Mahpeyker ve Dilâşûb: İNTİBAH’TA CARİYELER VE DÜŞMÜŞ KADINLAR
-
Mahpeyker ve Dilâşûb: İNTİBAH’TA CARİYELER VE DÜŞMÜŞ KADINLAR
İNTİBAH’TA CARİYELER VE DÜŞMÜŞ KADINLAR*
Makale Yazarı: Hülya Soyşekerci
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ekim/Aralık 2012) 12. sayıda yayımlanmıştır.
“#Kölelik” deyince, çocukluğumda, bir yaz tatilinde okumam için alınan Tom Amca’nın Kulübesi adlı romanın bende yarattığı çağrışımlar doluyor zihnime. Bu romandan çok etkilendiğimi anımsıyorum. Derileri farklı renkteki insanların “efendi” adı verilen birtakım kişiler tarafından nasıl sömürüldüğünü, özgürlüklerinin nasıl ellerinden alındığını okumuş ve yapılan muamelelerin tümünü #haksızlık olarak değerlendirmiştim. Doğdukları yemyeşil ormanlardan, sıcak ülkelerden koparılıp alınan, bir av hayvanı gibi yakalanıp zincire vurulan, gemilere doldurulup Yeni Dünya’ya getirilerek her türlü işkence ve zulüm altında tutulan ve emeği sonuna kadar istismar edilen bu insanların yaşamlarından ne zaman hüzünle dolu kesitler okusam veya izlesem yüreğimde incecik bir sızı oluşurdu. Dünyayı anlamlandırma serüvenimde adım adım ilerledikçe insanlar arasındaki bu türden farklılıkların doğal olmadığını, hepsinin toplumsal bir temeli olduğunu keşfedecektim.
İnsanlar arasındaki “efendi-köle” ilişkisinin ve köle ticaretinin, tarihin eski dönemlerinden beri var olduğu biliniyor. İnsanın insana zulmünün, insanlar arasındaki uçurumun ve eşitsizliğin başlıca göstergelerinden biridir bu #insanticareti. Yüzyıllar içinde toplumsal ilerlemeler ve uygarlığın gelişimi doğrultusunda, toplumsal algının da değişmesiyle birlikte köle ticaretini yasaklayan kanunlar çıkarılmaya başlandı. Fransız İhtilalinden sonra 1794’te Fransa’da, 1754’te İngiltere’de, 1858’de Portekiz’de…1865’te ABD’de kölelik yasaklandı. Kölelik ve köle ticaretinin dünya çapında yasaklanması ise 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile gerçekleşti. Tarihe bugünden baktığımızda, kölelik kurumunun ve insan ticaretinin, insan haklarına bütünüyle aykırı olduğu gibi, aynı zamanda emek sömürüsünün en haksız, en zalim biçimi olduğunu görüyoruz.
Bizde, özellikle fetihlerle birlikte köleliğin ve köle ticaretinin de geniş boyutlar kazandığı bilinen bir gerçek. Afrika’dan, Kafkasya’dan, Balkan ülkelerinden koparılan kız ve erkek çocuklar üzerinden, esirciler aracılığıyla gerçekleşen bu ticarette, çocuk yaşlardaki kölelerin, esirlerin ve cariyelerin alınıp satıldığı, bunlara nispeten şanslı olanlarının konaklarda, köşklerde eğitilerek daha nitelikli köleler haline getirildikleri görülüyor. Hepsinin ortak yönü #esir olmalarıydı; hiçbir toplumsal hakları yoktu. #Cariye ve kölenin hakları #İslamhukuku tarafından belirleniyordu. #Köle ya da cariye sahibi, dilerse onu azat edebiliyor, özgürlüğüne kavuşmasını sağlıyordu. Eğer bu gerçekleşmezse o #köksüzyaşamlarında yaşam boyu “köle” ya da “cariye” kalma yazgısını taşıyorlardı. Kölelerin mülkiyet hakları yoktu ve efendi öldüğünde mirasçılara mal gibi devrediliyordu. Osmanlı’da kölelere iyi muamele esas olmakla birlikte, köle ve cariyeler arasında zaman zaman zulme uğrayanlar da oluyordu.
Esir alınanların adları değiştiriliyor; Müslüman olmaları sağlanıyordu. Kendi kültürlerini, ailelerini, geçmişe dair anılarını unutmaları için elden gelen her şey yapılıyordu. Sarayda, haremi dolduran kadınların önemli bir kısmı da cariyeydi. Onlardan padişah ya da diğer devlet adamlarının gözdesi olma şansını yakalayanların haremin en üst noktalarına geldikleri, #validesultan oldukları düşünülürse, Osmanlılardaki kölelik kurumunun Avrupa’dakilere göre daha esnek yapıda olduğu dikkati çekiyor.
Tarih sayfalarında, #Tanzimat’la birlikte başlayan fikir hareketleri ve #Batılılaşma ideali doğrultusunda toplumda önemli değişikliklerin meydana geldiğine tanık oluyoruz. #1789 #Fransızİhtilali sonucu Avrupa toplumlarında dalga dalga yayılmış fikirler arasında yer alan “hürriyet, eşitlik, adalet, kardeşlik” gibi temel kavramlar, Osmanlı aydınlarını da etkiliyor; onların bu konularda akıl yormalarına, toplumsal yapıyı sorgulamalarına neden oluyordu. Dönemin toplumsal yapısı, o dönemde yazılan edebi eserlerde yansımasını buluyordu. #Köleticareti ve cariyelik konusu da roman ve hikâyelerde ele alınıyordu. Bu konunun toplumsal bir sorgulamadan ziyade, duygusal ve romantik biçimde işlendiğini edebiyat tarihçileri sıklıkla dile getiriyor.
Tanzimat dönemine damgasını vuran aydınlardan Namık Kemal, fikir ve siyaset adamı olmasının yanı sıra önemli bir edebi kimlikti. Yazdığı şiirlerde, romanlarda ve tiyatro oyunlarında topluma yenilikçi fikirleri bazen satır aralarında, bazen de açıkça anlatıyor; edebiyatı, yenilikleri yaymak için bir araç olarak değerlendiriyordu. Yüzyıllar boyunca Divan şairleri hükümdarları övmek için kasideler yazdılar; Namık Kemal ilk defa farklı bir yaklaşımla, hükümdarı değil, #hürriyet kavramını övdü; hürriyetin insan için ne denli büyük önem taşıdığını işledi #HürriyetKasidesi’nde. “Ne efsunkâr imişsin ey didâr-ı hürriyet” diyerek, “özgürlüğün büyüleyici, güzel yüzü”ne seslendi… #Murabba adlı şiirinde de hürriyetin toplumsal boyutunu işledi: “Mavh eder kendini bülbül bile hürriyet içün/ Çekilir mi bu bela âlem-i pür mihnet içün” diye seslenerek, küçük bir bülbülün bile hürriyet için ağlayıp kendini paraladığını, acılarla dolu bu dünyada esaretin en büyük bela olduğunu dillendirdi içtenlikle.
Namık Kemal’in romanlarında “#cariyeler ve #esaret” konusunu, hürriyet ve zulüm bağlamında ele aldığı dikkat çeker. Esirliği anlatırken hem hürriyetin değerini gözler önüne serer hem de cariye ve kölelerin zor yaşamlarını duygusal ve romantik boyutlarda işleyerek okurları etkilemeyi başarır. Edebiyat tarihinde “ilk edebi romanımız” olarak yer alan 1876 tarihli İntibah’ta yazarın işlediği insan tipleri ve olayların anlatımı hayli ilgi çekicidir. Özellikle iki zıt kadın tipi olarak #Mahpeyker ve #Dilâşûb, romanda önemli işlevlere sahiptir. Kurgu, bir #aşküçgeni etrafında şekillenir. Roman kahramanlarından toy, tecrübesiz, saf ve kırılgan Ali Bey adlı genç ile onu seven iki kadın Mahpeyker ve Dilâşûb arasında gidip gelir olaylar.
#AliBey yirmili yaşlarda, iyi bir eğitim almış, hali vakti yerinde, kültürlü, görgülü bir ailenin tek evladıdır. Babası onun üstüne titremiş, bir fanusta yetiştirir gibi hayatın çetin yanlarını göstermeden büyütmüştür; ancak, babasının vefatı sonrasında Ali Bey büyük bir buhrana düşer, annesi onu nasıl teselli edeceğini bilemez. Kadıncağız, onu bu yas durumundan kurtarmak için çeşitli çareler ararsa da fayda etmez. Sonunda, #Çamlıca tepesine gidip kırlarda biraz hava almasını ve içini ferahlatmasını sağlar. Ali Bey Çamlıca’da yavaş yavaş teselli bulur; doğanın hayat fışkıran güzelliği ona ilaç gibi gelir. Bir dairedeki kâtiplik görevini de aksatmadan yerine getirmeye gayret eder. Annesi sevinç içindedir. Ancak bu sevinç uzun sürmeyecektir. Ali Bey bir tatil günü gittiği Çamlıca’da bazı çapkın arkadaşlarının, oradan geçen bazı süslü arabalara işaret ettiklerini, arabaların içindeki kadınların da onlara birtakım işaretlerle yanıt verdiklerini görür. Ne olduğunu sorduğunda arkadaşları bu kadınlarla gönül eğlendirdiklerini söylerler. Ali Bey de arkadaşlarına özenir ve ne yaptığını bilmeden, iradesizce, bir arabaya işaret eder. Bu hareketinin, hayatını alt üst edecek değişimlere neden olacağını o an nereden bilecektir ki?.. Arabadaki kadın da ona işaret eder. Sonrasında aklı başından giden Ali Bey’in başına gelenler ibretle, soluk soluğa okunur.
Arabadaki; kötü şöhreti bütün İstanbul’u tutmuş, Mahpeyker adında #düşmüş bir kadındır; son derece zeki ama inanılmaz derecede kötücül olan Mahpeyker, şeytani zekâsıyla her türlü kötülüğü yapabilecek yetenekte, #kurnaz, #fettan, cilveleriyle erkeklerin aklını başından alan, kıskanç, hain ve akla gelen tüm olumsuz özellikleri kendinde toplamış bir kadındır. Adeta şeytanın ta kendisi olan bu kadını anlatırken Namık Kemal de öfkeye kapılarak, kendi yarattığı kahramandan nefretle bahseder. Sayfalar arasında “#Yılankadın, #melunkadın, #ibliskarı, #şeytankadın, #hainkadın…” gibi sözlerle bu öfke ve nefretini, roman kişisine yöneltir. Ancak Mahpeyker, ruhunun çirkinliğine karşın dıştan çok güzel bir kadın olarak görünür. Kötü yoldan elde ettiği gelirle Boğaz’daki bir köşkte zenginlik ve zevk ü safa içinde yaşar.
Ali Bey, karşısına çıkan bu #âfet gibi kadından çok etkilenmiştir. Onun bir melek kadar saf olduğunu düşünür. “Başını kaldırıp baktığında bir de ne görsün?” diye anlatılır: “Boyu posu düzgün, siyahımsı #samursaçlı, incerek düz kaşlı, noktalı yeşil gözlü, siyah uzun kirpikli, hafif sarı üzerine dalgalı koyu al yanaklı, irice çekme burunlu, ufacık ağızlı, şehvet ifade eden #kordudaklı bir âfet durmuyor mu?” (s. 32) Aynı sayfada Namık Kemal Mahpeyker’den “kadın gerçekten sanatının ehliydi.” diye bahseder ve devam eder Mahpeyker’i anlatmaya: “Kadının adı Mahpeyker’di. Terbiye ve ahlak bakımından Ali Bey’in tamamen zıddıydı. Alçak ve namussuz bir aileden yetişmiş; daha on dört, on beş yaşına gelmeden rezaletin her çeşidini öğrenmiş; kendini bu yolda yetiştirenleri fersah fersah geride bırakmıştı. On beşini bitirdiği zaman artık profesyonel bir aşüfteydi. (…)Periler kadar güzel, Haccac kadar dirayetli bir şeytan yaratılmış olsaydı, istediği adamı elde edip ona keyfinin istediği şekilde tahakküm etmekte ancak bu yosma kadar maharet gösterebilir veya belki de gösteremezdi.“(s.33) Mahpeyker’in son derece #şehvetdüşkünü olduğunu belirten yazar, onun hoşlandığı erkekleri bin bir cilveyle elinde tutmak istediğini ve bu işi hemen ustalıkla başardığını dile getirir. “Güzel erkekleri gerçekten severdi; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle severdi; yılan bir adama nasıl sarılırsa öyle sarılmak isterdi, mezar bir vücudu nasıl kucaklarsa bu da öyle kucaklamaya çalışır; onun yalnız kendisine mahsus olmasını ister, zavallıya artık dünya yüzü göstermezdi.” (s.34) Mahpeyker öyle işveli ve öyle bir artist bir kadın ki çok iyi rol yaparak, bin bir numarayla erkeği elinde tutar, onu kandırmayı başarırdı.
Daha sonraları Mahpeyker’le samimiyetini ilerleten Ali Bey, yine Çamlıca’da bir gün, arkadaşı Âtıf Bey ve dayısı Mesut Bey’den Mahpeyker’in nasıl biri olduğunu öğrenir. Bu durum üzerine, kadına çok sert davranıp bunun doğru olup olmadığını sorunca Mahpeyker inkâr etmez durumunu; gerçeği dile getirir ama “bundan sonra yalnızca seni seveceğim, başkaları hayatımda olmayacak.” diyerek işveleriyle yine Ali Bey’i kandırmayı başarır. Ali Bey artık eve fazla uğramamakta, annesine yalanlar uydurarak pek çok akşam Mahpeyker’in köşkünde, onun yanında kalmaktadır. Ali Beyin huyları çok değişmiştir, içkiye başlamıştır, öfkeli ve sinirlidir, en ufak bir olumsuzlukta aslan kesilir. Annesi merak içindedir. Oğlunun çoğu akşam Mahpeyker’in koynunda sabahladığını öğrenir. Araştırmaları sonucunda Mahpeyker’in iffetsiz bir kadın çıktığını belirterek, oğluna onun aileye yakışmadığını, ondan ayrılması gerektiğini söyler. Bunun üzerine Ali Bey çılgına döner, annesine çok kaba davranır. Kadıncağız çareler ararken, oğlunun arkadaş çevresinden Mesut Bey “Bugünden tezi yok evinize beyefendinin hoşlanabileceği güzel bir cariye alınız. Şeytanı yenmek için melekten yardım istendiği gibi, müfsit bir güzelliğin etkileri de ancak saf ve masum bir güzelliğin müspet tesirleriyle giderilebilir…” der. Mesut Bey’e göre, “Ali Bey evin içinde güzel bir cariye etrafında fırıl fırıl dönerken zevkini başka yerlerde aramaya lüzum görmeyecektir.” (s.87)
Ali Bey’in annesi hemen çok güzel bir cariye aramaya başlar. “Yanılmaz bir anne dikkatiyle iki gün ev ev dolaştıktan sonra paraca çok büyük fedakârlıkta bulunarak Dilâşûb adlı, arzusuna uygun ve tasavvurundan daha da güzel bir kız tedarik etti.” (s.88) Bu cümlenin sonundaki “tedarik etmek”, daha çok mal, nesne, ticaret çağrışımı uyandıran bir eylem olduğu halde burada insan için kullanılıyor; yazar böylece cariye ve esirlerin insandan çok, mal ya da sahip olunan bir nesne olarak algılandığı gerçeğini ince bir anlamsal nüansla sezdiriyor. Dilâşûb’un bu denli pahalı olması, onun genç ve çok güzel olmasından, iyi eğitilmesinden kaynaklanıyor. Ticarette her metanın ona uygun bir alıcısı vardır; paraca büyük fedakârlıklar gerektiren Dilâşûb da esirciye iyi bir komisyon ve önceki sahibine de iyi bir gelir kazandırmış oluyor böylece. Alım satım metası durumuna indirgenen bir insan, bir genç kız söz konusudur burada. O zamanlar, kölelik ve cariyelik toplumda normal karşılanan bir durumdu; esir olan yani hürriyetine kavuşmamış olan kimselerin para karşılığı alınıp satılması, emeğinin sonuna kadar sömürülmesi, o yüzyıllarda yadırganan bir olgu değildi. Dilâşûb da cariye olmayı kendi yazgısı olarak kabullenmişti, o zamanların bütün cariyeleri gibi.
Burada bir parantez açarak, Ali Bey’in evinde başka cariyelerin de yer aldığını, bu cariyelerin, annesinin çeşitli işlerine yardım eden kişiler olduğunu belirtelim. Cariyeler ayrıca Ali Bey’in annesinin dışarıyla irtibat kurmasını sağlayan kişiler konumundalar. Ali Bey’in annesi, oğlunun yakın arkadaşı Âtıf Bey’le bağlantı kurmak ve ondan oğluyla ilgili bildiklerini öğrenmek ister; ama Âtıf Bey’in yerini, nerede oturduğunu, bunu tesadüfen bilen bir cariyesinden öğrenir. Cariye; “emrederseniz yalıyı bulabilirim.” deyince şöyle devam eder romanın satırları: “Kadıncağız sevincinden adeta deliye döndü, cariyeye sarılıp yüzünü gözünü öpmeye başladı. Kendisini bu büyük endişeden kurtaran ve son derece sevindiren bu esir kızcağızı derhal azat ederek mükâfatlandırdı. Sonra arabasını acele hazırlamalarını emretti. Hürriyetine kavuşturduğu cariyeyi de yanına alarak arabaya atladılar; doğruca Âtıf Bey’in yalısına gittiler.” (s.84) Görüldüğü üzere, cariye, çok önemli bir hizmette bulunmuşsa hanımı ya da efendisi tarafından hürriyeti kendisine bağışlanabiliyordu. Ali Bey’lerin evindeki cariyelerin Ali Bey’in babasından miras olarak intikal ettiğini tahmin etmek pek de zor değil. İslam hukuku açısından, bu miras ve intikal de o zamanların toplumsal zihniyetine göre normal bir durumdu. “Efendi-köle” ya da “hanımefendi-cariye” ilişkisi, ev içi iktidar ilişkilerini temsil eden bir olguydu. İktidar ya da güç, mal sahibi olan kişi ya da kişilere aitti. Bütün bir servetin içinde, cariyeler ve kölelerin de öteki mal ve emtia gibi bir değeri vardı; onlardan farkı, sadece canlı olmaları ve bedelsiz olarak hizmet sunmalarıydı.
Bu parantezi kapadıktan sonra dünyalar güzeli cariye Dilâşûb’un, yazarın anlatımıyla özelliklerini belirtelim: “Dilâşûb’un saçları sırma gibi parlak sarı; alnı vicdan saflığının aynası denilecek surette duru beyaz; kavisli ve kalınca kaşları, saçlarına nispetle biraz kumral; tatlı mavi gözleri en duygusuz kalplerde bile sevda uyandıracak derecede mahmurdu. Çehresi âşıkane bir soluk beyaz üzerine gül pembesi gibi tatlı renkteydi. Yüzünün rengindeki saflıkla tenasübündeki güzellik, açılmasına bir gün kalmış bir zambak goncasına benziyordu. Parlak, pembe ve ince dudakları, birbirine sarılmış iki gül yaprağını andırıyor; aralarından inci dişleri çiğ damlacıkları gibi görünüyordu. …” (s. 88 ve devamı) diye uzun uzun anlatılır Dilâşûb’un güzelliği. Terbiyeli, iyi eğitilmiş olan Dilâşûb, az çok okuma yazma bilmektedir, sesi güzeldir, iyi piyano çalar, iğne oyalarının hepsini gayet iyi bilir. Marifetli olduğu kadar melek gibidir.
Ali Bey eve geldiğinde Dilâşûb’u ve onun masum güzelliğini görse de, Mahpeyker’le geçirdiği vuslat gecelerinin sarhoşluğu içindedir. Burada Mahpeyker ile Ali Bey arasındaki ilişkide temel belirleyici faktörün cinsellik olduğunu vurgulamak gerekir. Her ikisi de şehvet düşkünü durumundadır; Mahpeyker yetiştiği ortamdan dolayı bu haldedir; Ali Bey de zayıf karakterli olduğu için bu duygulara kolayca kapılmıştır; Mahpeyker ondaki olumsuzlukları ve zaafları tam anlamıyla ortaya çıkaran bir etki yaratmıştır aynı zamanda.
Ali Bey’in annesinin, onun Dilâşûb’la evlenmesini istediğine dair konuşmasında kadının gayet masum bir biçimde şunları söylemesi ilginçtir: “Cariye ne yapılır ayol? Allah’a emanet yaşın yirmi ikiye basıyor. Ev bark sahibi olacak zamanın geldi. Hatta geçiyor bile. fiimdi sana yüksek bir aileden bir kız bulsam nikâhtan önce yüzünü göremeyeceksin. Nikâhtan sonra şayet hoşlanmazsan ömrünün sonuna kadar azap içinde kalacaksın. Bu, bir… Evin içinde iki hanım olacak. Belki de gelin-kaynana geçimsizliği başlayacak. Arada yine sen rahatsız olacaksın. Bu iki… Ama bu cariyedir; hoşuna giderse koynuna alır, istediğin gibi terbiye edersin.” (s. 92-93) Bu söylenenlerde cariyelik ve kölelikle ilgili hazin gerçekler yer alıyor aslında. O yüzyılda gençlerin birbirini görmeden evlenmelerinin pek çok sakıncası oluyordu. Bu konuşmada hem bu konuya değiniliyor, hem de bu durumun sakıncalarını önlemek için, cariyeyle evlenmenin yararı üzerinde duruluyor. Cariyeyi görerek evlenmek mümkün olduğu için, insan beğendiği kişiyle evlenmiş oluyor. Daha da ilginç olanı, yüksek aileden kız alındığında ev içinde iki hanım; yani iki tane hanım“efendi” ya da hükmeden bulunacak; ev içi iktidar ilişkilerindeki dengeler sarsılacak; dolayısıyla bu da aile içinde huzursuzluk yaratacak diye düşünülüyor. Ama “ağzı var dili yok” bir cariye ile evlenildiğinde iktidar ilişkileri bozulmayacak; köle, köleliğini bilecek hanım da hanımlığını… Böylece gül gibi geçinip gidilecek, iktidar ilişkisi zarar görmemiş olacak. Güç dengeleri sarsılmayacak.
Bir annenin ağzından masumane dile getirilen bu düşünceler, dönemin genel toplumsal zihniyetinin bir göstergesi olarak derinden derine kendini hissettiriyor. Hak ve hukuku sınırlı çerçevede kalan ve özgür insan olmayan bir cariye, güçsüz ve ezilebilir konumda olduğu için evlilik açısından yeğlenen bir kişi durumunda. Burada Ali Bey’in annesinin ve toplumun genel zihniyetini sorgulamaktansa, toplumun o dönemdeki algılama biçimini olgusal düzlemde ele alarak irdelemek daha doğru olur diye düşünüyorum. O döneme, bugünün gözlüğüyle bakarsak, pek çok olumsuz yargı nedeniyle o dönem gerçekliğine olgusal bakamamış, dolasıyla nesnel hareket edememiş oluruz. Bu da, bilindiği üzere makbul bir durum değildir.
Romanın ilerleyen bölümlerinde Ali Bey’in, kendisine sadık kalma sözü Mahpeyker’in en kıdemli âşığı olan Abdullah Efendi’ye gittiğini duyması üzerine, Ali Bey’in çok büyük öfkeye kapılması ve kadının suratına para fırlatarak fahişeliğini yüzüne vurması sahneleri geliyor. O öfkeyle Mahpeyker’i hayatından tamamen silen Ali Bey Dilâşûb’la evleniyor. Birlikte mutlu ve huzurlu günler geçiriyorlar. Anne de bu durumdan çok hoşnuttur; ancak Mahpeyker, Ali Bey’i gerçekten sevmiştir, zehirli sevgisiyle onu tekrar kuşatmak ister, art arda mektuplar gönderirse de hiçbir karşılık alamaz. En son mektubunda intihar edeceğini yazması üzerine Ali Bey ona zehir zemberek bir yanıt yazarak ölü veya sağ olmasının kendisini hiç ilgilendirmediğini belirtir; “Bir insan bir yılanla asla bir arada yaşayamaz. Binaenaleyh benden ümidi kesiniz.” der. Bu yanıt Mahpeyker’i deliye döndürür. Kıskanç ve kötücül kadın, intikam planlarıyla yanıp tutuşmaya başlar. Önce Dilâşûb’dan intikam alacaktır, sonra da gerekirse Ali Bey’den. İlk iş olarak, yıllarca kendisini bol paraya gark eden ve son derece belalı bir adam olan uzatmalı âşığı Abdullah Efendi’ye gider. Ondan kötülük ve intikam için yardım ister. Kendisinde her türlü fesadın bulunduğu bu adam için kötülük tezgâhlamak adeta oyun oynamak gibidir. Parayla tuttuğu aracılar ve emrindeki adamlarıyla, hiçbir şeyden haberi olmayan Dilâşûb’un namusuna yönelik korkunç bir iftira atmayı ve bu iftirayı bir oyun gibi tezgâhlayarak Ali Bey’e duyurmayı başarır. Ali Bey bunun üzerine müthiş bir öfkeye ve sinir bunalımına kapılır. İlk işi, eve geldiğinde Dilâşûb’u saçlarından sürüklemek ve başını duvara birkaç kez şiddetle çarpmak olur. Hiçbir şeyden haberi olmayan, masum ve saf Dilâşûb’un başı kanlar içinde kalır; Ali Bey öfkesini yenemeyerek şiddetli bir sinir krizine girer, Dilâşûb’un her yerini tırnak ve diş yaralarıyla kan içinde bırakır. Burada, eril şiddetin kadına yönelik boyutunu gördüğümüz gibi, ayrıca arka planda efendinin kölesine uyguladığı kötü muameleye ve şiddete de tanık oluyoruz. Dilâşûb yine de sinir kriziyle perişan hale gelen Ali Bey’e; efendisine yardımcı olmaya çalışır, onu suçlamaz. Kayıtsız şartsız itaati, köleliğinden midir yoksa Ali Bey’e duyduğu derin aşktan mıdır, anlamakta zorlanırız. Ali Bey Dilâşûb’u ne zaman karşısında görse krizi tuttuğu için gelen doktor bu durumu fark eder ve Dilâşûb’un derhal evden uzaklaştırılmasını tavsiye eder. Ali Bey’in annesi, çok sevdiği Dilâşûb’u satmaya gönlü razı olmasa da oğlunun iyileşmesi için bu duruma katlanır ve onu esirciye satmak ister.
Bu arada Mahpeyker araya koyduğu ya da parayla elde ettiği birtakım kadınlar ve cariyelerden, olanları öğrenir ve Dilâşûb’u satın almak üzere harekete geçer. Bütün esircilere haber yollar; en yüksek fiyatla bir cari ye alacağından söz eder; “Gelen esirleri önce bana getirin” diye tembihler. Sonuçta Dilâşûb’u bir esirciden iyi bir fiyata satın alır. Dilâşûb için en zor ve zahmetli günler başlar. Mahpeyker köşkte onu hizmetçi olarak kullanır, sürekli aşağılar. Ona işkence eder, aylarca şiddet uygulayıp döver. Ne yaptıysa da onu kötü yola sürüklemeyi başaramaz; Dilâşûb sürekli direnir. Birkaç kez kendini öldürmek isterse de diğerleri yetişip onu kurtarırlar. Ev içi iktidar ilişkisi bağlamında bu kez de kadının kadına yönelttiği şiddete tanık oluruz.
Bu arada Ali Bey iyice perişan olmuş, kendini tamamen safahat âlemlerine, içkiye ve kumara kaptırmış, dairedeki işinden de olmuştur. Yine sadık dostları Mesut Bey ve Âtıf Bey ona yardım etmeye çalışıp her ay düzenli bir gelir sağlarlar; fakat Ali Bey o kadar insanlıktan uzaklaşmıştır ki onlara bile kötü davranır. Annesi de çok zor günler geçirdikten ve evlerde hizmetçilik, temizlikçilik yaptıktan sonra yoksulluk ve sefalet içinde ölür.
Mahpeyker amaçlarına ulaşamayınca Abdullah Efendi’nin tuttuğu kiralık katille Ali Bey’i bir bağ evinde öldürtme planı kurar. Plan kusursuzca işler görünse de Dilâşûb olanları bir şekilde haber alır ve Ali Bey’e yalvararak onu oradan gönderir. Sonrasında ise facia gelir; Ali Bey’in paltosuna iyice sarılan Dilâşûb, sevgilisinin yerine geçip ölmeyi göze alır. Olaylar polisiye film gibi hızla akar ve sonuçta kollarında can veren Dilâşûb’un masumiyetini öğrenir Ali Bey. İçindeki derin öfkeyi oralarda bulunan Mahpeyker’e yöneltir. Ali Bey o durumda bile kendini dil döküp kandırmaya çalışan Mahpeyker’i hiç dinlemez, elindeki bıçağı kalbine saplayıp onu öldürür. Cezaevindeki hayata altı ay kadar dayanan Ali Bey orada ölür. Roman, tam anlamıyla trajik bir sonla biter. “Son pişmanlık fayda etmez” sözünü yazar romanın sonuna ekleyerek bir ibret dersi vermeye çalışır.
İntibah’ta iki zıt kadın tipi çizilerek iffetli kadın yüceltilmiş, iffetli olmayan kadın aynı zamanda birçok kötücül özellikle donatılarak bir şeytan şeklinde canlandırılmıştır. Burada Namık Kemal, olumsuz örnek üzerinden olumlu örneği göstermeye gayet etmiş; roman boyunca melek olarak gösterdiği, hiçbir kusur atfetmediği Dilâşûb’u yüceltmiştir. Çünkü Namık Kemal toplumun değer yargılarına göre hareket etmeyi içselleştirmişti. O, Dilâşûb’da kendi ideal kadın figürünü canlandırır aslında. Tam anlamıyla kusursuz, son derece iyi, güzel, fedakâr, sakin, güzel konuşan, tatlı dilli, temiz ve saf Dilâşûb’un karşısına nefret ettiği melek yüzlü bir şeytanı yani Mahpeyker’i çıkarır. Sanki Dilâşûb, zehrin panzehri gibidir Namık Kemal’e göre. Dolayısıyla, Namık Kemal roman boyunca #ahlakçı bir tutumla hareket etmiştir. Görüldüğü üzere, Mahpeyker olmasaydı Dilâşûb da olmayacaktı; çünkü Mahpeyker’e alternatif olarak ortaya çıkarılır Dilâşûb. Mahpeyker, Dilâşûb’a göre daha canlı, daha inandırıcı ve etkili bir karakterdir; ancak yazar, kahramanları arasında tercih yaptığı için Mahpeyker ölümsüz bir karaktere evrilememiştir. Bu da romantizmin etkisindeki romanlarda sıklıkla gördüğümüz bir durumdur; yazar olayları ve kişileri yargılar, taraf tutar, yorumlar getirir, kendi kişiliğini roman içinde sık sık belli eder. Bütün romantik romanlarda olduğu gibi burada da romanı sürükleyen asıl unsur, karşıtlıklardır. İyi ve kötü karşıtlığının yanı sıra iffetli ve iffetsiz karşıtlığı dikkat çeker.
Bence her iki kadın da o dönem toplumunun ötekileştirilen kadınlarındandı. İki kadın çok zıt görünüyor olsa da ünlü bir yazarın deyişiyle; “Uçlar ortalardan daha yakındır birbirine.” Biri köleydi; doğduğu topraklardan, evinden, ailesinden gerçek kimliğinden uzaklaştırılıp pazarda satılan bir nesne durumuna indirgenmiş, daha en baştan ezilmeye mahkûm, özgür olamayan bir kadındı. Mahpeyker ise olumsuz koşulların etkisiyle çok genç yaşta kötü yola sürüklenen, bu yolda var olabilmek için kötülük zırhına bürünen, giderek özünü ve ruhunu kaybeden, toplumda ötekileştirilmiş bir kadındı; bir fahişeydi. Kimsenin ciddiye almadığı, önem vermediği, gününü gün ettiği kadınlardandı o. Yalnızdı, içindeki derin yalnızlığı şehvet duygularıyla gidermeye çalışıyordu. Ne yaparsa yapsın, asla geri dönemezdi; o da en baştan dışlanmaya mahkûmdu. Mahpeyker de Dilâşûb da toplumun kendi dışına ittiği kişilerdi; ikisi de birer kaybeden’di; daha en baştan kaybedenlerden… Sınıfsal olarak baktığımızda her ikisi de hizmet eden kölelerdendi; biri özgür görünüyorsa da “fahişe” yaftasını ömür boyu taşıyacağı için özgür sayılmazdı; diğeri zaten hiç özgürlüğü tadamamıştı. Başka bir yönden baktığımızda toplumsal süreçler içinde her ikisi de birer meta’ya indirgeniyordu. Biri bedeninin meta olarak kullanılmasına, koşullar nedeniyle izin veriyor, elden ele dolaştırılıyordu; diğeri de bütün varlığıyla bir meta’ya dönüştürülüyor, evden eve dolaştırılıyordu. Namık Kemal ahlakçı ve duygusal bir tarzda yazdığı İntibah’ında bu konuları daha derinden ve realist bir tutumla işleyip dile getiremedi. Belirttiğim gibi, geçmişi bugünün penceresinden bakarak değerlendirmek bizi nesnellikten uzaklaştırabiliyor. O nedenle, anlatılanları o günün koşullarına göre ele almak gerekiyor. Namık Kemal bir Osmanlı aydını olarak yeni bir toplum modeli arayışı içindeydi; eskiden yeniye geçerken yaşanan sancıları ruhunun en derin köşelerinde duyuyordu. Kaosun egemen olduğu bir toplum yapısı yerine, kuralların hüküm sürdüğü, aile bağlarının yüceltildiği, düzenli bir toplum yapısını yeğliyordu. O, kaosta değil, belirli bir düzen içinde yeniliklerin boy vereceğine inanıyordu. İntibah, bu yönden de yorumlanabilir diye düşünüyor; İntibah’ı uzun yıllardan sonra yeniden okurken, romanın, yazıldığı dönem açısından oldukça başarılı kurgusuna, yer yer karşılaştığım psikolojik tahlillerine hayran kaldığımı belirtmek istiyorum. O dönemin sosyal yapısını araştıranlar için de İntibah’ta pek çok malzeme var.
Bence, İntibah’a her zamanki ezberle “ilk edebi romanımız” deyip geçmemek, onu satır satır okumak gerek…
Not: İncelemede esas alınan metin: İntibah, Namık kemal, sadeleştiren: Fazıl Yenisey, İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul, 1977.
Sorry, there were no replies found.
