Manech ve Mathilde: SAVAŞ: UZUN SÜREN BİR PAZAR
-
Manech ve Mathilde: SAVAŞ: UZUN SÜREN BİR PAZAR
SAVAŞ: UZUN SÜREN BİR PAZAR*
Makale Yazarı: Mehmet Emin Özcan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2014) 20. sayıda yayımlanmıştır.
1931 doğumlu Fransız romancı Sébastien Japrisot’nun, “Nişanlıların Uzun Sürmüş Bir Pazar Günü” olarak çevirebileceğimiz 1991 tarihli Un Long Dimanche de Fiançailles adlı romanını (1) ünlü Fransız yönetmen Jean-Pierre Jeunet senaryolaştırarak 2004’te beyaz perdeye taşımış ve bu film aynı yıl bizde “#KayıpNişanlı” adıyla gösterime girmişti. Romanda Birinci Dünya Savaşı sırasındaki seferberlikte askere alınan beş kişinin öyküsünü buluruz. Savaştan kurtulmak amacıyla kendilerini yaraladıkları için #savaşmahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilen bu beş asker Fransız ve Alman siperleri arasındaki “insansız bölgeye” atılırlar. Buradan yalnızca iki kişi kurtulacak, ancak kurtulan iki kişi de kimlik değiştirdiği için, beşinin de ölmüş olduğu rapor edilecektir. Romanda anlatım insansız bölgeye atılan askerler arasında 17 yaşındaki #Manech’in öyküsü üstüne odaklanmış gibi görünür. Bu odaklanma Manech’in yokluğu, kayıp durumu nedeniyle sürekli zihinde var olması sayesinde gerçekleşir. Ancak esas odaklanma, onun öldüğüne inanmayan ve araştırmaya koyulup sonunda ona ulaşan sevgilisi #Mathilde üzerindedir. Bu bakımdan anlatıda, iki ayrı anlatı kişisinin aynı ölçüde “birincil” olduğunu görürüz. Bunun en iyi kanıtı romanın sonundaki buluşma sahnesinin sıradan bir “birleşme”den, kavuşmadan çok, ruhsal bir “bütünlüğe ulaşma” tematiğine işaret etmesidir. Öykü boyunca birbirlerine kavuşmanın yollarını deneyen bu iki #romankahramanı sonunda bir tek kimlik içinde erirler. Anlatı ayrılık durumuyla başlar ve kavuşma durumuyla sona erer.
İki kahramanın ayrılığına neden olan #savaş, anlatının tematik yapısını iki anlam küresi üzerine yerleştirir. Bunlardan her ikisi de başlıkta ortaya çıkar: “Uzun Süren Pazar günü”, bir yandan Manech’in kayıp sevgilisini uzun süre arayışını, yani tekil bir sorunu, diğer yandan uzun süren savaşı, yani kolektif bir felaketi ifade eder. Romanda “#arayış” ve “savaş” temaları ile “#nişanlılık” birleşir ve metindeki bütün anlamsal parça ve bütünlükleri birbirine bağlar. Burada anlatıda #anlamsalbütünlük ile bu bütünlüğün kesitleri arasındaki çakışmalara dair birkaç örnek vereceğiz; amacımız Japrisot’nun roman kahramanlarını hiçbir portre çizimine, kişilik betimlemesine girişmeden, iç dünyalarına dair doğrudan çözümlemeler sunmadan nasıl anlatının odağına yerleştirdiğine dair birkaç fikir vermek olacak.
Temel çıkış noktasına, yani anlatıda beş roman kişisinin ayrılıklarına neden olan savaş konusuna dönelim. Roman savaştan kurtulmak için kendilerini yaralamış beş askerin tanıtılmasıyla başlar ve bu beş askerin simgesel mezarları için yazılmış bir yazıtla biter. Romanın #masalbiçiminde başlaması bir yandan düş dünyasının hoş zararsızlığı ile gerçek savaşın dehşetini ve korkusunu zıtlaştırır; öte yandan aynı cümle bu düşsellik-gerçeklik arasında sert bir geçişi belirler: “#Birvarmışbiryokmuş, beş Fransız askeri varmış, savaştaymışlar, neden mi, nedeni yok, öyle işte” (s. 13). Masal girişiyle başlayan anlatının kişileri önce yalnızca yaka numaralarıyla karşımıza çıkar. Anlatı sonunda savaşan askerlerin belirsiz varoluşu, iğreti mezar yazısıyla vurgulanır: “Beş Fransız askeri yatıyor burada, ayaklarında postallarıyla, öldüler, rüzgârın peşinden giderken; yer: güllerin solduğu yer; tarih: çok uzun zaman önce” (373). Geniş bir planla başlayıp bir noktaya odaklamaya dayalı film tekniğinde olduğu gibi, kişiler yavaş yavaş belirginleşir. Roman aslında beş ayrı hayat öyküsü üzerinden gitse de bunlar arasında bir tek öyküye doğru ilerler. Manech ile Mathilde’in öyküsüdür bu. Bu öykü geriye dönüşlerle anlatı boyunca derinleştirilirken, aynı hamleyle savaşın yıkımına dair karabasanı andıran kötümserlik artar. İki sevgili birbirleriyle buluşmak için çaba harcarlar. Manech sevgilisini görebilmek için savaştan kurtulma yolu olarak elini yaralar. Diğer yandan Manech’in kayboluşundan sonra Mathilde hiç bıkmadan onun izlerini araştırmaya koyulur. Nitekim “#kaybolma” ile “#arama” anlam eksenleri üstüne kurulu olan anlatı ögeleri ve betileri de bu birleşmeye yardım edecektir. Romanın sonuna doğru ilginç biçimde bu iki kahraman birleşerek bir tek anlatı kişisi haline gelir.
İlk başta nişanlısının savaşırken öldüğü bildirilen Mathilde’in romanın başkişisi olarak ortaya çıktığını görürüz. Mathilde’in nişanlısını arayışı, savaştan sonra 1919 yılında, ölüm döşeğindeki Daniel Esperanza adlı bir çavuşun onunla görüşmek istemesinden sonra başlar. Savaşa katılmış bu eski asker Manech’in resmi kayıtlarda bildirildiği gibi, savaşarak ölmediğini söyler. Aslında onunla birlikte bulunan diğer dört kişi gibi Manech de askerlikten kurtulmak amacıyla kendini yaraladığı için savaş mahkemesinde ölüme mahkûm edilmiştir. Bu cezalar bildik yöntemle infaz edilmek yerine #mahkumaskerler Fransızlar ile Almanların siperleri arasında bulunan ve “insansız bölge”ye (“no man’s land” ya da Fransızcasıyla “terre de personne”) atılıp kaderlerine terk edilirler. Ancak Cumhurbaşkanı Poincaré’nin bu askerleri affettiğine dair belgeyi bir subay geç ilettiği için beş askerin kurtulma şansları kalmamıştır. Esperanza’dan bunları duyan Mathilde bu olayı aydınlatmaya ve nişanlısını bulmaya karar verir. Böylece 1919’da başlayan arayışı 1924 yılına kadar sürecektir. Yakın çevresindekilerin umutsuz bir arayış olarak görecekleri ve sonuca ulaşacağına inanmayacakları bu arayış anlatının konusunu oluşturur.
Arayış birçok kişinin yardımına ve tanıklığına başvuracağı için anlatı da çoksesli, çok yönlü bir anlatı haline gelir. Dolayısıyla çok farklı anlatıcı türleri, farklı anlatım biçim ve dil kullanımları işin içine girer. Anlatımdaki bu çok sesliliğin bağlanabileceği nokta yine bir kolektif seferberlik olarak savaşın farklılıkları bir tek nokta çevresinde toplamasıdır: Savaş varoluşa dair köklü soruları, yaşam-ölüm zıtlığını başlıca zihinsel uğraş haline getirir. Tıpkı anlatıda Manech’in hâlâ yaşayıp yaşamadığı, Mathilde’in ona, bu kayıp varoluşa ulaşıp ulaşamayacağı konusunun bütün anlatını odağında olması gibi.
Anlatının kişileri, konusu, yeri ve anlatı zamanı ortaya çıktıktan sonra artık anlam eksenleri de belirginleşmeye başlar. Bu eksenler #savaşvebarış üzerine kurulur. Bir yandan askerlerin vahşice iki siper arasında terkedilmeleri, onların ne zaman geleceği belli olmayan ölümle baş başa bırakılması savaş yönünü gösterir. Diğer yandan bu sırada kaybolan askerle simgelenen #kayıpinsanlık, kötürüm bir genç kızın saflık arayışıyla barışı simgeler. Bunlardan birincisinde ölüme terkedilen insanların içlerinde taşıdıkları bütün bir yaşam geçmişi hiçe sayılır. Bu bakımdan “insansız bölgede” ölen askerlerin geçmişi, ikinci düzlemde, yani Mathilde’in arayışı sayesinde anlatıya konu olur. Bu nedenle anlatının en sonunda nihayet Mathilde’in kavuştuğu Manech’in hafızasını yitirmiş olması bu anlam eksenini vurgular.
Kayboluş teması “#Cumartesiakşamı” adını taşıyan ilk bölümde savaşın fiziksel ve ruhsal yıkımına dair tabloyu birkaç simgeyle belirginleştirir. Bu ilk bölümde adları söylenmeyen ve yalnızca birer yaka numarasıyla anlatılan beş asker, yine kendileri gibi kimliksiz, kişisellikten yoksun kuklaları andıran diğer askerler arasından yürürler. Bu yürüyüşün yönü ve amacı belirsizdir. İlk çarpışma hatlarına doğru giden ve labirenti andıran uzun siperlerde insanlığın kayboluşu simgelenir. Metinde siperleri ifade eden boyaux (bağırsak) sözcüğünün, büyük bir beden içinde sindirildikten sonra dışarı doğru itilen posaları andıran bütün bu askerlerin konumlarını özetlediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla siperlerdeki “kayboluş” teması da savaş sonrasındaki “arayış” temasına zıttır.
Bu arayışın en büyük itici gücü Mathilde’in Manech’e duyduğu aşktır. Nitekim “insansız bölgede” bir ağaç kütüğüne adlarının baş harfleri kazıyan Manech’in elini yaralamasının, savaştan kurtulmak istemesinin nedeni de aşktır. Bunun yanında, Mathilde’in bu arayışa girişmesi ve sonunda #hafızasınıyitirmiş nişanlısına ulaşması bir tür erginlenme, bir kendi kimliğini ve benliğini tamamlama sürecidir aynı zamanda. Üstelik Mathilde’in çocuklukta geçirdiği bir hastalık nedeniyle yürüme güçlüğü çektiğini, hareketlerinin sürekli kısıtlı olduğunu da düşündüğümüzde, önünde yapması gereken işin büyük engelleri aşmasını gerektirdiği de açıktır. Bir #ayağındakisakatlık nedeniyle zorlukla yürüyebilen, tekerlekli sandalyeyle hareket edebilen Mathilde’in bu durumu benliğini bulma konusunu daha da zorlaştırır. Ancak tıpkı savaşın ardından geriye hafızasını yitirmiş bir sevgili kalır ve bu anlamda aslında bütün insanlık durumuna doğru genişler. Bir anlatım betisi ve bir tema olarak “#hafızakaybı”, her şeye, bütün bilgilere, bilimlere yeniden başlamanın, her şeyi yeniden öğrenmenin, akıl ve kalple yeni bir insanlık yaratmanın simgesi haline gelir. Bu anlam eksenleri, savaş sonunda hafızayı yeniden oluşturmak gerektiğini gösterir. #Yenihafıza geçmişin yaşanmış hayatlarına dayalı olacağı gibi ileriye dönük beklentilere göre yönlendirilecek bir hafıza olacaktır. Anlatının ulaştığı sonuç da bu olabilir. Bu sonucun temel dayanağı aslında arayışın kendisidir.
Mathilde’in, ölüp ölmediği kesin olarak bilinmeyen sevgilisini arayışına diğer anlatı kişilerinin tekil durumları eklenecek ve bu temel anlam hattı güçlendirilecektir. Bu kişiler arasında örneğin #AngeBastignano’nun sevgilisi #TinaLombardi’nin arayışı en şiddetlisi olur: Tina Poincaré’nin af belgesini zamanında birliğe iletmeyen subayı, hamasi duygularla sevgilisini öldüren Fransız askerini öldürür. Kendisi de giyotine gider. Anlatı içindeki konumları bakımından “kötü” kategorisine kaydolsalar bile birbirlerine olan sevgileri bu kötülüğü ortadan kaldırır: #karşılıklısevgi, ötekine yönelen yoğun duygu durumu olumsuz bireydeki olumsuz imgeleri, tekil kötülükleri siler. Tina’nın arayışı öç alma üzerine kuruluyken, diğer iki askeri, Biscotte ve Bastoche’u arayan olmaz; iki iyi arkadaş olarak ikisi de ölümde buluşmuş gibidirler. Dolayısıyla iyilik küresine yerleşen Mathilde-Manech çiftinin karşısında kötülük küresine yerleşen Ange-Tina çifti vardır. İlki kavuşmayla, diğeri kesin ayrılıkla (subayları öldürüp öcünü alan Tina giyotine gider) sonuçlanan bu ayrılıklar aynı noktada birleşir. Beş askerin farklı kişilikleri, iyi ya da kötü yönleri olsa da birleştikleri nokta tam da Ange-Tina ile Manech-Mathilde çiftlerinde tutkulu aşk konusuyla vurgulanan bir ögedir: #saflık ve #çocuksuluk.
Anlatı kişilerinin en belirgin özelliklerinden ilki inatçılık, sevgiye doğru yönelimde geri adı atmama kararlığı ise, sonraki özellikleri geçmiş ile geleceği birbirine bağlayan bu “çocukluk” betisidir. Çocukluk yıllarının anılarına taşıyan her iki anlatı kişisi bu çocuksuluklarını hiç yitirmemişlerdir. Buna ilişkin olarak Mathilde’de zaten belirgin olan çocuksuluk ve saf şefkat, Manech’te daha simgesel hareketlerle belirginleşir. Küçükken arkadaş olduğu, kötürüm Mathilde’i sırtına alıp deniz fenerine çıkarması, onunla cennetten kovulma öncesinin mutluluğunu çağrıştıran, dünya ötesi bir eşduyumu yaşıyor olması bunlar arasında sayılabilir. Korku içindeki Manech’in savaş içinde betimlenişi, korunmaya muhtaç oluşu ile onun çocukluk yıllarında Mathilde karşı gösterdiği duygular koşuttur. Bir zamanlar Manech Mathilde’i nasıl koruyup kollamış, onu korkularından kurtarmışsa, aynı biçimde artık Matthilde de Manech’e karşı bu koruyuculuk işlevini üstlenmiştir. Dolayısıyla her iki anlatı kişisi bu bakımdan da birbirine koşuttur: Mathilde çocukluğunda ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve şefkati Manech için gösterir, o da aynı şeyi çocukluğunda yapmıştır. Aşkların gelip geçiciliğinden çok köklü bir geçmişe dayanıyor olması yine çocukluğa dönüşle işlenir. Diğer dönüş anlatılarında olduğu gibi burada da çocukluğa dönüş vardır. Çocukluğun saflığına dönüştür bu ve Manech’in Mathilde’i on yaşındayken ilk gördüğünde sorduğu soruyla ortaya çıkar: “yürürken canın yanıyor mu” sorusu, ilk karşılaşmalarında olduğu gibi yeniden buluşmalarında da sorulacaktır.
#Dönüş betisi “#buluşma” sahnesiyle tamamlanır. Uzun bir arayışın sonunda iki sevgili buluştuklarında savaşın içinden geçmiş, dehşeti yaşamış Manech’teki hafıza kaybı kavrayıcı bir anlam bütünlüğü haline gelir. Nişanlıların buluşması iki anlamı birbiri üstüne bindirir: bu buluşma bir yandan bir düğün, diğer yandan öbür dünyaya bir geçişi, cenaze törenini gösterir. Aynı zamanda kavuşmanın bir erginlenme, yani kimliğini ve kişiliğini bulma anı olduğunu belirtmiştik. Zira artık Mathilde’den kadın olarak söz edilir; evlilik onu kadın haline getirir: “Gerçek bir kadın olarak elinden geldiğince süslendi…” 365. Mathilde’in kavuştuğu kimliği ile Manech’in gözlerinden yansıyan ve savaşın yol açtığı kimlik yıkımı birbirine eklenir. Savaş çocukluk için ruhu parçalayan bir insanlık dramıdır: bunu da Manech’in gözlerinin betimlemesinde buluruz: “çok solgun bir mavilikte, neredeyse yeşil, dingin ve yumuşak, derinlerinde bir yerlerde çırpınan bir şey var, bir çocuk, katledilmiş bir ruh” bütün anlatının tematik odağı böylelikle tamamlanmış olur.
#Katledilmişruh tematiğini örneklendiren kişi, aynı zamanda anlatının düğümünü de çözen, anlatının kilit kişisi #BenoîtNotreDame olur. Bilmecenin, yani Mathilde’in başına neler geldiğini bir tek o bilmektedir ve son anlatı sahibi olarak bu polisiye anlatının düğümünü çözer. Kendi künyesini ölü bir askerinkiyle, Manech’inkini de ölmüş bir başka askerinkiyle değiştirir, böylece kendini ve Manech’i savaştan kurtarır. Askerlerin insansız bölgeye atılmış olmalarını, bir tür #ilkelcezalandırma yöntemi (ordali) olarak görürsek ve bu cezadan bir tek Notre-Dame ile Manech’in kurtulduğunu düşünürsek, anlatıdaki dinsel simgeler de belirginleşir. Manech’in temsil ettiği dünyevi aşkı “sırtlayıp” götüren ve “kurtaran” kişi yine adı da dinsel anlamla yüklü adı olan #NotreDame’dır; öte yandan kurtarılan bu dünyevi aşkın romanın sonunda Manech’in hafıza kaybıyla birlikte daha tinsel bir görünüme bürüneceğini de biliyoruz. Ancak burada esas vurgulanması gereken Notre-Dame’ın kurtulduktan sonra gelip sığındığı yerin mutlu bir çocukluk geçirdiği Bernay olmasıdır: “… insanların aptallığına karşın her şeyin yeniden yeşereceği bu güzel topraklara doğru… gittim. Neden la Brie’ye geldim? Söyleyeyim size. Buraya on iki yaşındayken gelmiştim… buğday tarlalarının en güzelinin bulunduğu ve devasa günebakanların arasında çocukların kaybolduğu ekinlere dönme isteğimi, Bernay’deki mutluluğumu anlata anlata bitiremezdim Mariette’e.”(s. 349). Notre-Dame çocukluğuna doğru ilerler sanki; çocukluğunun mutlu günlerini geçirdiği topraklara dönüp orada yeni bir kimlikle hayata yeniden başlar. Romandaki #düğümüçözen bu konuşmanı sonunda yine dönüş tematiğini vurgular ve bu aynı zamanda iki roman kişisinin durumunu da özetler: “Bleuet’yi yeniden görürseniz ve eğer o kötü günler hafızasından silinmişse, bunları ona hatırlatmayın. Onunla yeni anılarınız olsun, tıpkı benim Mariette’le olduğu gibi. Bir ad hiçbir şey ifade etmez, bunu söyleyebilirim. Benimkini tesadüfen vermişler, bir başkasının adı bu. Ve Bleuet de tıpkı Benoît Notre-Dame gibi Bingo Crépuscule’de, ocak ayının bir Pazar günü öldü” (351).
Sonuçta birbirini tamamlayan iki ayrı kahraman ile yeniden başlayan yaşam, yaşama dönüş gibi temaların bir araya geldiğini ve Mathilde ile Manech’in bir yandan tematik düzlemde diğer yandan da anlatısal düzlemde birleştiğini söyleyebiliriz. İki roman kahramanı hafıza ile unutuş konularını tarihin ve zaman algısının, dolayısıyla insanın bireysel ve sosyal varoluşunun temeline yerleştirir. İki kahraman bir yandan uç sosyal deneyim olarak savaşın yol açtığı yıkımı ve insan varoluşunu hiçlik durumuna savuruşunu resmeder. Mathilde ile Manech kirlenmemiş çocuksuluğu, kirliliğe yol açan eril şiddetin karşısına koyar. Bu nedenle iki kahramanın eril-dişil ayrımını zihinsel düzlemde yok ettiğini de gözlemleriz. Mathilde ile Manech’in bir yandan evlilik, diğer yandan cenaze törenini andıran buluşma sahnesi ikisini meleksi bir varoluş içinde dondurur. Anlatın sonunda yer alan mezar yazıtı bu zihinsel birleşmeye son noktayı koyar: Zamanın dışında, uzamın dışında, her tür sosyal belirlenimlerin dışında bir varoluş. Bu, saf, nitelenmemiş, henüz adı konulmamış, sadece varoluşuyla bir değer olan insanın betimlenmesidir. Dolayısıyla savaşın yok ettiği şey aslında bu tür meleksi bir varlık olarak insandır. Bu nedenle Japrisot’nun iki kahramanı Birinci Dünya Savaşını temel almakla birlikte aslında kavram olarak savaşı, yani ne uğurda yapılırsa yapılsın yok etmeye yönelen ilkel güdüyü hedef alır. Kuşkusuz bütün anlatı oyunları ve çok çeşitli anlatım seviyeleri, çok farklı anlatıcılarıyla teknik açıdan olduğu kadar, şiirsel ve duygulu üslubuyla da kalıcı bir tablo çizdiğini söyleyebiliriz.
NOTLAR:
* Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi
(1) Sébastien Japrisot, Un long dimanche de fiançailles, Denoel, Paris, 1994. Alıntılar bu basımdandır.#edebiyatvesinema #romanuyarlama #uyarlama #JeanPierreJeunet #FransızSineması #BirinciDünyaSavaşı #savaştankurtulmakiçin #beşasker #insansızbölge #nomansland #terredepersonne #hafızayıyenidenoluşturmak

Sorry, there were no replies found.