Mahmud Ersoy: KAHRAMAN GAZETECİ
-
Mahmud Ersoy: KAHRAMAN GAZETECİ
KAHRAMAN GAZETECİ*
Makale Yazarı: Erendiz Atasü
*Bu makale Roman Kahramanları 1. sayıda (Ocak/Mart 2010) yayımlanmıştır.
Uzun boylu, omuzları çarpıcı, gözleri pörsük, sesi gizli…
(Kurtlar Sofrası, I. Cilt, s. 69, Ataç Kitabevi, 1963)Attilâ İlhan, Kurtlar Sofrası kahramanını böyle betimlemiş. Suskun ve düşünceli #gazeteci Mahmud Ersoy’un geniş omuzlarının gölgesi baştan sona örter Kurtlar Sofrası’nı. Oysa Mahmud, daha romanın başında ortadan kaybolur. Biz onu meslektaşlarının, #gazetepatronu #HüsnüFaik’in ve sevdiği kadın #Ümid’in anılarında, düşüncelerinde buluruz. Mahmud hem vardır, hem yoktur; tıpkı takipçisi olduğu #MustafaKemalAtatürk gibi… Atatürk’ün Türkiye’de hem olanca canlılığıyla hissedilen, hem de kimi kez yok edilen izleri gibi… Mahmud öldürülmüş müdür? Darbe izi taşımayan bir ceset vardır ortada, kurşun deliksiz ve başsız! Mahmud’a ait olduğunun tek kanıtı, parmaktan hiç çıkarılmayan yüzüktür.
Ölü gerçekten o mudur, yoksa Mahmud kurtlar sofrasına dönüşmüş #Türkiye’de, “İsyan haktır!” diyerek, ruhuna işlemiş Mustafa Kemal’in izinde, Anadolu’da bir yerde bir harekât mı başlatmaktadır? Roman, kararı sanki okura bırakmıştır. Daha doğrusu, önceleri #eylemadamı Mahmud bir yerlerde bir amaç uğruna gizleniyormuş gibi eser romanın rüzgârı. Sonlara doğru Attilâ İlhan fikir değiştirmiş gibidir; katili yakalattırır. Ama katilin cinayeti nasıl işlediğinin açıklaması romanda yoktur. #Gizem sürer.
Her iki olasılık da Türkiye için kehanet içermektedir. Roman 1954-1961 arasında yazılmıştır ve o sürenin, daha doğrusu 1950’lerin siyasal-toplumsal ortamını yansıtır. 1950’lerde cinayete kurban giden Mahmud, 1970’lerin, 1990’ların katledilen gazetecilerinin ön habercisi gibidir. Mahmud’u okurken Abdi İpekçi cinayetini, kalpaksız Kuvvacı Uğur Mumcu’yu, A. Taner Kışlalı’yı ve nicelerini, 2000’lerde bedeni değil ama özgürlüğü katledilmiş Mustafa Balbay’ı anmamak mümkün müdür?
Yarım kalmış Atatürk devrimini tamamlamak üzere Anadolu’ya geçen Mahmud imgesi ise, on beş yıl sonrasının #12Mart döneminde, bu ülkenin idam sehpasına layık gördüğü, elini kana bulamamış masum ve merhametli devrimci gençlerinin prototipidir.
#HermannBroch, roman türünün #kehanet özelliğinden ve bu özelliği yitirişinden söz eder. Sebep, hayatın öngörülemez denli karmaşıklaşması ve toplumun bir romanın oylumuna sığdırılamayacak denli çürümesidir. Derim ki, günümüz için bir diğer geçerli sebep, edebiyatın hayatı yansıtma özelliğini ihmal etmesi (böylece bindiği dalı kesmesi) ve oyunsu yanını vurgulamasıdır. İşte Kurtlar Sofrası, kehanet özelliğini yitirmemiş bir romandır.
Attilâ İlhan, yaşadığı toplumu iyi biliyor, onun dinamiklerini doğru çözümlüyor ve çözümlemesini yapıtına dahil ediyor; belki de gereğinden çok dahil ediyor ve böylece romanının edebiyat dışına çıkarak Cumhuriyet Devrimi’ni açıklayan, savunan, öneren siyasi bir metne dönüşmesi riskini alıyor. Neyse ki yazarımız, “insan” denen varlığı da iyi tanıyor ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin baştan çıkarıcılığına kapılmış bir Türkiye’den, henüz gayrı müslim hemşerilerinin renklerini, denizinin revnakını yitirmemiş, vapurlarıyla cıvıl cıvıl bir İstanbul’dan, her sınıf ve her gruptan, yaşayan insan manzaraları ve kentsel kesitler sunuyor bize. Büyük şirketlerin vurgun dolaplarının bir ucu yüksek sosyeteye, diğer ucu kültür sanat ortamlarında boy gösteren yabancı görevlilere uzanan ve en pis ucu da sokak kabadayılığına ve mafyöz suça bulaşan labirentini, okurun merak duygusunu hiç eksiltmeden metninde yeniden kuruyor. Bu gerçekçi tutumun tek ayrıksı örneği vardır; idealize ve romantize edilmiş Mahmud karakteri…
DEMOKRAT PARTİ’NİN DESPOTLAŞMA SÜRECİ VE BUGÜN
Anlatının merak düğümleri, Mahmud’un kurban edildiği cinayette, sevdiği kadının öz be öz babasının, yani saygın iş adamı Keleşoğlu’nun da parmağının bulunduğunun anlaşılmasıyla çözülürken, olay örgüsünün içerdiği dram kreşendoya yükselir. Ve roman dorukta biter. Son, çeşitli olasılıklara gebedir.
Attilâ İlhan dönemi, iktidardaki #DemokratParti‘nin despotlaşma sürecini çeşitli pasajlarda betimler. Bir gazeteci şöyle demektedir:
“Gazeteciyim ben, duyduğumu, gördüğümü yazarım. Yediğim ekmeği, aldığım parayı çalmamış olmak için, doğruyu duymak, gerçeği görmek zorundayım. Ben sustum mu korkuyorum demektir. Çirkin olan bu. Ama bugün fıkrasını yayınladığımız adam, iki haklı çıkışması, üç yerinde tenkidi yüzünden, yarın cezaevini boylayacaksa, korku düpedüz içime girmiştir… Ben işsiz kalmamalıyım. Ben işimi namusumla gördüğüm için belaya çatmamalıyım. Beni dokuz köyden kovmamalılar.” (I. Cilt, s. 22)
Nasıl, sanki bugünü anlatıyor, öyle değil mi?
Cumhuriyet Devrimi ihanete uğramıştır, önce ağalar ve bürokratlar tarafından. ‘40’lı yıların baskılarından bunalan halk, 1946’da yükselen muhalefetin yanındadır, tıpkı başlangıçta Kuvayı Milliye’yi desteklediği gibi. Ancak, iktidarı ele geçirecek bu muhalefet kimdir aslında? “Ölçüsüz kazanç imkanları arayan tüccar ve sanayi çevreleri” (I. Cilt, s. 233). “Toprak Kanunu’nun yumuşak halini bile sevmeyen toprak ağaları.” Bu takım bir kez iktidara yerleşmeye görsün, devlet çarkı onlar için işlemeye başlayacak, Devrim bir kez daha ve daha büyük ölçüde ihanete uğrayacaktır. Sosyalizme kayan işçi sınıfının muhalefeti ise daha örgütlenemeden, “siyasi polisin dar hücrelerinde dağıtılmış” (I.Cilt, s. 234);, erk halka yakın görünen ama gerçekte uzak olan güruhların (yakınlığı sözde, uzaklığı çıkarlarında s. 234) eline geçmiştir. Türkiye, bu malları satmalıyız, yoksa fazla üretim bizi boğacak (I.Cilt, s. 181) diye feryat eden uluslararası sermayenin pazarı ve sömürü alanı olma yolundadır.
Günümüz Türkiye’sinde çok daha boyutlu bir hal almış olan çürümenin 1950’lerdeki ilk taslağı apaçık karşımızdadır. Attilâ İlhan’ın çözümlemesine katılmamak mümkün değildir. Tarih onu haklı çıkartmış, malum güruh görünüşteki birtakım değişimlere karşın, iktidarı aslında bir daha hiç elinden kaçırmamıştır.
İşte Mahmud, pisliğe bulaşmayan bir gazetede, Hüsnü Faik’in gazetesinde, yozlaşmayla savaşan, yolsuzlukların üstüne giden, kirli ilişkileri #soruşturan ve açığa vuran temiz ve #yürekli adamdır; halktan biridir, köy çocuğudur; kendini yetiştirmekten hiç vazgeçmeyen bir aydındır. Yakışıklı değildir ama çarpıcıdır. Etkileyici fiziğinin, sesle, sözle, davranışla ilişkisi kurularak romanda sık sık yinelenmesi Mahmud’un inandırıcılığını sağlar.
İnandırıcı olmayan, onun Ümid’le ilişkisi, daha doğrusu Ümid’in bu ilişkiyi koparış biçimi ve romanın bu kopuş için ileri sürdüğü sebeplerdir.
Attilâ İlhan’ın has şairliğinden kaynaklanan o özgün, çarpıcı, onun deyişiyle “jilet gibi” eğretilemelerle örülmüş bu metnin baş kişisi pekâlâ Ümid olabilirdi… Hatta olmalıydı. Roman, süreçleri irdeleyen bir tür ise –ki kanımca öyledir– bu romanda en büyük değişimi geçiren, hoppa bir kızdan bilinçli bir sol Kemaliste dönüşen Ümid’dir. Ama, roman Mahmud’un üstünde yükselir. Ümid’i dönüştüren, aşktır; Mahmud’tur ve değerini bilmediği Mahmud’un ölüm acısıdır.
Kitabı bitirip kapağını kapattığınızda, evet, a la garçon saçları, makosenleri, isyanı ve sigarasıyla Ümid de kalır sizinle ama, asıl etkileyici kişi Mahmud’ tur. Attilâ İlhan, “prensin öpücüğüyle hayata uyanan dalgın güzel imgesinden” kendini kurtaramamıştır.
Saydığım, sevdiğim, hepsine değilse de çoğu fikrine katıldığım Attilâ İlhan’ın ruhu beni bağışlasın, Kurtlar Sofrası fazla #maço bir kitaptır! Zaten, para ve güç hırsıyla gözü dönmüş tümen tümen erkeğin ve onlarla mücadele eden bir avuç yiğidin maceralarını anlatan bu kitap nasıl maço olmayabilir ki? Ayrıca, #erkeksivurgu tek başına, bir yapıtı eleştiri konusu yapamaz. Ama, demem o ki, roman biraz daha alçakgönüllü olabilseydi, Ümid’e daha anlayışla (hoşgörü anlamında değil, kavrayış anlamında) yaklaşabilseydi, yiğit kahramanına toz konduramayan tutumundan vazgeçebilseydi, çok daha derin, daha sarsıcı bir yapıt olabilirdi.
Ümid, ülkesinden kopuk, Avrupailiği yarı sindirmiş, yarı sindirememiş, keyfine düşkün, bireyci bir genç kadındır. Erkeklerle rahatça ahbaplık kurabilir, geniş fikirlidir, ama cinsellikte bedeni tutuktur. Bu tutukluk, Mahmud’tan önceki sevgiliyle aşılmışsa da (II. Cilt, s. 113), roman, yaşananın aşksız bir tensellik, dolayısıyla sakat bir ilişki olduğunu dokundurur (II.Cilt, s. 114). Ümid ile Mahmud bir vapur yolculuğunda karşılaşırlar; birbirlerine itiraf etmeseler de birbirlerini derinden sevmişlerdir. Ümid, alafranga erkek arkadaşlarının yapmacıklığından sonra Mahmud’ta sahici bir insan bulmuştur. Mahmud’un aşkını ise, patronu ve yaşam bilgesi Hüsnü Faik, sınıf farkının ve bu zıtlığı aşma arzusunun doğurduğu bir sevgi olarak yorumlayacaktır:
“Her vakit kendinden emin olmayan bir tarafı vardı, bunu tatmin etmek için, her vakit imkânlarını tecavüz eden işlere girişir, gücünü kendine isbata uğraşırdı.” (II. Cilt, s. 204)
Mahmud, Hüsnü Faik’in ona içten içe yangın, hanım hanımcık kızını değil, esrarengiz ve maceracı burjuva Ümid’i seçmiştir.
Mustafa Kemal ile Mahmud arasında kurulmuş benzerliklerden biri de burada kendini belli eder: Halk kızı, içli Fikriye’yi değil, seçkin bir tüccar ailesinden gelen, özgüveni yüksek, atak Latife’yi seçmemiş miydi Mustafa Kemal?
ROMANIN VE MAHMUD KARAKTERİNİN ZAYIF HALKASI
Mahmud, az bulunur bir karışımdır, hem eylemci hem düşünce adamıdır. Onun ruhunun derinliğini bir bakıma görebiliriz, bize bu görüşü sağlayan Mustafa Kemal’in sözleridir. Aynı sözler, Atatürk’ün ve belki bütün yaratıcı insanların ruhsal yapılarındaki sırrın bir yönünü aydınlatacaktır: Ölümün kısıtlayıcılığından, bireysel ömrün sınırlarından özgürleşme arzusu ve azmidir bu sır: “İnsanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o adam ferd sıfatıyla mahvolacaktır. Herhangi bir şahsın yaşadıkça memnun ve mesut olması için lazım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Makul bir adam ancak bu suretle hareket edebilir” (I.Cilt, s.70) der Atatürk.
Günümüzün tüketim çağında, tüketiciye indirgenmiş insan teki ile yaratıcı insan arasındaki fark, bugün hepten çarpıcıdır!
Mahmud, tüketici olma yoluna girmiş Ümid’i, özündeki yaratıcı insana yöneltecektir. Roman boyunca sıralanan geriye dönüşler, bize Ümid’in Mahmud’un düşüncelerinden ne kadar çok etkilendiğini kanıtlar. Arada kuvvetli bir bedensel çekim de olduğuna göre, Ümid, durup dururken Mahmud’u niye terk eder? Özgürlüğünü yitirmemek için mi, bağlanmaktan korktuğu için mi? Güçlü bir fiziksel bağın ve duygusal etkileşimin yanında hava cıva kalan bu sebepler bana inandırıcı gelmiyor.
Romanın ve Mahmud karakterinin en zayıf halkası bana göre işte burasıdır. Gerçi bu zaaf, belki de sadece bu romana ait bir kusur değil, 20. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatına musallat olmuş bir rahatsızlığın, dört dörtlük #erkekkahramanlar çizme tutkusunun bir sonucudur. Aman ha, sakın ola ki bu adamların cinsellikleri falso yapmasın!
Bir kadının, ne kadar bağımsızlığına düşkün olursa olsun, güçlü bir aşk ilişkisini, yoğun bir mutsuzluk yaşamıyorsa eğer, bitirebilmesi pek olası değildir. Ümid’in Mahmud’tan kaynaklanan yoğun mutsuzluğu ne olabilir? Romanın hiç değinmediği bu hususun açıklaması, aslında Hüsnü Faik’in yukarıdaki yorumunda içkindir. Bu aşkı mahveden öğe, onu doğuran ile özdeştir. Romanın gelişiminden, Mahmud’un kadınlarla fazla ünsiyetinin olmadığı anlaşılmaktadır. Köy ortamında yetişmiş, deneyimsiz Mahmud’un, üstelik ondan üst sınıftan, üstelik de bağımsız bir kadın karşısında huzursuz, tedirgin olmaması mümkün müdür? Diken üstünde bir erkek, kendini, bedenini cinsel yoldaşının varlığına nasıl tam olarak emanet edebilir? “Seni seviyorum” demesini beceremeyen Mahmud’un sözel tutukluğunu roman pek güzel vermiştir. Ümid’in Mahmud’u terk sahnesinde Attilâ İlhan, kahramanının hal-i pür melalini şöyle dile getirir:
“Mahmud duygu hayatındaki beklenmedik değişikliklere hemen uyamıyor. Kovalayamıyor bile onları. Dış hareketsizliği ile iç curcunası arasındaki karşıtlık onu serseme çeviriyor.” (I. Cilt, s. 41).
İşte dört dörtlük bir çözümleme! Feodal Türk erkeğinin kadın karşısındaki ketum tavrı, sınıfsal bir özelliktir. Gerçi seven bir kadın, söze dökülemeyen duyguları yüz ifadelerinden karineyle çıkarmasını öğrenecektir. Ümid’in zekâsında ve duyarlığında bir kadından da beklenen budur. Demek ki, asıl sorun söylenemeyen sözlerde değil, romanın hiç değinmediği başka yerdedir. Dokunuşlardadır. Mahmud gibi duygu ifade edemeyen, deneyimsiz bir adamdan, bir kadını cinsel bakımdan mutlu edebilmesi pek beklenemez. Hele bu kadın geçmişinde tutuk birisi idiyse… Mahmud büyük olasılıkla dokunuşla da duygu iletemeyecek, ya sıkılgan ve tutuk kalacak, belki de tam tersi aceleci davranacak, hatta zorbalaşacaktır. Bütün bu hallerde kadına cinsel mutluluğu yaşatamayacaktır, çünkü kendisi bu hazzı tüm boyutlarıyla yaşayamamaktadır. Yoğun arzuya eşlik eden cinsel doyumsuzluğun ıstırabı, Ümid gibi hayata susuz bir kadının tahammül edebileceği bir yaşantı değildir. Ama ne yazık ki Ümid’in duygularını roman es geçmiştir.
Romanın tanıklığına göre, Mahmud tüm siyasi düşüncelerini Ümid’e aktarmış ve sevgilisinin şahsında yağmur suyunu emen kurak toprak kadar iştahlı bir dinleyici bulmuştur. Ümid’in romandaki değişimi, onun asli insan dokusunun Mahmud’la benzeştiğine işaret etmektedir. Ümid de tıpkı Mahmud gibi, vicdanının sesini dinleyen, sorumluluk duyan, aynı zamanda ve icabında gözünü daldan budaktan esirgemeyen bir kişidir. Öyleyse Mahmud, tüm düşüncelerini açtığı bu yoldaşa, işi hakkında neden bu kadar ketum davranmaktadır? Sakın, bağlanmaktan ürken, Ümid değil de Mahmud olmasın! Ya da Mahmud kadınını insandan saymamak, dolayısıyla ona güvenememek gibi feodal erkeğimize has bir başka sınıfsal özelliği sergiliyor olmasın! Eğer öyleyse, bu güvensizliği sezmenin Ümid gibi güçlü kişilikli bir kadında açacağı yaranın boyutlarını düşünün! Buyurun size, yeni bir yoğun mutsuzluk sebebi…
Mahmud, Türkiye’nin bol keseden harcadığı değerlerinin simgesidir. Sağlam kişilikli, çalışkan, zeki, düşünen ve eyleyen bir insandır o. Yurtseverdir, merttir, dürüsttür. Yüreğinde kötülük barındırmaz. Harcana harcana artık neredeyse köküne kıran girmiş insanlarımızdan biridir. Sömürgenlerin, asalakların, kifayetsiz muhterislerin, dalkavukların, yalancı, vefasız, hileci ve desisecilerin kasıp kavurduğu günümüz Türkiye’sinde belki de genç okura bir masal kahramanı gibi inanılmaz gelecektir, Mahmud karakteri. Oysa bizler böyle insanları gördük, tanıdık. Onlar yaşadılar. Mahmud karakterindeki ülküselleştirme ve romantikleştirme onun toplumsal kimliğinde değildir, kadına bakan yüzünde yapılan rötuştadır.
Mahmud, gerçek hayattaki bir çok benzeri gibi, bir anlamda kendi söküğünü dikemeyen, özel yaşamında –her şey yolunda görünse bile– bir çok şeyi yoluna koyamayan bir insan olarak çizilse, roman ne kaybederdi? Hiçbir şey. Sadece kazanırdı; insani boyut derinleşirdi.
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak /Mart 2010, 1.sayıda yayımlanmıştır.
#kurtlarsofrasınadönüşmüş #cinayetekurbangiden #gazeteci #öldürülengazeteciler #ErendizAtasü

Sorry, there were no replies found.