Makedonya’nın Son Osmanlı Beyi Zülfikar Bey ya da Viran Dağlar’ın Poetikası
-
Makedonya’nın Son Osmanlı Beyi Zülfikar Bey ya da Viran Dağlar’ın Poetikası
Makedonya’nın Son Osmanlı Beyi Zülfikar Bey ya da Viran Dağlar’ın Poetikası*
Makale Yazarı: Semiramis Yağcıoğlu
*Bu makale Roman kahramanları dergisi 12. sayısında (Ekim/Aralık 2012) yayımlanmıştır.
Yunus Nadi, Orhan Kemal ve Ömer Asım Aksoy ödüllerini alan Necati Cumalı’nın Viran Dağlar (1995) adlı romanı, okuyucuyu şaşırtan bir okuma deneyimi sunar. Balkanların imparatorluktan kopuş sürecini ve Osmanlı’nın son günlerini, Makedonya’da uçbeyi olarak yaşayan bir ailenin son temsilcisi Zülfikar Bey’in kısacık yaşam öyküsünü merkeze alarak kurgulayan romanın, bildiğimiz çatışma türlerinin üzerine inşa edilmediğini fark ederiz. Roman evreninde anlam üretmeyi olanaklı kılan, baba/oğul, kadın/erkek, ya da romanın tarihsel bağlamını oluşturan etnik çatışma içinde biz/siz kavgası gibi seçeneklerin hiçbirinin kurgulanmamasına rağmen, Zülfikar Bey’in acıklı sonu bizi derinden etkilemeyi başarır. Romanın sonunda, Mondros Mütarekesinin imzalanmasına sadece üç gün kala, Zülfikar Bey’in yanaşması İsmail tarafından başından vurularak öldürülmesi, okuyucunun içini kavurur adeta. Zülfikar Bey’in yakışıklı başını kucağımıza almak ve ona ağıt yakmak isteği kaplar içimizi. Yüzey metin düzleminde, Zülfikar Bey’in sevgili Makedonya’sının yitirilişi karşısında duyduğu mutsuzluğun ve umarsızlığın dile getirilmemesine karşın, onun acısını duyumsamak mümkündür.
Gürsel Aytaç Cumhuriyet Kitap ekinde şöyle değerlendiriyor romanı: “Viran Dağlar anlatacak şeyi olan, geleneksel anlatım tarzından uzaklaşmaya gerek duymamış bir yazarın, sürükleyici bir romanı. Modern romanın biçimciliğinden, düşünce derinliğinden bıkan okuyucuya “roman” okumanın tadını yeniden hatırlatıyor” (1995). Gerçekten de, hiçbir deneyselliğe başvurmadan, realist bir teknikle dünyayı temsil edermiş gibi yapan bu romanın olay örgüsü, dil ve anlatım araçları, geleneksel roman kalıplarındaymış gibi görünür. Geleneksel anlatıların zaman sürekliliği, girişte kısacık bir bölümün dışında, çizgiselliğini korur. İçinde bulunduğumuz zamanı unutarak, romanın zamanında ve mekânında yaşarmışçasına bir deneyim yaşadığımız doğrudur; ancak okuduğumuz öykünün bir kurmaca metin olduğunu, tam da gönüllü olarak unuttuğumuz anda, yazar-anlatıcının sesini irkilerek duyarız. Savaşın getirdiği yıkımlar ve çöküntülerden bahsetmek istemediğini okuyucusuna bildirir kesin bir dille.
Sayısız romanlara konu olan, hemen her seyircinin birçok kez sinemalarda izlediği bu olayların ayrıntılarına girmek okuyucunun bu öyküye göstereceği ilgiye saygısızlık olur. Bu olaylara çok kısa bir iki notla değineceğiz (s. 320).
Böylelikle, örneğini John Fowles ve Margaret Atwood gibi romancılarda gördüğümüz, yazma ve kurgulama süreçlerini tartışan üst-kurmaca metinlerin özelliklerini sergileyerek, geleneksel roman kalıplarını kırar. Necati Cumalı, pekâlâ en iyisinden zulümleri ve etnik çatışmaların bağlamında Zülfikar Bey’in kahramanlıklarını destanlaştıran tarihi bir roman yazabilecekken, bunu yapmamayı seçerek farklı bir arayışın peşinde olduğunu açıklamış olur. Aslında Necati Cumalı roman boyunca türler arasında sanki bir gezintiye çıkarak, anlatının farklı biçimlerde yeniden kurgulanabileceğini göz ardı etmememizi bizden talep eder sanki. 1890 yılında doğan Zülfikar Bey’in çocukluğu ile başlayan romanın, onun büyümesi ve farkındalık geliştirmesi beklentisiyle #bildungsroman geleneği içinde sürdürüleceği beklentimiz boşa çıkar; çünkü, Zülfikar Bey hep çocuk kalır. Soylu eşkıya romanı olarak sınıflandırmak, kısa bir an mümkün gibi görünse de Zülfikar Bey’in öyküsünün çok farklı düzlemlerde felsefi ve psikolojik açılımlara okuru yönelten bir #modernist roman özelliği taşıdığını yavaş yavaş fark edip, bundan hemen vazgeçeriz.
Viran Dağlar, modernist romanda olduğu gibi Zülfikar Bey’in algılama, düşünme ve eylemde bulunma biçimlerini yönlendiren varoluşsal temel üzerinde yükselir; dünyanın Zülfikar Bey üzerinde bıraktığı izlenim ve olayların tetiklediği içsel süreçlerin dışa vurumlarının aracı olarak da mekân ve coğrafya, romanın ana unsuru olarak belirir.
Viran Dağlar, Balkan, Makedonya ve I. Dünya Savaşı ‘nın getirdiği zulümleri, yıkımları dile getirmeyi reddederken, tarihsel olayların girdabında oradan oraya savrulan, içinde yaşadığı coğrafyanın, çocukluğunda bildiği, içselleştirdiği, imgelemine yerleştirdiği haline dönmesi için zamanı umutsuzca geriye çevirmeye uğraşan Zülfikar Bey’in imkânsız öyküsünü anlatır. Bu imkansız uğraşı anlatan en önemli metinsel verilerden biri, Zülfikar Bey’in sık sık annesini özlemesidir. Fransızlardan kaçarken dolandığı dağlardan, her türlü tehlikeyi göze alarak Goriçka’ya, önüne geçilmez bir biçimde Zülfikar Bey’i her seferinde çeken, yeni evlendiği karısı Emine’nin kokusu değil, annesi Saliha Hanım’ın özlemidir; Yeniden Saliha Hanım’ın küçük oğlu olamayacağı gibi Makedonya’nın geçirdiği sancılı değişimin de engelleyicisi olabilecek bir güce sahip değildir. Zaman; ruhunu besleyen, ona yurt olan toprakların üstündeki yaşamı bir daha asla geriye dönülemez bir biçimde dönüştürür. Rum, Boşnak, Hırvat Arnavut olmanın önemli olmadığı, insan olma niteliğini taşıyan herkesin değer gördüğü, birbirini seven, birbirine güvenen, birbirine saygı duyan insanların ülkesi Makedonya, avucunun içinden kayıp yok olur. Bu nedenle denilebilir ki, hep doğru yerde ama yanlış zamandadır Zülfikar Bey.
Viran Dağlar’ın üzerine oturduğu temel çatışma, mekân ve zaman çatışması olarak belirginleşir. Bu açıdan, Necati Cumalı, geleneksel anlatı biçiminin sınırlarını aşarak, romanı insan ve çevresini bölünmez bir bütün olarak algılayan görüngübilimsel (fenomenolojik) bir boyuta taşımayı başarır. Mekânın, anlatının en önemli unsuru olarak tüm romanın kurucu ögeleri arasından sıyrılarak öne çıkması, Makedonya’nın, öykünün yer aldığı bir uzam parçası olarak değil, aynı zamanda Zülfikar Bey’in varoluşunu belirleyen temel unsur olarak değerlendirmemizi zorunlu kılar. Neredeyse #Heidegger’in ‘#Dasein’ kavramını somutlaştıran, Zülfikar Bey’in kimliğinin sarsılmaz merkezi olarak Makedonya roman evreninde Zülfikar Bey ile birlikte başrolü paylaşır. Bu nedenle Viran Dağlar, mekânsal bir okumayı adeta okuyucusuna dayatır ve bu okuma, romanın felsefi ve psikolojik katmanlarının kapılarını aralamamızı mümkün kılar.
Makedonya, bir mekânsal metafor olarak Zülfikar Bey ve diğerleri ile arasında kurulan ilişki ağının sarsılmaz ortak paydasını oluşturur. Manastırlı otelci bu mekânsal ‘karındaşlığı’ en yalın biçimde Zülfikar Bey’e şöyle anlatır:
“Makedonya ne Sırp’ın malıdır, ne Bulgar’ın; ne yalnız Rum’a kalır ne de yalnız Türk’e. Makedonya Makedonyalılarındır. Türk’ü, Rum’u, Sırp’ı, Bulgar’ı Arnavut’u, daha kim varsa, tümü birbirinin kardeşidir. Makedonya ne zaman anlarsa bu gerçeği o zaman huzura kavuşur” (s.290).
Dağlarda Fransız askerlerine karşı birlikte direndiği Bulgar Georgi Kaptan’ın sözleri ise bu karındaşlığın, ulus oluşturma boyutuna nasıl taşınacağını anlatır ona.
“Zülfikar Bey dedi… Balkanlar, beşe, belki de altıya bölünecek. Kaç halk sahip çıkarsa o kadara bölünecek. Makedonya da Makedonyalıların olacak. Balkan Savaşı’ndan sonra sizinkiler yarıya indi Makedonya’da. Bizim kalabalık olduğumuz yerlerde biz kuracağız devleti. Bulgar kralını oradan çıkaracağız. Kendi devletimizde Makedonyalıları dillerine dinlerine göre ayırmayacağız! İşte sen bizim aramızda bu birliğin ilk örneğisin! Ben bu inançla Meşrutiyetten önce on beş yıl dağlarda gezdim, üç yıldır yine bunun için gezerim!” (s.322).
Bu sözler, Ulysses romanında Leopold Bloom‘un sözlerini anımsatır. “Bir ulus mu?” diye sorar Joyce’un İrlandalı şehir gezgini, “Bir ulus aynı yerde yaşayan insanlardan başka nedir ki?” (s.331).
Fransız görüngübilimci (fenomenolog) Gaston Bachelard, Uzamın Poetikası (The Poetics of Space) adlı çalışmasında, özne ve uzam arasında kurulan varoluşsal ilişki üzerine düşüncelerini açıklarken ilk anılarımızın kaynağı olan evin, ‘ben’in dünya ile kurduğu ilişkinin keşfinde önemli bir rol oynadığını söyler. Ev imgesini bir araç gibi kullanarak, kişilerin ruhsal çözümlemelerini yapabileceğimizi savlar. Çocukluk anılarımızda önemli bir yer tutmaktan öte, bu anıların oluşumunu sağlayan ev, bize sunduğu korunma, bağlanma ve mahremiyet gibi duyguların, “değişime karşı durma yanılsamasını” bize yaşatmayı başardığı için genellikle, anne bedeni ile eşdizimsel bir ilişki içinde metinselleştirilir. Bachelard’ın ev hakkında ileri sürdüğü görüşler, Cumalı’nın Makedonya’nın poetikasını nasıl metinsel olarak inşa ettiğini çözümlemek için önemli ipuçları sunar bize. Viran Dağlar’da Zülfikar Bey’in, Makedonya’yı Goriçka’daki evinin kesintisiz bir uzantısı olarak deneyimlemesi ve bu dünya içindeki yerinin ne olduğunu duyumsaması arasında, görüngübilimsel bir ilişki olduğunu görebilirsek, romanın üzerimizde yaratmayı başardığı derin etkiyi ve hüznü daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum.
Zülfikar Bey’in Makedonya ile arasında kurulan varoluşsal bağ, Makedonya’nın güneydoğusunda Kastorya ile Noylan gölleri arasında büyüklü küçüklü yarım düzine köyün sahibi olan babası Rıza Bey’in kucağında, at üstünde, iki yaşında başlar. II. Murat döneminde ailesine bağışlanan bu toprakları gezerken gördüklerini, kendi bedeninin bir parçası olarak algılar. Zamanla daha uzaklara uzanan geziler esnasında tüm Makedonya iç dünyasının ayrılmaz bir parçası haline gelirken, onun da varlığı Makedonya’nın ayrılmaz bir parçası olur.
“Uçana’dan gittikçe açılarak uzuyordu bu at gezintileri. Böyle böyle on sekizine gelinceye kadar bütün dağ yolları, gölleri, geçitleri, köyleri, kasabalarıyla tanıdı aşağı Makedonya’yı. Yakışıklılığı, giyimdeki beğenisinin yanı sıra cömertliği, ağırbaşlılığı, davranışlarındaki ölçü, başkalarına üstünlük sağlayan niteliklerinin hiçbirinin ayırımında değilmiş gibi alçakgönüllü tutumu ile tanıştığı herkese saydırdı sevdirdi kendisini. On, on beş gün görünmediği her yerde aranır sorulur oldu” (s.61).
Aranır sorulur olmak, her gittiği yerde tanınır olmak, ona her kapının açılmasına, her yere buyur edilmesine olanak sağlar. Sanki aşağı Makedonya onun için kendi evinin dışında da kesintiye uğramayan, sınırları olmayan bir ev, bir yuva olur. Sofralar, döşekler onun için kurulur. Bütün kadınlar ona kendilerini sakınmadan sunar, onu sever ve esirger. Çocukken evcilik oynadığı Cemile, karısı Emine, dağlarda konakladığı handa onu koynuna alan Rum kadını Sofia, Manastır da’da yıllar sonra rastladığı gençlik macerası Nadire hep ona şefkat ve sevgi sunarlar. Ama o hep dönüp dolaşıp annesine sığınır, onu özler. Doğup büyüdüğü toprakları özlemek, annesini özlemek anlamına gelir. “İki gün geçmeden özlerdi doğup büyüdüğü toprakların kokusunu. Özellikle kendisine ne kadar düşkün olduğunu bildiği annesini” (s.62).
Zülfikar Bey’in büyüme yıllarında, dolaştığı topraklar ile arasında tensel bir ilişki, bir aşk ilişkisi ve bundan da öte bir varolma ilişkisi kurulduğunu vurgular yazar anlatıcı. Çiçeklerin, canlıların, dağ yollarının türlü renklere boyandığı doğasıyla Makedonya, bir şiir olur yerleşir yüreğine.
“Tanıdıkça daha çok seviyordu doğup büyüdüğü yerleri. Yükseklerinde kartalların, alıcı kuşların döne döne uçtuğu, gök rengi kayalıkların yarıkları arasında ulu çamların fışkırıp boy attığı uçurumları dolanan dağ yollarından atı üstünde geçerken, göklerinin maviliği, ormanlarının yeşil örtüsüyle kanına karıştığını duyardı soluduğu havanın. Aşağıda sazlıkların, salkımsöğütlerin, akkavakların kuşattığı göllere baktıkça öper gibi bir tat alırdı. Bazı bazı etiyle, kemiğiyle bir parçası olarak görürdü bu doğanın.” (s.61).
Fransız görüngübilimci Merleau-Ponty, tüm entelektüel çabalarımızın ve dünyadaki diğer varlıklarla gelecekte kuracağımız her türlü ilişkinin, bedenimizin bir yerle kurduğu ilksel bağ üzerine inşa edildiğini söyler. “Bedenimiz, oradan oraya devinirken, etrafında gördüğü[…] manzaranın bir parçası olduğu ölçüde, sadece geometrik bir sentezi mümkün kılmaz ama aynı ölçüde, kültürel dünyamızı oluşturan görüşlerin ve tüm dışavurumcu süreçlerin oluşumunu da mümkün kılar” (1945/1996: 338).
Zülfikar Bey’in kimliğini Makedonya’dan bağımsız olarak düşünmek artık olanaksızdır okuyucu için. Makedonya tehlikeye düştüğünde verdiği tepki düşünsel değil, bedensel bir tepkidir adeta. Seferberlik ilan edildiğinde, yeni evli olduğunu düşünmeden topladığı gönüllüler ile Balkan Savaşı’na katılmakta bir an bile tereddüt etmez. Bu topraklara yüklenen değerin getirdiği sorumluluk düşünsel temelde değil, bedensel temelde verilen bir tepki olarak dışavurulur. Birçoklarının “Makedonya’da günlerimiz doldu.” diyerek Bursa’ya ya da İzmir’e göç etmelerine rağmen, Makedonya’yı bırakıp gitmek aklının köşesinden bile geçmez. Onlara “Makedonya’yı kucaklayıp götüremem ki!” der. “Makedonya bohça değil ki toplayayım koltuğumun altına alıp gideyim. Bana düşen teslim olmamak, gözlerim kapanmadan Makedonya’yı yabancıya teslim etmemek” (s.142). “Makedonya’da Osmanlı egemenliğini korumaktan sorumlu genç bir Osmanlı uç beyi” (108) olarak bu toprakları ne olursa olsun terk etmeme kararlılığı o denli samimidir ki, bey – topraksız köylü çelişkisi üzerine oturan feodal düzenin can çekişmekte olduğunu gören arkadaşı Terzi Halit’in gözünde bile aklanır. L’Humanité okuyan, tek dileği Jaurés’i Paris’te Vendôme meydanında dinlemek olan, sosyalist Halit için Zülfikar Bey ve kuzeni Mustafa saygı duyulacak iki gençtir.
“Halit’e göre toplumda çürüyen, ömrü sona eren bir kökten geliyorlardı ikisi de. O kökün son sürgünleriydiler kuşak olarak. fiu da var ki, kitapların yazdığı, teorilerin belirlediği kadar tek yönlü değildi sorun! Toplumsal katlarına yönelik kusurlar suçlamalarla karalanamazdı bu çocuklar. İlkin çok açık yürekliydiler. İnandıkları insanlara bağlılıklarında çocuk kalmış bir yanları vardı. Cesaretleri, dürüstlükleri, sevecenlikleriyle aklanıyorlar, sevilen, özlenen iki genç oluyorlardı kendilerini tanıyanların gözlerinde. En başta da Jaurés hayranı kendi gözüyle” (s.104).
Gönüllü olarak katıldığı Balkan Savaşı’nda, Resneli Niyazi Bey komutasında savaşırken vurularak saf dışı kalan bu iyi eğitim görmüş, varlıklı, gözü pek uç beyi, 1916’da Arnavutluk ve İstanbul arasında kurulan gizli haberleşme örgütünün Goriçka Biliste ayağında görev alır. İçinde ne olduğunu bilmediği mektupları taşımak ona bu topraklar için bir şeyler yapma duygusunu yeniden yaşatır; hayatının anlam kazandığını duyumsar. Oysa saflar hızla değişerek bu toprakların kaderini de değiştirir. Arnavutluk’ta hükümet kuran eski Osmanlı subayı Esad Paşa, İstanbul hükümeti ile dostluğunu bozmuş, işgalci Fransızlar ile birleşmiştir. Fransızlar örgütün ucunu bularak tutuklamalara başlayınca, dağlarda mekân tutmuş komitacılara katılmaktan başka çaresi kalmaz. Birlikte dolaştığı komitacı Georgi Kaptan ile düellosu, Fransız jandarmalarının silahlarını Rudnik gölüne atışı, Kozana Valisinin yolunu kesip ona ders verişi, Florina’da tutuklandığı hapisten kaçışı, adının efsaneleşmesine neden olur ama olacakları önlemeye yetmez. Ne acıdır ki, her köşesini avucunun içi gibi bildiği, sınırların olmadığı bu topraklarda hapishane duvarları yolunu kesmeye, demir parmaklıklar etrafını kuşatmaya başlar.
Romanın izleği, Zülfikar Bey’in kimliğini oluşturan, mekân ile kurduğu etkileşimi öne çıkarırken, Balkan, Makedonya ve I. Dünya Savaşı yıllarında geçen olaylar, romanın zamansal çerçevesini oluşturarak siyasi bir bağlam oluşturur. Viran Dağlar’da mekân ve zaman boyutlarının kesişmesi, ya da Türkçeye zamanyer olarak çevrilebilecek Bahktin’in chronotope deyimiyle kavramlaştırdığı bileşen, zamana ilişkin imgeler ile metnin yer aldığı mekân arasındaki ilişkiden yola çıkarak, tarihin bir temsili kurgulama işlevini başarıyla yerine getirir.
Zaman, neredeyse bir günce titizliği ile 1906 yazı, 22 Ekim günü, 23 Ekim sabahı, 1912 Mayıs sonlarında… gibi tarihlendirmelerle, kendi durdurulamaz ilerleyişini roman boyunca duyumsatırken, chronotope’un mekân boyutunu oluşturan Makedonya, roman evreninde olan bitenin sadece temel dinamiğini değil, romanın dile getirdiği simgesel değerlerin de dile getirilmesinin aracı olarak işlev yüklenir.
Makedonya bir uzam parçası olarak, roman evreninde birleştirici değerlerin derinlere kök saldığı bir yuvadır orada yaşayanlar için. Makedonya esirgeyendir. Goriçka, Uçana, Muralar, Zeleniç, Aydos, Biliste, Florina ve İspansa arasında Zülfikar Bey’le birlikte sürekli dolaşan okuyucu, bu mekânların sadece harita üzerinde yer alan yer adları olmadığını derinden duyumsar. Zülfikar Bey’i “dilleri #Rumca, Bulgarca, Sırpça Arnavutça, Çingenece, dinleri Müslüman, Ortodoks, Uryani, Musevi” (61) olan bu insanlara, anne kordonu gibi bağlayan, anayurdunu oluşturan duraklardan sadece birkaç tanesidir. Buralarda yaşayanlar Zülfikar Bey’in hep yakınlarıdır.
“Onlara karşı değildi savaşı. Onlara kurşun sıktığı aklına bile gelmiyordu. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, uzaklardan gelecek yabancılara karşıydı öfkesi. Yaşayışlarının düzenini bozmak isteyenlere karşıydı öfkesi” (s.168).
Birlikte asırlar boyunca yaşamış, “yaşayışlarının düzenini” ne olursa olsun korumak isteyen bu insanlar, zamanın koşullarının kendilerine dayattığı ötekileştirme siyasetine ellerinden geldiğince direnirler. Öylesine ortak bir umutla ve sezgiyle paylaşırlar ki bu yeryüzünü ve gökyüzünü, ayrılıklardan ziyade paylaşılan değerler önemsenir ve kutsanır.
Kör Ligor’un Yunan ordusu gelmeden Nalbantköylü komşusuna söyledikleri, bu komşuluk ilişkisinin, etnik kökeni ne olursa olsun, herkes tarafından kutsandığını gösterir:
“Bunca yıllık komşuyuz dedi. Bundan sonra ne sen benden iyi komşu olursun başkasıyla ne ben senden iyi daha iyi komşu bulurum. Kalk çıkalım Nalbantköy’e hangi ordu gelirse onun komutanının önüne. Yunan gelirse ben, Türkler gelirse sen söyle, bozmasınlar komşuluğumuzu, bıraksınlar eskisi gibi yaşayalım” (s.227).
Komşuyu ürkütmek ayıptır, günahtır. Seferberlik ilanının coşkusuyla evine bayrak asmak isteyen genç Zülfikar Bey’e annesi izin vermez. “Bayraklarımız ayrı, çarşımız, çeşmelerimiz bir! Bunca yıl birbirimize eğri söz etmeden yaşadık! Yakışık alır mı? Komşularımız kırılır, ürker…” (s.149) diyerek oğlunu sakinleştirmeye çalışır.
Makedonya insanı sağaltıcıdır; ölümden yana değil, yaşamdan yana tavır almaktır ona düşen görev. Hastalanan, yaralanan başkası değil, candır. Savaş bu gerçeği değiştiremez. Yunanlıların önünden kaçan bir Türk aile, Goriçka’daki konağa sığındığında, göç yollarında hastalanan bebeğe bakmak için çağırılan Rum ebe kadın “oy oy more kopelamu” (s.178) diye severek, okşayarak, bebeğin ateşini düşürür. Aynı biçimde, yaralı Yunanlı üsteğmeni şehit oğullarının yerine koyarak üç hafta “oğulları niyetine” (s.227) bakan yaşlı Türk ana baba da bu sevecen ve ötekileştirmeye direnen halkın bir parçasıdır.
Makedonya halkları neden ‘ben’ değil ‘biz’ demeyi önemser? Ötekini “kendisi gibi” görmeye ne zaman ve nasıl başlamıştır? Ne zaman bir Türk, bir Bulgar için “tıpkı benim gibi” demeye başlamıştır? Önce kendinin kim olduğu bilgisini edinmiş, sonra komşusuyla kendi arasında benzerlikleri görme süreci mi başlamıştır? Görüngübilimsel yaklaşımla, öznenin ilksel deneyimlerinin ötekini algılayış biçimini nasıl şekillendirdiğini açıklarken Merleau-Ponty, “Bedensel olarak bu dünyada bizi var eden deneyimlerimizdir ve bu dünya tüm zenginlikleri ve vaatleri ile benim bedenimden de öteye uzanır” der. “Öteki bu deneyimlerin bir parçası olarak benimle aynı dünyanın zenginliklerini paylaşır. Biz kendimizi birbirimize doğru aynılıklarımızı ve farklılıklarımızı sürekli tartarak değil, tam tersi birlikte dünyayı deneyimlemeye yöneliriz. Ötekinin varlığını keşfeden benim bedenimdir ve öteki bedende mucizevi bir biçimde kendi niyetlerimi, dünya ile benzer baş etme yöntemlerini keşfederim” (1945/1996:354) diyerek, Makedonya insanını anlamamızın anahtarını sunar adeta. Bu insanların, ötekinin bedenini kendi bedenine benzer olduğu için değil, ama aynı dünyada ortak bir varoluşu paylaştığı için özneler arası bir ben/kimlik oluşturmayı başarmış olduğunu kavrarız.
Zülfikar Bey düşünme ve hayatı sorgulama eylemlerinin çok uzağında, sadece bu dünya içinde neyi nasıl yapacağının ilksel bilgisinin çocuksu rehaveti içinde yaşar. O suyun içinde yüzen bir balık, ormanda gezinen bir aslan gibi biyolojik yaşama koşullarını sağlayan bu topraklarda yaşar. Neden, niçin diye sormayı öğrenmemiş gibidir adeta. Bu davranışlarıyla da görüngübilimsel varoluş biçimiyle tutarlılık sergiler. İnsanı çevresiyle birlikte bölünmez bir bütün olarak değerlendiren görüngübilimsel yaklaşımın temel kavramlarından biri ev ise, diğeri yaşam çevrenidir (lifeworld). İnsanlar gündelik hayatın içinde olan biteni, ‘doğal olan’ budur bilgisiyle yaşarlar. Genellikle olan bitenin başka türlü de gerçekleşme olasılığının olabileceğini sorgulamadan, gündelik hayatın akışına kendilerini teslim ederler.
Zülfikar Bey’in tüm yaşamsal olgulara karşı tutumunda, hayatı bütün doğallığı ile kabullenişinin iz düşümlerini görmek olasıdır. Yirmi iki yaşındaki Zülfikar Bey’in, ideolojik eğilimleri açık ve net olgular olarak gelişir. 1908 Devriminden sonra hemen her Makedonyalı Osmanlı gencinin ilgisini çeken İttihat ve Terakki saflarında yer almak, onun tarafından, çok doğal bir şey olarak benimsenir. “İttihatcılığın öyle incelenecek, bellenecek bilimsel ilkeleri yoktu. İttihatçıyım demek vatanımı, ulusumu severim demekti sonuç olarak” (s.140).
Kadınlarla ilişkileri de, aynı biçimde, çelişkiden uzak olarak biçimlenir. Arada bir çocukluk sevgilisi Cemile’nin anısı yüreğini sızlatsa da annesinin seçip, ona layık gördüğü Emine ile evlenir. Bu durumu sorgulamak aklının köşesinden bile geçmez. Erkeklerin belli bir yaşa gelince evlendirilmelerinden doğal ne olabilir ki? Evlendikten dört yıl sonra misafir olduğu çocukluk yavuklusu Cemile’nin evinde yaşadıkları tek gecelik kavuşmada “Niye almadın beni?” diye sorar Cemile. Zülfikar Bey’in yanıtı kısa ve nettir “Evlendirdiler.” (s.248). Cemile için de bu yanıt yeterince açıklayıcı ve meşrudur; isyan etmeyi aklının köşesinden geçirmez. Aynı tutum, karısı Emine için de geçerlidir; kocasının evden çıkıp gitmelerini, başka kadınlarla yaşadığı ufak tefek aşkları sorun haline getirmez. Bu dünyada erkekler böyle yaşar ve bu bilgi kayınvalidelerden gelinlere aktarılarak doğallaştırılır. Zülfikar Bey’in annesi gelinine bu kıymetli bilgiyi aktarırken “Gençliğini sürmeden çabuk evlenenlerin hep gözü dışarda olur. Evlendikleri kadın akıllıysa anlar, hoş görür kocasının ufak tefek kaçamaklarını” der.
Romanın sonunda, Zülfikar Bey’in bir zamanlar sınırları olmayan evinin alanı giderek daralırken zaman da daralır. Artık onun nefes aldığı coğrafyadan eser kalmadığına göre, soyunun son örneği soylu bir hayvan gibi ölmesi gerekir. Din-tarım imparatorluğu Osmanlı’yı bitiren dünya savaşının biçimlediği bir çağ kavşağında, yani Mondros Mütarekesi’ne üç gün kala, annesi Saliha Hanım’ı görebilmek için Goriçka’ya giderken gecelediği yanaşmasının evinde başından vurularak öldürülür. Fransızların koyduğu ödülü almak için ihaneti göze alan İsmail’in bu cinayeti işlemesi, feodal düzen içinde bey – yanaşma ilişkisinin de çatladığını bize gösterir. Artık, yeni çağ düzeninde, eşitsizliklerin üstünü örten güven, dayanışma ve sadakat üzerine kurulan ilişkilerin yerini, kapitalizmin fiyat değer ilişkisi alacaktır. Mondros Mütarekesi bu iki dünya düzeni arasındaki eşiği temsil ederken, son Osmanlı Bey’inin bu eşiği atlamasını beklemek kuşkusuz okuyucunun tarih bilincini hafife almak olur. Necati Cumalı, böyle bir saygısızlığı yapmaz; ama Zülfikar Bey’in kanını da yerde koymaz. Roman boyunca şiddeti, kanı ve insan zulmünü anlatmayı reddetmesine rağmen, yanaşma İsmail’in başının, Zülfikar Bey’in birlikte dağlarda dolaştığı Kara Ali tarafından nasıl acımasızca kesildiğini bize anlatmaktan kendini alıkoyamaz. Zülfikar Beyin parasını ödediği, altın dişler, kesik başın açılan dudakları arasında mide bulandırıcı bir parıltıyla parlar. Romanın son satırları, Necati Cumalı’nın kaybolan bir coğrafya ve yaşam düzeniyle özdeşleştirdiği Zülfikar Bey’e duyduğu saygının, sevgiyle harmanlanmış hüznünü akıtır içimize ve belleklerimizden silinmeyecek felsefi derinliği olan bir roman tadı bırakır.
“Erken ya da geç, bir gün öleceği değil, nasıl yaşadığıdır önemli olan kişinin. Bu dünyadan Zülfikar Bey gibi dolu dolu yaşayıp göçenlerin şavkı, çakan yıldız gibi gözlerde kalır!..”
—————–
Kaynakça
• Aytaç, G. Viran Dağlar. Cumhuriyet Kitap, sayı 262, 1995
• Bahchelard, G. The Poetics of Space. ( İng. çev. Maria Jolas), Boston: Beacon Press 1994.
• Bakhtin, M. The Dialogic Imagination: Four Essays. (İng. çev. Caryl Emerson ve Holquist) . Austin: U of Texas P. 1981
• Cumalı, N. Viran Dağlar. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları 1995/2011 (14. Baskı)
• Joyce, J. Ulysses. (Haz.) Hans Walter Gabler. New York: Vintage. 1986
• Merleau-Ponty, M. Phenomenology of Perception. (İng. çev. Colin Smith). London: Rout-ledge, 1996#Sayı12 #gürselaytaç #görüngübilim #necaticumalı #semiramisyağcıoğlu #virandağlar #zülfikar #zülfikarbey #manastır

Bu makalede ele alınan konular: Necati Cumalı Viran Dağlar Konusu ve Türü Nedir? Viran Dağlar Kimin Eseri? Viran Dağlar Biyografi Mi?
Sorry, there were no replies found.