Liman: UNUTULMUŞ BİR MİMARLIK ROMANI: ALELÂDELİK ÇAĞI
-
Liman: UNUTULMUŞ BİR MİMARLIK ROMANI: ALELÂDELİK ÇAĞI
YIKILMAYI BEKLEYEN BİR ŞEHİR YA DA İLAHLAR YANLIŞ
(UNUTULMUŞ BİR MİMARLIK ROMANI: ALELÂDELİK ÇAĞI)*Makale Yazarı: Bülent Uçar
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz / Eylül 2014, 19. sayıda yayımlanmıştır.
Kimi sahaflarda kitaplar arasına ve bazı kitapçıların raflarına saklanmış, yitip gitmeye değilse de kaybolmaya meyilli bir yazar: Hikmet Temel Akarsu… Bu yazının konusu kendileri olacaklar, kendileri ve yıllar önce yazdığı bir #mimarlık, #alelâdelik ve #iddiasızlık hissiyatı içeren romanı “Alelâdelik Çağı” adlı kayıp kitabı…
Alelâdeliğin saltlığı içinde tuhaflaşan, bu yüzden ayrıksılaşan, sayfalar akıp giderken, giderek neredeyse obsest bir #Dostoyevski karakterine dönüşen başkarakteri #Liman’la ete kemiğe bürünen bir hissiyat bu. Bana kalırsa onun “İstanbul Dörtlüsü” (Rock’n Roman)’ serisinin öncülü olan bir hassasiyet ve benzer hissiyatlarla yazılmış bir eser, bu yazıya konu olacaklar.
Hikmet Temel Akarsu yazmaya başladığı ilk yıllardan bu yana #karamsar bir eda içinde sergilediği tutumuyla, kazanmaya programlı insanların dünyasında var olma yeteneği sergileyemeyen küçücük azınlığı yakın plana almış, onların tutum, düşünüş ve duygulanım süreçlerini neredeyse #varoluşçu ve tamamiyle #nihilistik biçim ve içeriklerle ele almıştır. Eserlerinde; reddeden, vazgeçmenin sessiz sedasız ve pek de matah olmayan görkemini kazanmanın getirdiği sahipliklere tercih eden, #hırsyoksunu, safça bir aşk tutkunluğu içinde varoluşan, #yitik, #yitirmiş ve belirli nedensellikler ve bunlara bağlı matematiksel zorunluluklarla hep yitirecek olanları anlatmıştır. Yazdıklarında, kent insanının durmaksızın sürüp giden bitimsiz koşuşturmacaların sayeliğinde kazanırken(!) yitirdiği incelikleri, şiddete yönelmeyen kızgınlıkların sarıp sarmaladığı özlem duygusu içinde anlatmış bir yazar Hikmet Temel Akarsu. O, bu sonsuz ve bir o kadar da esef verici varoluş evreninin sadece yavaşlığa ve sakinliğe sunduğu güzellikleri, acıtıcı ve gizlenmeyi olanaksız kılan gürültünün pervasızlığı içerisinde betimlemiş, bulup başarmayanın adam sayılmadığı bir dünyanın aymazlığını tasvir etmiştir. Bu dünyada hüküm süren sistematik akış bağlamında, kazanmaya değer vermeyen, #kırılgan, #hassas ruhların zamanın akışını izleyerek eriyip gitmelerinin bile olanaksızlığını, bunu olanaklı kılmaya çalışırken ne tür kaybetmelere, yitirip satılmalara maruz kaldıklarını, kalacaklarını anlatmıştır yazdıklarında. Ve elbette roman ve öykülerinde çoğunlukla saf, pir-ü pak bir aşka ulaşmanın özlemini ve imkânsızlığını, eğer böyle bir aşka ulaşılırsa, böyle bir saflık ola ki bulunursa, insan ruhunun bu şartlar altında nasıl da kurtuluşa erebileceğini duyurmuştur. Olay şu ki yazdığı gibi hissetmiş, öyle yaşamış, yaşadığı, hissettiği gibi yazmıştır. Hiç değilse benim gördüğüm gerçek bu. Eğer #Nihilist adlı eserini saymazsak yazdığı tüm roman ve öyküler yarı kurgu, yarı otobiyografik içeriklerle yüklü biçimde tamamlanmıştır.
Hikmet Temel Akarsu yeniklerin hikâyelerine odaklanmıştır en başından beri. Nihayet doksanlı yılların sonlarına doğru iki #radyo karakterini, (kendi yazarlık ve yazarlık edimlerinin konu etmekten usanmadığı “#kaybetme” ve “kazananların dünyasında onlar gibi olmaktansa, ruhu ucuzlatan kârdan feragat ederek kaybetmeyi seçen tavrı”) “#İstanbulDörtlüsü” adını verdiği #seriroman kurgusunda kullanarak daha da somutlamıştır. Var olan iki karakter ve onları kendi edebi ve felsefi tutumuna sığdıran bir adam. Hikmet Temel’in İstanbul Dörtlüsü’ne Rock’n Roman gibi bir tür adı koyarak, bu “tür adı”yla, hiç değilse o seri bağlamında kendi “#janr”ını belirlediği de söylenebilir. #Artistik, “#cool” ve neredeyse her bölümde ülkedeki sinemacıların gözünden nasıl da kaçtığına şaşırdığım #sinematografik kurgular eşliğinde hüzünlü, en sert haliyle #patetik ve kaçınılmaz nihilistik kitaplardır bunlar.
Buna karşın; bilinmelidir ki Hikmet Temel Akarsu ilk gençlik yıllarında İTÜ Mimarlık Fakültesine kaydolmuş ve öğrenciliğini sürdürüp diplomasını almış bir mimardır. Her ne kadar bu mesleği sürdürmeyi istememiş olsa da özellikle ilk romanı olan #KayıpKuşak dörtlüsünün ilk kitabı Alelâdelik Çağı bağlamında ve herhangi bir mimari dokuya sığınılamayan bir dünyayı anlatır. Hikmet Temel Akarsu kimi metinlerinde, anlamın bir türlü tutunamadığı boşunalıkla yüklü bu varoluş evreninde; zorunlu varoluşların içinde yer alan bazı ruhların, berbat ve #kitsch’e boğulmuş şehirlerde daha da büyük katlanılmazlıklarla karşı karşıya kaldığını anlatır. Ve bu mimari içerik yoksunluğunun ruhu öldüren yanını duyurur. Bu yoksunluğun ucuz, pornografik bir çıplaklık dünyasını doğuracağını, bu yüzden şehirlerde asla şıklıkla, mutlulukla ve sıcak; sığınılası bir estetik güven içinde var olunamayacağını sonsuz hüzünlerle duyurmaktan alıkoyamaz kendini. Tüm bunların bağlamında Hikmet Temel Akarsu’nun #mimar yanına vurgu mutlak surette şart oluyor. Hele şehir toplumundaki kalabalığı, marjinaliteyi, sahte seçkinliği, kent akımlarını, her anlamda vuku bulan çöküşü, çürüme ve hastalığı anlattığı, kimi öyküleri göz önüne alındığında en karanlık hikâye parçalarının bulunduğu, kimileri ele alındığında en #pulp eseri olarak sıfatlanabilecek bir öykü kitabı, #VarlıkYayınları etiketiyle çıkan Dekadans Geceleri… Ve bu eserin içinde yer alan bir öyküyle, Önce Melekler Düşer’le karşımıza çıkan mimari estetik duyarlılığın kırılganlığına ve insan varoluşunun kendini aklama inşasında izlerini gösteren boşuna çaba’nın bir mimari esere, dokuya sığınma arzusuna şahit oluruz. Bu öyküde aynı zamanda güçlükle yakalanan anlamın taşa çevrilmesi ve hiç kaybedilmemesi için gerekli mimari fetiş arayışı öne çıkar. Ruhuna mutlu içerik arayan #Marki’nin (Marki: Hikmet Temel Akarsu’nun roman ve öykülerinde kullandığı bir alter egonun karakterize edilmiş versiyonu) yine ruhunun özüne uygun bir dışsallık aradığı kayıp, karanlık bir İstanbul gecesinde bir mimari doku ve incelik arayışı üzerine sonsuz hüzünlerle ve Marki’liğe yakışır biçimde zarif biçimde ele aldığı, kayıp ruhuna bir sığınak aradığı şu bölüm:
“Kaybedilmiş kadınların sanal mezarlığından bir adam geliyor. Çıldırmış #Beyoğlu gecelerinde kederden helak olmuş bir halde kendine tutunacak bir yer bakıyor. Ama nasıl söylemeli yani; şu süfli bir ruh hali ile bira yudumlanan derme-çatma mekânlardan biri olamaz aradığı yer… #Nevizade’nin absürd kalabalıklarında üniversiteli yeni yetmelerin trendleştirdiği batakçı meyhanelerinin yanı yöresindeki zıpçıktı birahaneler de olamaz. #Asmalımescit’in entelektüel akınına uğramış kazık meyhanelerinden ya da bira içilen #snob “#cafe”lerinden de söz etmek mümkün değil.
Hayır! Mümkün değil’ Alelâdeliğin hazin çağı yine; hep olduğu gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi önümüz sıra sürüp gidiyor! Sonu asla gözükmüyor. Tünelin derinliklerindeyiz ve ışık hâlâ bir efsane kadar uzaklarda. Adımımı atıyorum eklektik üslupla yapılmış 19 yy. #Levanten mimarisi özellikleri taşıyan dört katlı binaya. Ambiyansı yüksek bir bara dönüşmüş hoş bir tarihi bina. Burası beni yatıştırabilir bu gece belki diyorum kendi kendime. Her ne kadar ihtişam ve klasik mimari, mefruşat dolayısıyla, tuhaf bir arabeskle vaftiz edilmiş gibi gözükse de yine de burada yatışabilirim diye düşünüyorum… Atıyorum adımlarımı görkemli ikinci sınıf tarihi esere doğru. Kapıda televizyon dizilerindeki karanlık adamları hatırlatan, briyantinle saçlarını sulamış, #mafyozabozuntusu, siyah takım elbiseli ayaktakımı ile yüz yüze geliyorum. #Bodyguard’lar işbaşında. Devran ellerinde. Pis pis bakıyorlar bana. Onlardan izinsiz adım atmış olmam belli ki büyük suç teşkil etmiş. Nefret kusuyor bakışları. “İşe bak,” diyorum kendi kendime: “Ayaklar baş olmuş, başlar ayak!”
Oysa #Büyükada’ya ya da mütevazı taşra kasabaları olan Safranbolu, Göynük gibi yerlere gittiğimde, sade bir balıkçı kasabasına uğradığımda bile mimari armoninin estetiğine kapılıp ferahladığımı nasıl da fark ederim hep. (s.58)Hikmet Temel Akarsu’nun yarı otobiyografik bir roman olan Alelâdelik Çağı adlı eserinin kahramanlarından birinin adı Liman. Liman, eserin hassas ve duyarlı, yine de parayı bulup sakinliği seçme ataklarıyla donanmış ruhuyla ve bu amacına ulaşma arzusu eşliğinde bir parça kurnaz ve iş bilir karakteri, ancak “hesapsız” (!) hesapçılığıyla başı bir türlü dertten kurtulmayan karakteri de Bedri’dir. Bu karakterlerle özellikle de Liman’la birlikte başrolü paylaşan bir kadın… Mimarlık mühendislik ofisinde iş ortağı ve eski dostu Bedri’den uzaklaşan Liman’ın hayatına roman bağlamında simgesel alınabilecek adıyla bir güzel #havari olarak giren, yarı entelektüel olması vasfıyla erkek yiyici sıfatına layık olma potansiyeli taşıyan bir kadın Asya… Kitap, Liman ve Bedri’nin yanlarına bir arkadaşlarını da alarak yeni kurulmaya başlanan bir gecekondu ilçesi olan #Zeytinburnu’nda bir mimarlık mühendislik ofisi açmalarıyla başlıyor. Devletin verdiği yetkilere dayanarak, devlet arazilerine yapılan gecekondulara tapu vermeye ve bu şekilde #inşaat ve imar piyasasına girip parayı bulmaya çalışan üç yeni yetme mimarın hikâyesiyle devam ediyor. Bu esnada başlarına gelen arbedeler absürd olaylar eşliğinde anlatılıyor. Kitabın “Alelade Yaşamım” adlı ilk 128 sayfalık bölümünde belediyelerle müteahhit ve mimarlık şirketlerinin ne gibi #rüşvet ve #yolsuzluk ilişkileri ağı içinde olduklarını, bürokratların köylü açlıklarının nasıl doyurulduğunu, devlet arazilerini seçim kazanma ataklarıyla gecekonduculara nasıl peşkeş çekildiğini okuyoruz. #Peşkeşçekilen o arazilere kimlerin yerleştiğini ve oralara yerleşen bu insanların zaman içinde “neye” dönüştüğünü de öğreniyoruz; hemen bunların akabinde. Kitabın günümüzün siyaset ve sosyo-kültürel yapısına ışık tutan analizleri içinde gezinip duruyoruz adeta. Aşağıda yer alan alıntıda günümüz Türkiye toplumu ve kültürel dokusunun, siyasi eğilim ve yaşam modeli gelişiminin (!) nerelerden geldiği derinden, yine de apaçık izlenebiliyor.
“ZEYTİNBURNU: İstanbul’un insanın nasıl olup da içine düştüğünü sorgulamasını gerektirecek kadar saçma bir semti… Biraz kendimi atmosfere kaptıracak olsam, her yanı kaplayan imalathanelerden, bodrum kat atölyelerinden David Copperfield’leri, Oliver Twist’leri tespit ediverebileceğim. Ama buna belki birkaç kilometre öteden duyulan otobanın uğultusu engel, belki de dumtıs dumtıslarla yanıbaşımdan sıyırırcasına geçen siyah doğan otomobil… Belki kara çarşafına sıkı sıkı sarınmış yürüyen iki kadın, belki de başına beyaz tülbent bağlamış, koltuğunun altına Kur’an almış, bembeyaz yüzü sapsarı saçlarıyla dokuz yaşındaki #göçmenkızı… Belki kahvelerin köşelerine tünemiş kara bıyıklı, kambur duruşlu, kötü bakışlı #tombalacılar, belki de yolları kaplamış, bağıra çağıra oyun oynayan, kir pas içinde, pantolonları düşmüş, başları üç numara traş edilmiş çocuklar… Belki de üç beş metre karelik parsellerle yamru yumru yerleşmiş, derme çatma #gecekondular, tepelerinde demir filiz bırakılmış, yarım kalmış #kaçakbetonyapılar… Belki de at arabalarıyla tuğla taşıyan, güneş yanığından kapkara olmuş kasketli yorgun görünüşlü adamlar… Belki de basma entarilerinin altına çiçekli pijama giymiş, başı bağlı bakkala çakkala giden bakımsız, çirkin kadınlar… (s.32)”
Aslına bakılırsa aşağıda yapacağım alıntıya istinaden yeni bir çözümlemeye girişmeye pek de arzum yok. Son bölümde kitaptan bir alıntı daha yapıldığında (kitapta, s. 113 de yer alan iki paragraf), İstanbul’un, dolayısıyla ülkenin yukarıda vurgulanan gecekondulaşma şekliyle sadece hoyratça topraklarını savurmadığını, sadece şehirleşmenin olmazsa olmaz kuralı, #inceliklimimari duyarlılığının katledilmediğini, ayrıca devlet arazilerinin bir #mimariestetik, #işlevsellik, #öngörü ve bir matematiksel plan olmadan gecekondu azmanlarına peşkeş çekilerek oralara yerleşen geniş ve biçim tutmaz kitlelerle bambaşka bir siyasi ve kültürel dünyaya sürüklendiğini anlamak mümkün olacak.
Belki gecekondular bilinçli bir tutum ve anarşist bir edayla “Tüm dünya ve onun bu uçsuz bucaksız toprakları, ne devletin ne de özel girişimcinin mülkü olamaz, nerede istersek orada kurabilmeliyiz barınaklarımızı” tutumuyla yapılsaydı ve bu oluşumun arkasında bu şekilde durulsaydı, görkemli bir hareket olurdu diye düşünülebilirdi. Ama bunun böyle olmadığını, #gecekondu’nun, dünya sosyoloji literatürüne armağan ettiğimiz bu kavramın imlediği hareketin romantik hiçbir yanı olmadığını, şehri ve şehir kültürünü mahvettiğini artık herkes kabul ediyor.
Günümüzde neredeyse her akşam haberlerinde, bir #paranoya kültürü hizmeti eşliğinde kim bilir hangi rant çevrelerine geçilen kıyağın bilinmez sularında verilen “#Deprem ve beklenen depremin ve güvensiz yapı sorunu” çığırtkanlıkları… Acaba İstanbul başta olmak üzere ülkenin diğer tüm şehirlerinde deprem en çok hangi bölgeleri tehdit ediyor? Hiçbir uygar belediyecilik ve imar pratiğine, teori ve yönetmeliğine uymayan yapılaşma en çok hangi bölgelerde hüküm sürüyor. Gecekondu bölgeleri deyince yalnızca bilinen kenar semt ve ilçeler düşünülmemeli kuşkusuz, Boğaziçi’nde otuz bin kaçak yapı olduğu söyleniyor, bunun üçte birinin uygunsuz ya da yeterli kriterde olmadığı kesin olarak saptanmış ve üç bin tanesi hakkında da ilgili mahkemelerce kesinleşmiş yıkım emri çıkarılmış. Bu yapılarda yaşayanların çoğunun da #medya sektöründen kimi ağalar (!) ve çok para kazanan kimi #Vyıldızları (!) olduğu deklare ediliyor.
Son otuz yılda kurulan #Yenibosna, #Esenyurt, #Güngören, #Gaziosmanpaşa, #Sultanbeyli gibi gecekondu ilçeleri ve eski, bilinen köklü ilçe ve semtlerin yanı başına kurulmuş gecekondu mahalleleri yalnızca şehir mimarisinde bir sorun olmadı; olmayacak. Bu siyasi; ekonomik bir sorun, bir adab-ı muaşeret sorunu, bir zorlu kültürel meseledir. Bu sorun; mimari, kültürel ve siyasi dekadansın kökleri üzerinde yükseliyor.
Bırakın dış siyaseti, kendi vatandaşına hatta bırakın kendi vatandaşını, kendi seçmenine bile seslenebilmedeki diplomasi nezaketini gösteremeyen #külhanbeyi #politikacılar… 80’lerin 27. Sınıf şarkılarını bile aratan çirkinlikte bir #fantezi müzikal eğilim (!); gecekondu dünyasının ülke kültürünün başına açtığı bir bela olarak var olan bir müzik türü… Türün yansıması olan yeni bir yaşam biçimi… Kültür oluşumları ve şarkıları… Ve yalnızca gecekondu kültürüne hizmet eden TV programları, diziler, haber programları, eğitim politikaları vs. Gecekondu dünyası denildiğine bakıp da bu işlerin teknik tanıma uygun biçimde ‘gecekondu’ya ve sadece gecekondu yerleşimine yüklenmiş günahlar olduğu düşünülmemeli elbette. Bu yeni yoz kültür, artık yaygınlaşmış, kapsayıcı olmuş, her yere sirayet etmiş, gecekondu bölgesi olmayan çevrelerde bile hüküm sürmekte. Bu yayılmayı sistematik biçimde başarmış kitsch ve dekadans’ın ölümcül dünyası geçerli artık, her yerde, her şeyde. Edebiyatta, müzikte, sosyal ilişkiler ve siyasi konjonktürlerde, bazı yazar takımının çok satma arzusu ve yetenek ve derinlik yoksunluğu yüzünden trendy tutumlara sığınarak, yoz, yüzeysel ve bununla kalsa iyi, bir de derinlik taklidi yapan edalarla sahtekârlığın bulantısını harekete geçiren söylemlerinde, kitap kapaklarında, satış sloganlarında ve… Ve her şeyin içinde.
Yeni oluşan sosyal çevre bu şekilde betimlenirken şu da kaydedilmelidir ki; Hikmet Temel Akarsu’nun içinde, tüm artistik tutumu ve o bilinen sofistike, nihilistik, kaybeden edasının gizlediği sözcüğün gerçek anlamında oldukça sıkı; -ve haber programlarında boy gösteren sosyologların aksine- dürüst bir #sosyolog var. İstanbul Dörtlüsü’nden, Dekadans Geceleri’ne ve Kayıp Kuşak serisine dek… Onun bu #sosyalçözümleyici, saptayıcı tutumu, yakın tarih İstanbul yaşam kültürü konusunda ve özellikle toplumdaki #marjinaller ve #kentakımları çizgisinde varoluşlarını sürdüren insanlar bağlamında kayda değer çözümlemeler sunuyor okurlarına. Daha da fazlası, onun metinleri toplumsal yapının her parçasında gözüken hastalık, #çürüme ve çöküşü sadece çözümlemiyor; aynı zamanda o konulardaki duygular öne çıkarılarak, neyin kaybının yaşandığı ve nereden nereye doğru gidiş olduğu bağlamında betimleyici tablolar çiziliyor.
Eğer yakın tarihte İstanbul, #İstanbulinsanı, İstanbul’da olmaklık, İstanbul’da dekadans, İstanbul’dan, bir şekilde, gitmek hiç bu denli zorunlu olmamışken bir türlü bırakıp gidememeklik nedir diye merak duyarsanız, İstanbul konulu iyi bir sosyoloji metni yerine ondan daha güçlü, gerçekçi ve ruha işleyen içtenlikle bir metin aramalısınız. Eğer dikkatli ve yakından bakarsanız bulmanız gereken metin yazarın İstanbul Dörtlüsü serisinin son kitabı #Media’nın ilk 15 sayfasında ve yer yer aynı eserin ve eserin bağlı olduğu serinin diğer üç kitabında karşınıza çıkacaktır. Yine İstanbul’un ve tüm göç alan büyük kentlerin, gecekondunun fiziki ve kültürel saldırısına, buna bağlı çirkinleşme ataklarına nasıl karşı koyamadığını, tüm bunların kentlerin ruhuna nasıl da pervasızca işlediğini aynı kitabın sayfaları arasında kolaylıkla bulabileceksiniz. İstanbul’da #TEM yolu üzerine kurulan ve günümüzde hala aynı yerinde görkemle(!) yükselen “#MediaPalaces”(?) ve oraya doğru alınan yolun üzerinde sergilenen mimari ve kültürel çöküşün çığırtkanlığı yapılırken, Hikmet Temel Akarsu’nun, ilk romanı Alelâdelik Çağı’ndan yaklaşık 10 yıl sonra kaleme aldığı romanı Media’dan duruma ilişkin bir pasaj.
Birbirlerinin canına kastedercesine alçakça sürat yapan TIR’lar, damperli kamyonlar, otobüsler, jeepler; zavallı küçük beyinleriyle otobanda karşıdan karşıya geçmeye çabalayan #köpekçiklerin ön panellere yapışıp parça parça oluşları. Ortalığa yayılan bağırsaklar üzerinden şehvetle geçip lastiklerini kana bulayan aldırmaz sürücüler. Kimi zaman yol kenarlarında ansızın belirip kendine müşteri aramaya koyulan #travestiler, onların önüne üşüşen lüks otolar, trafiğin sıkıştığı yerlerde ön cama saldırıp küçük bir çaput parçasıyla iki okşayıp bahşiş almak için şoför yanında boyun büken #sokakçocukları, onları bu işte sevk ve idare eden, sütre gerisine sinmiş, sokak çocuğu mafyasının kirli elemanları, garip satıcılar, #bitmeyenüstgeçitinşaatları, otobanı inleterek yere değecekmişçesine inişe geçen uçaklar, kurşunî renge bürünmüş kirli hava… Media (İstanbul dörtlüsü 4. kitap Media adlı kitabın baş kadın karakteri) bir an kapıyı açıp, dışarı atlayıp koşa koşa kaçmak istedi. Fakat bu olanaksızdı. Çünkü içine düştüğü cangılda yön duygusunu bile şaşırmıştı. Midesinin bulandığını fark etti. Saçlarının arasından ter taneleri süzülmeye çabalıyordu. Gözlerini kapadı. “Bu, kâbustur belki de, biter gider kurtulurum” diye düşündü. (s. 57)
Hikmet Temel Akarsu, bu çözümleyici gözlemin öncesinde, ülkenin sosyo-kültürel yapısı, şehir mimarisi ve düzeni, siyasi eğilim ve bu eğilimdeki çöküşü, bugünün iktidar modelinin oluşum sürecini, ilk romanı “Aleladelik Çağı”nda aşağıda yer alan şu iki paragrafta ikna edici, yeteri kadar açık, dürüst bir gözlem ve saptamanın sonucunda dile getiriyor:
“Ben üniversitedeyken bir sürü gencin, yoksul kesimin gecekondu yapabilmesi için canını dişine takıp mücadele ettiğini, polisler, dozerler gecekonduları yıkmasın diye güvenlik kuvvetleriyle çatışmalara girdiğini, onlara arsa dağıttığını, imece halinde gecekondu yaptıklarını hatırlarım. Sonra, zaman geçtikçe evini tamamlayıp, üzerine filiz bırakıp, ikinci yıl ikinci katı, üçüncü yıl üçüncüsünü, sonraki yıl daha da başkalarını; ya da yıllar geçtikçe kentin yeni merkezlerinde kalan ve değerlenen arsalarını, evlerini kat karşılığı müteahhitlere verip, dört beş daire kapıp, yüz-yüz elli milyonluk adamlar olan bu yoksulların, seksen sonrasında siyaset dalgaları başka yönden esmeye başladığında, nasıl değişim geçirdiğini, hepsinin nasıl birer #liberal girişimci olup çıktığını, her türlü fikir özgürlüğü ve demokratik düşüncenin nasıl karşısına geçtiğini, neden memleketi karıştıran solcu vatan hainlerinin ipe çekilmediğini anlayamayıp, bunların üç tanesinin Taksim Meydanı’nda sallandırmamanın ne gibi bir makul nedeni olduğunu merak edip, huşû içinde tarikatlara girip ansızın hidayete erdiklerini dehşet içinde görmüştüm.” (s. 113)”
Kitabın başkarakteri Liman’ın o akşam ilk defa gördüğü ve yeni tanıştığı belediye başkan adayının kendisini, daha ilk tanıştığı anda, yanına siyasi sağ kolu ve seçim kazandıracak güç olarak almaya çalıştığı kısa otomobil yolculuğunda gerçekleşen diyalog, günümüzde iktidar olma sürecini nasıl da açığa çıkarıyor:
“Liman- “Pek güzel abim çok güzel konuşuyorsun da, ben şimdiye kadar bu işlerle hiç ilgilenmedim ki.”
Belediye Başkan Adayı- “A, o hiç önemli değil. “ Zaten hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Hangi seçmenin ne yapacağı da bilinmiyor. Bizde seçimler çekiliş gibidir. Herkese çıkabilir. Kura numarasını fazla almak gerekir, bütün yapılacak bu… Siz de benim kura numaralarım olacaksınız azizim.” (s. 126)”
Bir #mimarlıkromanı olarak ele aldığımız Aleladelik Çağı adlı bu Hikmet Temel Akarsu romanı, kitabın ikinci bölümü olan “İlahlar Yanlış” adlı 80 sayfalık bir diğer metniyle Hikmet Temel Akarsu’nun, bu aleladelikler içerisinden sıyrılarak, pırıl pırıl ışıldayan bir özlemle saf aşkı arayışını anlatıyor. Kahramanını, bundan sonra yazacağı ona yakın roman ve öykü çalışmasında yaptığı gibi kahramanlarını; poz takınmaya, #ikonesk tutumlar içerisinde güce tapınmaya, birbirlerinin büyüklük ve büyüklenme arzularını okşayıp daha da erekte etmeye çalışmayan tavırlar içinde kuruyor. Bu şekil ve içerikte ele alıyor. Hikmet Temel Akarsu yazınında, başkişilerin duygu ve düşünceleri #safiyanelik içindedir. Onlar birbirlerinin ruhlarını kurtarmaya, bu acıtıcı ve alelâdelikle donanmış, kitsch’in en öldürücü darbelerinin kesintisiz biçimde akın ettiği sosyal evrende, yine birbirlerinin boşunalık ve hiçlik algılarıyla çökmeye, çürümeye yüz tutmuş ruhlarını sağaltmaya yönelik pir-ü pak bir aşkın arayışı içindeler. Aleladelik Çağı’nda Liman’la tüm bunların, incelik, arayış ve o hüzünlere sarılmış hassasiyetlerin başlangıç bölümünü okuyoruz. Liman neredeyse pornografik düzeydeki itirafkârlığıyla, artistik edalarla sürdürülen poz takınma edimlerinden, güç gösterilerinden uzaktır. Yani kadınları asla ve kat-i olarak cezbetmeyecek tutumuyla kaybedişi herhangi bir Hikmet Temel Akarsu romanı için tipiktir. Liman ve diğerleri “Marki” (İstanbul Dörtlüsü 1. kitap Kaybedenlerin Öyküsü’nde baş karakter- Can ve İnkılâp Yayınları- ve hep var olan bir “hta” karakteri) “Yaz” (İstanbul Dörtlüsü 2. kitap İngiliz’de baş karakter-İnkılâp Yayınları) “Ömer” ve “Tibet” (İstanbul Dörtlüsü 3. kitap Küçük Şeytan’da baş karakterler) saflık ve apaçıklıkla devinirken, bu varoluş biçimi içerisinde bulunabilecek ve değerli ve tutkulu kılınabilecek aşkın arayışındaydılar. Ve bu mümkün değildi… Çünkü kadınlar #ikon sever ve köpek çekene tapınır biçim ve ruh içeriğinde ya Asya’ydı ya Menekşe ya İris ya da küçük şeytan Sara… Poz takınmadan saflık ve içtenlik içinde aşk peşinde olmaklık söz konusu olduğunda, yüceliklere sarılmış hassasiyetler içindeki erkeğin aşkı ve “kadını” bulma çabası… Kadın ruhunun matematiğine aykırı olan bu Hikmet Temel Akarsu hayali; hatta ütopyası… Onun belki de en acılı ve insanı okurken bile, kızgınlıklara ve derinden hüzünlere salan tarafı.
* Kayıp Kuşak I. Alelâdelik Çağı ,Hikmet Temel Akarsu , İnkılâp Yayınları
#AleladelikÇağı #YıkılmayıBekleyenBirŞehir #İlahYanlış #HikmetTemelAkarsu #RocknRoman #kazanmayadeğervermeyen #yarıkurguyarıotobiyografik #yeniklerinhikâyeleri #İTÜMimarlık #DekadansGeceleri #ÖnceMeleklerDüşer #ruhunamutluiçerikarayan #alterego #karanlıkbirİstanbulgecesinde #Alelâdeliğinhazinçağı #Ayaklarbaşolmuş #adabımuaşeretsorunu #kadınlarikonsever

Sorry, there were no replies found.