yalısında ömrünün geri kalan kısmını kendini okumaya adamış bir şekilde yaşamaktadır. Gelenekçi, Avrupa hayranı bir Tanzimat paşası olan Dehri Efendi’nin her söylediği adeta kuraldır. Daima kitap okur, bilgili, görgülü hali ile çevresinde ilgi uyandırır. Bu bile onun evin iktidarını elinde tutması bakımından yeter sebeptir. Edindiği bilgisinin yanına, zaman zaman korkunç bir “ben” ekleyerek iktidarını pekiştirir. Bu da kimi kez günün icabına uygun işkence aleti falaka ile mümkün olacaktır. İşte kahramanımız Matmazel Anjel, böyle bir dünyanın içinde, ansızın kendisini buluverir; çünkü Fransa’da düşkün kadınlardan biriyken, İstanbul’un hatırı sayılır ailelerinden birinin yanına mürebbiye tayin edilmiştir. Benzeri kadınlar memleketi Fransa’da aşağılanır, ibret olsun diye örnek gösterilirken, Anjel’in mucize kabilinden bir şekilde yıldızının parlaması kendisini bile hayrete düşürür; fakat bu mucize öncesi kahramanımız nasıl bir durumdadır? Nasıl bir kimlikle #Paris denen koca çukurda varlığını sürdürmektedir? Bu erkek dünyada ayakta kalabilmek için neler yapmaktadır?

    İşin aslına bakılırsa durumu diğerlerinden farklı değildir. Bedeni içine sıkışmış, özgürlüğü ve varoluşu kısıtlanan bu kadın, doğduğunda babası belli olmadığından yalnız anne ismiyle kaydedilenler arasında çoktan yerini almıştır bile. Annesi tarafından tehlikeli olur gerekçesi ile düşürülemediğinden, istemeye istemeye dünyaya getirilmiştir. Ona sahip çıkacak bir babası yoktur. Varsa da kimdir bilinmez. Bu nedenle de o ve onun gibiler kimi kez annelerini suçlarlar. Aslında gerçekten kim suçludur? Suçu anneye atmak ya da Anjel’i karalamak kimi ya da kimleri temize çıkaracaktır? Bunlara cevap verebilmek için öncelikle Anjel’i iyi tanımak, onun yetiştiği çevreyi iyi bilmek gerekir; çünkü Anjel’in annesi de istemeden bu yola düşmüş bir kadındır. O da henüz gençliğe adım attığı yıllarda ne olduğunu anlamadan annesi gibi bu yola düşmüştür. Bu nedenle kendisi gibi pek çok genç kızı bu yola düşüren erkeklerden intikamını almak ister ve önüne gelen her erkeği baştan çıkartmaya çalışır; fakat bu durum romandaki olayların anlatımını üstlenen anlatıcı tarafından Matmazel Anjel’in fahişeliğinin kalıtıma bağlanmasına kadar vardırılır. “Anjel Paris’in fuhuş çöplüğünde fışkıda yetişen mantar gibi olgunlaşmaya başlayınca daha kadınlık çağına girmeden çok önce o da anasının sanatına girdi… Henüz küçüktü. Fakat fuhuşta irsî olarak taşıdığı yetenek nedeniyle o sanatta validesinden daha üste çıktı.”(1)

    Anlatıcının rehberliğinde roman devam eder. Anjel’in hayatı da annesi gibi karmakarışıktır. Nasıl ki annesi onu bir bilinmezliğin koynunda dünyaya getirmişse, o da bir süre sonra annesi ile aynı kaderi paylaşır, istenmedik bir gebelik yaşar. Anjel’in hamile kaldığını düşündüğü kişi Mösyö Andre’dir. Anjel ne yaptıysa da Mösyö Andre’ye çocuğunun babası olduğuna ikna edemez. “Ben senle serbest ilişkide bulundum. Bu ilişkiden doğacak olan iyilik de, kötülük de sana aittir Matmazel! Bahsini ettiğin çocuk üzerinde babalık iddia etmek arzusunda bulunsam bile diğer dostlarınızdan birinin hakkını gasp etmiş olmayacağımdan emin değilim…”(2) Mösyö Andre’nin tepeden bakan tavrı karşısında Anjel, kendisini haksızlığa uğramış olarak görür. “Çocuk Andre’nindir. Buna hakikat derecesinde eminim… Lakin işe yaramayan hakikati ne yapmalı? İşe yarayacak biçimde değiştirmeli. Hiç Andre gibi kaba, maddiyata düşkün bir herif, benim gibi bir kadının karnındaki çocuğun babalığını kabul eder mi? Erkek odur ki benim gibi bir kadın tarafından babalık merhameti istenen bir çocuğun kendi evladı olduğunu bir an düşünse bile Andre gibi bu asrın maddiyat tutkunluğundan kendini kurtaramayıp öyle bir çocuğa babalık kucağını açmayı kendince bir aptallık, belki de büyük bir yük sayar.”(3) Çaresizlik içinde çırpınırken karnındaki çocuğa baba adayı bulmakta zorluk çekmez. Bu kişi Fransız yazar Baudelaire’dir. Onu da yazarlığının ayrılmaz bir parçası olan duygusallığından ziyade, Sefil Çocuklar veya Tabii Evlat adında beş perdelik bir dram yazmış olmasından dolayı seçmiştir. Oyun, kanun dışı ilişkilerin insanların başına açtıkları dert ve gizli ya da açık ilişkiler sonucu ortaya çıkan çocukların dramını anlatmaktadır.

    Buradan hareketle yola çıkar Anjel. İş onu çocuğunun babası olduğuna ikna etmektir. Bu tarz kadınları iyi tanıyan #Baudelaire ise çocuğu kabul etmemekte diretir. Sonunda her ikisi icra ettikleri mesleklerin inceliklerini birbirlerine anlatmaya karar verirler. Anlatılanlar sonucunda elde ettiği bilgiyi Baudelaire kitabında yazacak, kitaptan elde edeceği geliri Anjel’in karnındaki çocuğa verecektir. Ekonomik sıkıntı içinde bulunan Anjel için bu bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatı tepmez. Sanatının inceliklerini anlatır. Kendi sanatı ile Baudelaire’in sanatı arasında uzaktan yakından benzerlik görmez. “Anladım Mösyö! Anladım… Fakat bizim sanatımız ile sizinki arasında iddia ettiğiniz kadar yakınlık ve benzerlik göremedim. Bizim sanatın insanları çoğunlukla cahil olurlar. İşledikleri fenalıkları geçim derdinden ve belki de hayatın mecburiyeti sayarak işlerler. Bir fenalığın bilmeyerek yapılmasıyla bilerek yapılması arasında büyük bir fark vardır. Size alay sermayesi olan bu kötü hale bizi sevk edenler de yine erkeklerdir. Bunun için işte biz de elimizden geldiğince onlardan intikam almaya uğraşırız. İçimizde en bedbaht olanlarımız bir erkeğe cidden gönül vermek felaketine uğrayanlardır. Bir erkekle muhabbet, bizim gibi kadınların ölümü olur.”(4)

    Derken mesleğini ustalıkla icra ettiğini de ifade etmektedir. Hem “fahişe”, hem de “#mürebbiye” sıfatıyla karşımıza çıkan Anjel bir süre sonra da kendisine Mösyö Maksim adında yeni bir sevgili bulur. Okura anne sevgisi ve şefkatini çocuğundan esirgeyen biri olarak gösterilen Anjel, İstanbul’a beraber geldiği sevgilisini de bir süre sonra aldatır. Durum açığa çıktığında da kendisini sokakta bulur. Bu kez da karşımıza yalancı, riyakâr biri olarak çıkar Matmazel Anjel. Geneleve sığınmak yerine, İstanbul’da yaşayan bir Fransız ailesine müracaat eder. Anlatıcıya göre kendisine iyi aile kızı süsü veren Anjel, bundan böyle mesleğini burada icra edecektir.

    Bir Meslek Erbabından da Öte
    Anlatıcıya göre daima intikam duygusu ile hareket eden Anjel’in geldiği konağın sahibi daha önceden de söylediğimiz gibi Dehri Efendi’dir. Dehri Efendi Mülkiye’den emekli, altmış beş-yetmiş yaşlarındadır. Babasından önemli mallara sahip olmakla birlikte, tasarruflu olması sayesinde mallarını iki katına çıkarmasını bilmiştir. İlime, bilime meraklı, başta Fransızca olmak üzere diğer yabancı dillere de yatkınlığı/becerisi vardır. Şeklen bakıldığında büyükler için #Sokrat’ın “karikatürü” acayip bir heybet, çocuklar için de korkunç bir umacıdır. Bazen de ciddi simasının değişerek bahçede oynayan çocukların arasına karıştığı görülür. İlk eşinden bir kızıyla oğlu olmuştur. Bunlar Melahat Hanım’la, Şemi Bey’dir. İlk eşinin vefatından sonra tuttuğu genç bir odalık Nezahet Hanım’la Vahip Bey’i dünyaya getirecektir. İlk kızı Melahat Hanım yirmi beş yaşında evlendiğinden, on sekiz yaşındaki büyük oğlu da yatılı bir okulda okuduğundan Matmazel Anjel, Nezahet ve Vahip Bey’in terbiye ve eğitimi için tutulmuştur. Dehri Efendi’nin bir de kendisinden on sekiz yirmi yaş kadar küçük bir kardeşi vardır. Bu kişi romanda Amca Bey olarak adlandırılır. İçindeki kini akıtmakla mükellef oyunbaz, kurnaz biri olarak okura sunulan Anjel ise geleneksel yapının dışına çıkılmadığı bu konakta, anlatıcıya göre Amca Bey’i de ayartmaktan geri durmayacaktır. Amca Bey, yüzüne bakılmayacak derecede çirkin biridir. Üstüne üstlük kamburdur. Birkaç kez evlenip ayrılmış olması Dehri Efendi’yi kızdırmış, Dehri Efendi tarafından yalnızlığa mahkûm edilmiştir. Bu nedenle Matmazel Anjel’in gelmesi en çok Amca Bey’i heyecanlandıracaktır. Anjel ise o sakat vücutta sağlam bir kalbin bulunacağından emin Amca’ya yakınlaşmada bir sakınca görmeyecektir. Matmazel Anjel’i geceleri rüyasında gören Amca Bey, sabah olup gerçeklikle karşılaştığında bir taraftan üzüntüye boğulurken diğer taraftan da kamburunu kapatacak giysiler diktirmekten kendisini alıkoyamayacaktır.

    Kendi hayatına sahip çıkabilme hakkına sahip bir kadının görülmediği konakta, Anjel’in Dehri Efendi’nin emri altında yarı hapis hayatı yaşaması, her gece başka biriyle vakit geçirmeye alışmış Anjel gibi biri için zordur. Bu nedenle anlatıcının söylediğine göre bir değil birden fazla kişiyi tuzağına düşürecektir. Tuzağına düşürdüğü var sayılanlardan biri de Dehri Efendi’nin damadı Sadri Efendi’dir. Sırf fakir, terbiyeli olduğu için Dehri Efendi tarafından damatlığa kabul edilmiştir. Sadri Efendi’nin gözü ise Dehri Efendi’nin mirasındadır. Bu nedenle karısının çirkinliğini umursamaz; ama gözünün dışarıda olduğu da bir gerçektir. Melahat Hanım ise güzelliğinden emindir. Eşinin onu aldatmayacağını düşünür. Kendisi yan karakter olarak romana dâhil olacaktır.

    Başından beri gençliğin, deli doluluğun temsilcisi olarak gösterilen Şemi Bey ise romanı ilk elimize aldığımızda “adorer” (tapmak) kelimesine tabi biri olarak karşımıza çıkar. Görünüşte babasına benzemekle birlikte, zekâ anlamında efendibabasına hiç çekmemiştir. Matmazel Anjel’i elde edebilmek için okumaktan bile vazgeçen bu genç delikanlı, aldatıldığını öğrendiği an intikamını en kötü şekilde almak isteyecek ve bunu gerçekleştirmek için gözünü budaktan bir an bile sakınmayacaktır. Diğer roman kahramanları yani Matmazel Anjel’den ders alan Vahip Bey, Nezahet Hanım, evin uşağı Beşir silik birer suret olarak romandaki varlıklarını sürdüreceklerdir.
    Roman boyunca okurun gözünde evlenilmeyecek kadın imajı çizen, okurun belleğinde belki de yıllarca silinmeyecek bir iz bırakan Anjel’in, bu karmaşa ortamında kendisini çıkmaz bir sokakta bulması ise kaçınılmazdır. Hayatın kendisini getirip bıraktığı noktada, yeni geldiği bu memlekette, bir konakta bir başına ve ne yapacağını bilmez bir haldedir. O zamanın terbiyesi ile büyüyen, çoktan tuzağa düşmeye hazır ve kimine göre bu masum erkekler Anjel’in çevresinde pervane olacaklardır. Bu minvalde Anjel, nerdeyse hangisini idare edeceğini bilemez. Bir karışıklık olmasın diye hafta sonlarında Şemi’yi, Melahat Hanım İstanbul’a gittiğinde Sadri’yi, arada sırada da Amca Bey’i odasında konuk eder. Kadının baştan çıkartıcı biri, bir şeytan olarak gösterildiği romanda erkekler, üzerlerinde oyun oynanan zavallı varlıklar olarak gösterilmişlerdir. Zavallı konumuna düşürülen erkek masumdur.

    Anlatıcıya göre herkesi tuzağa düşüren melek şeklindeki bu şeytan, onun tanımlamasına göre hoş bir kadındır. Kimi kez kumral saçlarını Paris kadınlarına mahsus maharetle tepesine toplar, güzel giyinir. Odası Dehri Efendi tarafından, cömert bir şekilde döşenmiştir. Odada, kıymetli iki üç tablo, ceviz yazıhane, aynalı dolap, tül cibinlikli yaldızlı karyola gibi eşyalar bulunmaktadır. Odanın büyülü dünyası konuklarını cezb eder niteliktedir. Fakat bir gün işler umduğu gibi gitmez, karışır; çünkü durumdan şüphelenen kalfa Eda Hanım olayı sezmiştir. Zaten Matmazel konağa geldiğinden beri bu durumdan hoşnut değildir. Bu nedenle gençliğinde ilginin kendi üzerinde olduğunu düşünen Eda Hanım’ın kıskançlık krizleri geçirmesi kaçınılmazdır. Tam da burada anlatıcı tarafından iki kadının karşı karşıya getirildiği akla gelebilir; çünkü evin her türlü işinden sorumlu kalfanın iktidarı, Matmazel Anjel Konağa geldiğinden beri bozulmuştur. “Bu kokona karısı geleli bizim yalıyı periler istila etti. El ayak çekilir çekilmez ne hikmet bilmem, şu sofadaki lamba kendi kendine sönüyor… Ortalık zifiri karanlık kesiliyor… Ondan sonra evin içinde bir pıtırtı, bir çıtırtıdır gidiyor… Şu yalıda doğmadımsa da büyüdüm. Şimdiye kadar buralarda ne cin vardı, ne şeytan! Ben biliyorum ya! Bu pıtırdayan şeytanlar mürebbiye midir? Kurabiye midir? Matmazel midir? Ortalık malı mıdır? Ne karın ağrısı ise işte o karının fistanından dökülüyor. Aslını sorarsanız şeytanın büyüğü işte o karının kendisi… Edasından, kurumundan yanına varılmıyor şöyle… Aman Allah’ım ne çokbilmiş şey! Büyükefendinin karşısına gider, fan fan fan… Şemi’nin yanına gelir, fan fan fan… Kamburun önüne çıkar fan fan fan… Ben sizi bir gece şöyle elcağızımla yakalayayım da size fin fonu göstereyim…”(5) Der demesine de durumu Dehri Efendi’ye açıklamak için de çaba gösterir. Ne ki bunda başarılı olamaz; çünkü Matmazel Anjel bu durumdan da tereyağından kıl çeker gibi sıyrılacak, kendisine yapılan suçlama karşısında, “ Kendim için değil, o sözleri söyleyenin haline, günahına ağlıyorum. Bu kadar çirkin iftiraları keşke bir kadın ağzından işitmese idim.”(6) diyecektir.

    Lakin bir kere Dehri Efendi matmazele inanmıştır. Bu inancın temelinde ne yatmaktadır? Ya da yıllardır birlikte olduğu kalfa Eda Hanım’a karşı duyulan bu inançsızlık hali nerden kaynaklanmaktadır? Okur bir süre bu sorularla kafasını meşgul ederken, Eda Hanım konaktaki görevinden kovulur, eşi Şaban Ağa da Nevres isimli bir kızla evlendirilir. Bu arada konakta yaşayan erkekler arasında nefret tohumları çoktan atılmış, aralarında açıktan açığa rekabet başlamıştır. Üç erkeğin kafası karışıktır. Her biri diğer ikisini bertaraf etmek, Anjel ile birlikte olmak istemektedirler. Ama nasıl? Kafalarında türlü şeyler kurgularlar. Aralarında en gençleri olan Şemi, kırılan onurunun ayaklar altına alınması sebebiyle intihar etmeyi bile düşünür; fakat bundan vazgeçer. Hem zaten Amca Bey’le birlikte harem dışına atılmışlardır. Sabri Efendi evli olması sebebiyle haremde bırakılmıştır. Bunun biraz da haremdeki kaosun önüne geçebilmek için Dehri Efendi tarafından alınmış bilinçli bir karar olduğu düşünülebilir.

    Gençlik ateşinin verdiği hızla kanı damarlarında deli akan Şemi, bir süre sonra yerinde duramayacak, Aşçı Tosun’un bir şeyler bildiğinden şüphelenerek dikkatini onun üzerine yöneltecektir. Amacı aşçıyı sarhoş ederek ağzından laf almaktır. Amacına ulaşır da. Aşçı Tosun, anasonsuz sakız rakısını, mastikayı içtikçe kendini kontrol edemez hale gelir. En sonunda konuya girer, lafı Anjel’e getirir; çünkü o da anlatıcının dediğine göre Anjel’in baygın bakışlarından nasibini almıştır. Yüreği Matmazel’e yangın; ama ondan bir şey elde edememenin verdiği kederle, Şemi’nin merak ettiği her şeyi anlatmaya başlar. Anlattığına göre yamaklardan biri bir hayalet lafı tutturmuştur. Aşçı sıkıştırınca yamak, bu hayaletlerden birinin fistanlı, diğerinin pantolonlu olduğunu söylemiştir; çünkü mürebbiye güzel havalarda sevdalılarını koruda, havanın iyi olmadığı zamanlarda kendi odasında kabul etmektedir. Aşçıbaşı bunu saptamıştır. Bir gece mürebbiyenin odasının penceresine bakan yıllanmış sakız ağacına tırmanmış, Matmazel’i gözlemiştir. Şemi’nin amcasını, eniştesini, kendisini değişik zamanlarda hatta daha fazlasını görmüştür. Öğrendiği bu bilgiler genç Şemi’yi çılgına çevirir. Matmazel’i suçüstü yakalamak ve sonra da öldürmek niyeti ile harekete geçer. Önceden gevşettiği kapı rezeleri akşam Matmazel’in odasına girmesine kolaylık sağlayacaktır. Amacı iki çocuğa ders vermekle görevlendirilmiş mürebbiyenin ipliğini pazara çıkarmak, onu cezalandırmaktır. Planını uygulamaya koyar. Madamın onun saf sevgisini anlamamasını ve aldatmasını af edememektedir. Gece yarısı olup gerekli önlemleri aldığında, belinde suç aleti bir hançer vardır. Olanca gücüyle kapıya yüklenir. Gündüzden çekip hazırladığı alt ve üst sürgüler yerinden hemen fırladığı için kapı açılır. Anjel yarı çıplak yatağın içinde donakalmıştır. Odada Anjel ve kendisinden başka kimseyi göremeyen Şemi dolabın anahtarını Anjel’den ister. Bundan olumsuz cevap alır. Bir süre sonra ısrara dayanamayan Anjel anahtarı Şemi’ye verir. Dolap açıldığında karşısında efendibabası Dehri Efendi vardır. Roman bu üç kahramanın bayılması ile son bulur.

    Romanın başından beri yaptığımız yolculuk okuru hayrete düşürecek bir şekilde son bulsa da, trajik bir yaşam öyküsü olarak hafızalarımıza kazınır. “Antil Metika” gibi zor bir eseri çeviri için üç erkeğe veren ve bu suretle onları oyaladığını düşünen Dehri Efendi’nin de diğerlerinin düştüğü tuzağa düşmesi bizleri gülümsetir. Geleneksel Osmanlı aile sistemi içinde büyümüş biri olan Dehri Efendi’nin içinde bulunduğu durum, bu nedenle dikkatli okurun gözünden kaçmaz. Hatta onun duygularında bir patlama yaşayacağı da… Oğul Şemi’nin dolabın kapağını açıp babasını karşısında gördüğünde uğradığı şaşkınlığı bizler beklenen bir sonuç olarak gördüğümüzden, onun gösterdiği tavrı okur olarak göstermeyiz. Öte yandan otoriteye karşı gelen kadına cadılık ve ahlaksızlık yaftalarının yapıştırıldığı romanda, kahramanımız Anjel’in adının Türkçedeki karşılığının “melek” olması ise şaşırtıcı değildir. “fahişe” ve “ mürebbiye” sıfatıyla karşımıza çıkan roman başkişisi, aslında ezilen ve ötelenmiş kadınları simgelemektedir. O ve onun gibi duruma düşmüş kadınların çaresizliği karşısında gidilen ve dönülen erkekler ise hep güçlüdürler. Kimi kez romanda kendilerini ifade edemez konumda gösterilmiş cariye – kalfa gibi kadınlar, hayatlarına yeni bir başlangıç yapamayacak konumdadırlar. Erkeğin yüceltildiği, kadının horlandığı romanda zaten roman kahramanımız Anjel de ilk başlarda çaresiz bir kadın, biri olarak gösterilmiştir. Aşkın ve sevginin uzak düştüğü bu kadın, bedenine yabancı olduğu gibi karşı cins için de bir haz malzemesi olarak görülmüştür. Bedeninden öteye gitmeyen sevişmelerin kurbanı olan kadın, bir sarmal içinde boğulmuş, çoğu kez romanda olduğu gibi dirlik bozan olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Gerçekte hakikat böyle midir? Ya da katı bir ahlakçı zihniyetle hareket eden öteki gerçekten masum mudur?

    1. Gürpınar, Hüseyin Rahmi. (2008). Mürebbiye. Everest Yayınları: İstanbul. s.10
    2. Age, s.10
    3. Age, s.11
    4. Age, s.22
    5. Age, s.70
    6. Age, s.101

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye’sinde Hangi B…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now