Martin: MARTIN EDEN KENDİNE EDER
-
Martin: MARTIN EDEN KENDİNE EDER
MARTIN EDEN KENDİNE EDER*
Makale Yazarı: Mustafa Kömür
*Bu makale Roman Kahramanları dergisi 30. sayıda (Nisan/Haziran 2017) yayımlanmıştır.
(Deniz Dengiz Şimşek’e )
Bırakın kanım kaynayarak geçsin ömrüm!
İçip hayal şarabını yatayım sarhoş!
Görmesin şu çamurdan ruh evini gözüm
Tozun içine devrilmiş bir mabet, bomboş!” (1)#Martin’in yıllardır uyumuş gibi hissetmesini sağlayan şey üç saatlik uykuydu. Yataktan kalkmasıyla kamarasından çıkması bir oldu. Karnı, balıkçı takasının motoru gibi gurulduyordu. Garsonla göz göze geldiler.
“Buyurun bayım, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Yiyecek bir şeyler istiyorum.”
“Dilerseniz burada yiyin, dilerseniz kamaranıza getireyim yemeğinizi”
Günler süren açlığa sabreden Martin midesinin emirlerine boyun eğdiği ve çocuk gibi sızlandığı için bu haline içten içe gülüyordu.
“Hangi #kamara bayım?”
“Burada yiyebilirim.”
Bir #zabit bitti yanlarında.
“Bir sorun mu var bayım?”
Garson, “Beyefendi fena acıkmış” dedi.
“Haydi ama, sorun edecek ne var? Siz hiç acıkmıyor musunuz?”
“Burası eviniz değil bayım. İstediğiniz saatte yemek yiyemezsiniz.”
“Evlat, bu biletlere verdiğim parayla bir evi iki yıllığına kiralayabilirdim. Ne dersin, evim sayılmaz mı burası?”
Garson, zabite bakarak “Beyefendi haklı.”
Martin’in kolları göğsünde birleşti. “Haydi artık çocuklar, beni açlıktan mı yoksa dayaktan mı öldürmeyi planlıyorsunuz? Karar verin.”
Zabit, “Biletinize bakabilir miyim bayım?” deyince, ceplerini karıştırdı; pijamasının üzerine giydiği ceketinin sol iç cebinde bulduğu bileti zabite uzattı. Zabit, yüzünü ekşiterek bilete bakıp tekrar uzattı.
“Afedersiniz bayım, benimle gelmenizi rica ediyorum.”
“Neden? Yemeği birlikte mi yiyeceğiz?”
“Hayır, bayım, bu bilet bir kadına ait ve siz gördüğüm kadarıyla bir erkeksiniz?”
“Ah!” dedi Martin, “cebine bir kez daha daldırdı elini. “Afedersiniz, benim biletim bu.”
Martin ile zabit gülümsemeye başladı. “Ne dersin? Artık kendimi evimde hissetmek için bir engelim kaldı mı?”
“Kaçak bir yolcunun olduğuna dair haber aldık, üzgünüm.”
“İşine bak evlat!”
“Siz de rahatınıza bakın bayım… Bay… Bay… Eden.” Zabit, restoranı terk etti.
Garson gülümseyerek seslendi: “Bayım, biletinizi pijamanızda taşımanız büyük bir incelik.”
Martin, “Bana bir şeyler hazırlayacak mısın, yoksa yukarıya çıkıp kaptan köşkünde mi bekleyeyim yemeğimi?” dedi garsona. “Yine de senin için yemek saatine kadar sabredebilirim.”
Garson, gülümsemesine devam etti. “O halde üç saat sonra burada olun bayım.”Martin bu can sıkıcı konuşmalardan sonra güverteye çıkıp biraz hava almak istedi. Geminin ön güvertesine doğru yürüdü. Gemi, ağır ağır yol alıyordu. Dalgaların sesini ayırt edebilecek kadar sakindi ortalık. Derin nefes alıyor, tuzlu su kokan havayı ciğerlerine çekiyordu. Hava, balıksıydı, yosunsuydu. Önceleri ait olduğu yerlerin kokusuydu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu.
“Bayım,” dedi tanıdık bir ses. Bu sıska zabitti. “Eşinizle kavga mı ettiniz?”
“Nereden çıktı?” dedi “Ne eşi?” ikinci bilet geldi aklına, “Ah,” dedi, “yok, bir sorun yok. Sadece biraz yalnız kalmak istedim.”
“Pekâlâ bayım, şüpheli birisini görürseniz bize haber vermenizi rica edecektim.”
“Şüpheli mi?” dedi, “Ha, #kaçakyolcu meselesi. Tamam, tamam.”
“Yıldızlar bayım,” dedi zabit, “başınızı döndürür, bence pek fazla bakmayın.” uydurma bir şarkı söyleyerek oradan uzaklaştı.“Tanrı adil değil miydi yarattıklarına karşı? Ya yarattıkları, Tanrı’ya karşı adil miydi? Kaçak yolcu ha. #Gemi kabul etmez miydi? Deniz kabul etmez miydi? Bu gemiye Tanrı binememiş anlaşılan, yolcusunu göndermiş. Tanrı, gönder onu bana, bileti bende… Umarım bir kadındır.” Bu sözler aklından geçerken #Lizzie’ye de bilet aldığını, ama kalabalıkta bulamadığını hatırladı. Mürettebattan önce kendisi bulmak için aramaya koyuldu. Aramak için nereden başlayacağını bilmiyordu. Kaçak yolcu nerede saklanır diye düşünüyordu. Tayfalardan birine kaçak yolcuyu sordu. Tayfa, “bayım kaçak yolcu kömür ambarında yakalandı” diye cevap verdi.
Martin, #ateşçilik yaptığı günleri hatırladı. “O günlerde, demir merdiveni tırmanıp nefsinin kesilecek kadar sıcak kazandan çıktığında güneşi ve rüzgârı uzak tutmak için güverteye gerilmiş tenlerinin altında her türlü istek ve kaprislerini yerine getiren itaatkâr kamarotlar eşliğinde kendilerini eğlemekten başka hiçbir şey yapmayan serin bir beyazlık içindeki yolculara bakar ve gezindikleri o âlemi cennet, onları da cennetteki mahlûklar olarak görürdü.” (2)
O yolculardan birisiydi ama bu umurunda değildi. Kendini cennetlik olarak göremiyordu. Tayfanın gittiğini fark etmemişti bile.
Bir düzine zabit, bir köşede toplanmış, olağanüstü bir hareketlilik olduğunu belli eden davranışlar içerisindeydi. Martin, bu garip durumu görünce kaçak yolcu aklına geldi. “Buldular galiba, diye düşündü.
Zabitlerin aralarından sıyrılarak kaçak yolcunun yanına yaklaşmaya çalıştı. Bir kol göğsünde ağırlık yaptı.
“Bayım lütfen yaklaşmayın.”
“Isırır mı ki?”
“Lütfen, güvenliğiniz için bayım.”
Yerde bitkin halde yatanın Lizzie olduğunu anlayınca nasıl tepki vereceğini şaşırdı. Kısa süren şaşkınlığından bir anda kurtuldu. “Bırakın ulen kızı!” diye bağırdı zabitlere. Zabitler önce birbirlerine sonra da şaşkınca Martin’e baktılar.Oysaki az önce zabitler kaçak yolcunun etrafını sarmış baş zabitin naralarına alkış tutuyorlardı. “Bizden kaçabileceğini mi sanıyordun. Sana söylüyorum sersem cevap versene?” diyen baş zabit Martin’le burun buruna geldiğinde siniri şaşkınlığına karıştı.
“Sen de kimsin?”
Martin, yumruklarını sıktı. Baş zabitin sol gözünün üzerine yumruğu yerleştirdi. Beyninde şimşekler çakan baş zabit diğer zabitlerin kucağına düştü. “Lizzie, sana demedim mi biletini yanından ayırma diye?” Lizzie’ye doğru eğildi ve kollarının arasına aldı. Martin’i gördüğüne belki de yaşamı boyunca hiç bu kadar sevinmemişti. Sıkıca kollarını sardı.
“Seni buldum sonunda.”
Zabitler özürlerini dile getirirken, Martin, baş zabitle göz göze geldi.
“Bir hanımefendiye ne hakla böyle davranırsın. Hanımefendiden derhal özür dileyin ve yemek hazırlayın, yoksa yaptıklarınızı kaptana söyleyeceğim.” Martin’in diğer yumruğunu da sıktığını bütün zabitler gördü.
Baş zabit bir eliyle yumruk yediği gözünü tutarken diğer zabitlere seslendi.
“Beyefendiyi duydunuz.”
Martin, Lizzie’yi kamarasına götürdü. Lizzie sevdiği adamın kollarında olmaktan memnundu. Kendisi için yine kavga ettiğini görmekten mutlu olmuştu.
Martin, yatağına yatırdığı Lizzie’nin kıyafetlerini çıkardı. Dolabını karıştırmaya başladı. “Kıyafet istemiyorum, yanıma gel” diye seslendi. Sesi sıcak ve fısıltılıydı. Martin, bu sese gülümseyerek karşılık verdi. Vücudunu üzerine eğdi, gözlerinin içinde durulmuş bir deniz vardı. Lizzie’nin mutluluğu Martin’in yüzüne de yansıyordu.Lizzie kollarını Martin’in boynuna sardı. Onu, dalgaların gemileri kıyıya vurduğu gibi kendi sahiline çekti. Martin kendini ona bıraktı. Dudaklarını saran ateş, vücutlarına yayıldı. Gemi kıyıya çoktan yanaşmıştı. İkisi de huzuru bulmuştu. Lumbozun perdesi ilk rüzgârı almış yelken gibi hafifçe kıpırdadı.
Martin elini Lizzie’nin yüzünde gezdirmeye başladı. Yüzündeki mutluluğu parmaklarıyla hissetmek istiyor gibiydi.
“Lizzie?”
“Efendim?”
“Bana söylediğin bir şeyi hatırladım.”
“Neyi?”
“Vücudun değil kafan hasta demiştin. Düşünce makinemde arıza olduğunu söylemiştin.” uzun zamandır aklımdan çıkmıyor. Hasta bir adamın peşinden neden geldin? Bunu aklım almıyor.”
“Bunu atlattığını görmek istedim. Hem bana bilet alıyor hem yalnız biniyorsun gemiye. Sen bunu açıkla bana. Yoksa benden vazgeçmene sebep olan bir şey mi oldu?” Lizzie’in dudaklarını avcuyla kapadı. Kaşlarının birleştiği yere bir öpücük kondurdu.Martin, demir attığı kıyıdan bir süre ayrılmadı. İçindeki yolcuları boşaltmış sonraki sefer için hazırlık yapıyor gibiydi. Lizzie’nin kıyısına yanaşan ilk gemi değildi ama Martin gibi yanaşan olmamıştı. Martin de birçok kıyıya yanaşmış, hiçbirinde de bu denli huzur bulamamıştı. Bu kıyıdan ayrılmak istemiyordu ama sormadan da edemedi. Kaşları aniden çatılan Martin, dirseğinin üzerinde doğrularak sordu:
“Kaç kişi Lizzie?”
“Bu ne demek şimdi?”
“Kaç kişiyle yattın?”
“Duymak istiyor musun gerçekten?”
“Evet.”
Martin’in bu ani çıkışına anlam veremeyen Lizzie, bakışlarını sertleştirerek karşılık verdi.
“Saymadım. Ya sen Martin? Saydın mı kaç kişiyle! Senin düzeleceğin yok, umutsuz bir hayalsin sen.” Ağlamaya başladı.Martin, telaşla kıyafetini giydi, kapıyı var gücüyle çarpıp kamaradan ayrıldı. Ardından Lizzie’nin “Martin” diye seslenişini duymadı. Sigara yaktı. Sigaradan derin derin çekmeye başladı. “Demek kaç kişi olduğunu saymadın”. Dişlerini sıkmıştı. Sigarasının dumanı burnundan çıkıyordu. Geminin kıç kısmına vardığında sigarasından derin bir nefes daha çekip denize attı. Gökyüzüne doğru dumanlı nefesini bıraktı. Bir süre yıldızlarda takılı kaldı gözleri. Sonra, gecenin denize karışmasını izledi. Yaşadıklarını anlamlandırmaya çalıştı. “Bunların hepsi bir rüya ve birazdan uyandığımda yine daktilomun başında olacağım. Derin bir oh çekecek ve kaderin oyunu değil de bunların hepsi bir #kurgu diyeceğim. Hem de ben kurdum bu rüyayı.”
Bir el fenerinin ışığı gözlerini almıştı. Işık sallana sallana yüzünde gezindi. Arkasından bir karartı hızlı adımlarla kendisine yaklaşıyordu. Ardından fenerlerin ve arkalarındaki karartıların sayısı arttı. Yüzünü hedef alan fener ışıkları gözlerini kamaştırmıştı. Elleriyle gözlerini korumaya çalıştı.
Kaba bir ses, var gücüyle Martin’in kulakları dibinde yükseldi.
“Kaçak yolcuyu bulduuuuuuuuuuuuk.”NOTLAR:
(1) Martin Eden, Jack London, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s., 1.
(2) Martin Eden, Jack London, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s., 325.
KAYNAK:
Martin Eden/ Jack London /*Modern Klasikler Dizisi- 38 /Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İngilizce aslından çeviren: Levent Cinemre

Sorry, there were no replies found.