Liesel Meminger: YAKILACAK KİTAPLARI ÇALMAK

  • Liesel Meminger: YAKILACAK KİTAPLARI ÇALMAK

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 15:49

    YAKILACAK KİTAPLARI ÇALMAK*

    Makale Yazarı: Baha Oral

     

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz/Eylül 2016) 27. sayıda yayımlanmıştır.

    Roman, #1939#1945 yılları arasında, Almanya’da #Münih yakınlarındaki #Molching kasabasının bir sokağında geçer. #HitlerAlmanyası‘ndaki yaşamın sahnelendiği bir tiyatrodur sanki Himmel Sokağı.

    Anlatıcı, sokağı, olayları, roman kahramanlarının, ilişkilerini, yaşam çizgilerini ve ruh hallerini, ilk günden son güne, ayrıntılarıyla okuyucuya aktarır.

    Romanın en önemli kahramanı 1939 yılında dokuz yaşında olan bir küçük kızdır. Liesel Meminger. Annesi tarafından erkek kardeşiyle birlikte Münih’te bir aileye evlatlık verilmek üzere soğuk ve karlı bir günde trenle Münih’e götürülmektedir. #Tren hızla ilerlemektedir ve insanlarla doludur. Üçüncü vagonda altı yaşında bir erkek çocuğu Liesel’in erkek kardeşi hasta yatmaktadır. Anneleri ise uyumaktadır.

    Anlatıcı trene girdiğinde çocuk yoğun bir öksürük krizi içindedir. Öksürükler kesildiğinde anlatıcı, çocuğun hareketsiz kaldığını fark eder. Bu sırada #LieselMeminger de -diğer adıyla kitap hırsızı- uyanmıştır ve küçük kardeşi Werner’in cansız yattığını görür.

    #KitapHırsızı uyanmadan önce rüyasında Adolf Hitler’i görüyordu. Rüyasında onun bir mitingine katılmış, saçlarına ve mükemmel kare biçimindeki bıyıklarına bakıyordu. Adamın ağzından dökülen kelimeleri memnunlukla dinliyordu. Cümleleri ışıkta parıldıyordu. Daha sessiz bir anda adam çömelerek ona gülümsedi. Kız da ona gülümsedi ve “Merhaba Bay #Führer” dedi. “Nasılsınız?” Okula düzenli gidemediği için konuşmayı veya okumayı çok iyi öğrenememişti. Bunun nedenini zaman içinde öğrenecekti. Tam Führer cevap vermek üzere iken uyanmıştı.

    Tarih, Ocak 1939’du. Dokuz yaşındaydı, yakında on olacaktı.
    Erkek kardeşi ölmüştü.
    Liesel’in bir gözü açıktı.
    Diğeri hâlâ uykudaydı.”

    Kar devamlı yağıyordu ve Münih treni hatalı ray çalışması yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Bu sırada, uyanan anne ağlıyor. Liesel, uyuklayarak annesinin yanında duruyordu. Tren durunca kadın, küçük oğlunun cesediyle trenden indi. Liesel de indi. #Werner, o kasabada gömüldü. Bir rahip ve iki mezar kazıcı vardı. Birkaç dakika sonra Liesel’in annesi, pederle uzaklaşmaya başladı. Tören için ona teşekkür ediyordu. Daha sonra, annesi onu almaya geldi. Yürürlerken Liesel, karların arasında siyah dikdörtgen bir şeyin durduğunu gördü. Eğilip aldı. Kitabın üstünde gümüş rengi yazılar vardı.

    Münih’te, Liesel’in müstakbel ailesi, Huberman’lar onu bekliyordu. Bindikleri araba, Hubermanların Molching’teki evine geldikten birkaç dakika sonra çok uzun boylu bir adam, Liesel’in üvey babası, #HansHuberman kapıdan çıktı. Yanında pardösüsü omzunda eşi Rosa Huberman vardı. Liesel arabadan inmek niyetinde değildi. Rosa:

    “Bu çocuğun nesi var?” diye sordu. Başını arabanın içine sokarak Liesel’e baktı. “Haydi gel” dedi. Liesel kıpırdamıyordu. On beş dakika kadar uğraştıktan sonra Hans Huberman arabadan çıkmaya razı etti. Kızın yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

    Rosa Huberman orta boyluydu kahverengi saçlarını topuz yapıyordu ve ailenin gelirine yardımcı olmak için, daha zengin beş ailenin çamaşır ve ütü işlerini üstlenmişti. Aşçılığı felaketti. Karşılaştığı herkesin sinirini bozmak konusunda eşsiz yeteneği vardı. Ama Liesel Meminger’i sevmişti. Ama sevgisini gösterme şekli biraz tuhaftı. Belli aralıklarla tahta kaşıkla vuruyor ve hakaretler yağdırıyordu.

    Liesel’in gelmesinden iki ay sonra Rosa, kızı karşısına aldı:
    “Beni dinle Liesel, bundan sonra bana #anne diyeceksin.” Bir an düşündü: “Gerçek annene ne diye sesleniyordun?”
    Liesel sessizce cevap verdi: “Yine anne” diyordum.”
    “O halde ben anne iki’yim.” Sonra kocasına baktı:
    “Şu adam, şu pis domuz. Şu keriz… Ona baba diyeceksin. Anladın mı?”
    “Evet” dedi Liesel.
    “Evet, anne” diye düzeltti. “Domuz kız, benimle konuşurken, bana anne diyeceksin.”

    Hans Huberman o anda sigara sarmayı yeni bitirmişti. Kâğıdı yalamış ve yapıştırmıştı. Liesel’e bakarak göz kırptı. Kız ona baba demekte hiç zorlanmayacaktı.

    Evde başka çocuk yoktu. Hubermanların iki çocuğu vardı ama ikisi de büyüyüp kendi hayatlarını kurmuşlardı. Küçük Hans Münih şehir merkezinde çalışıyordu. Trudy ise hizmetçi ve çocuk bakıcısıydı.

    Her çarşamba ve cumartesi günleri babası Liesel’i #AlmanKızlarıBirliği‘ne götürüyordu. Öğrendikleri ilk şey “Heil Hitler”i düzgün şekilde yapmaktı. Ayrıca dik yürümeyi, sargı bezi katlamayı ve giysi dikmeyi öğreniyorlardı.

    Küçük kasabaların çoğunda olduğu gibi Molching’de de enteresan tipler vardı ve bunlardan bazıları #HimmelSokağı‘nda oturuyordu. Bayan Holtzapfel bunlardan biriydi. Bunlardan bazıları şunlardı:
    Rudy Steiner, Amerikalı siyahi atlet Jesse Owens ile ilgili saplantısı olan komşu çocuğu.
    Bayan Diller, köşe başındaki dükkânın sahibi.
    Tommy Müller ve Rosa Hubermann bir söz ustası, bir azize gibi gösteren Pfiffikus adında bir adam.

    Rudy, Liesel’den sekiz ay büyüktü, kısa zamanda onun en yakın arkadaşı ve suç ortağı olacaktı
    ***
    Liesel o gece de her zamanki gibi rüya gördü. Onu bir trene bindirdiler. Kardeşi yine ona bakıyordu.

    Çığlık çığlığa uyandığında babası yaklaşıp ona sarılınca, Liesel ağlamaya başladı. Yatakta çarşaflar arasından bir şey kayıp takırtıyla yere düştü. Üzerinde gümüş renkli yazılar olan siyah bir kitaptı.

    Hans Huberman kitaba baktı. Sonra zorlanarak adını okudu: #MezarKazıcınınElkitabı
    “Bu senin mi?”
    “Evet baba.”
    Okumak ister misin?
    “Evet baba.” “Eh, öyleyse okusak iyi olur.”
    Okumayı öğrenmemi sağlayan asıl şey okul değildi. Babamdı. İnsanlar onun pek akıllı olmadığını düşünüyordu. Çok hızlı okuyamadığı doğruydu. Ama kelimelerin ve yazmanın bir defasında gerçekten hayatımı kurtardığını sonradan öğrenecektim. Kelimeleri ve akordeon çalmayı öğreten adam…”

    1939 yılının belki acelesi vardı. Belki acelesi olan Liesel’di. Zamanını Himmel Sokağında Rudy ve diğer çocuklarla futbol oynayarak geçiriyor. Annesiyle birlikte çamaşırları getirip götürüyor ve okuma ve yüzme derslerine devam ediyordu.
    Yılın ikinci yarısında İkinci Dünya Savaşı başladı.
    Führer’in sesi Alman radyolarında gürlüyordu:
    “Vazgeçmeyeceğiz! Dinlemeyeceğiz! Zaferi kazanacağız! Zamanımız geldi!”
    Hitler Polonya’yı aldı.

    “İnsanlar size Nazi Almanyasının #Yahudidüşmanlığı, aşırı fanatik bir lider ve nefretle beslenmiş bağnazlardan oluşan bir ulus üzerine kurulduğunu söyleyebilir. Fakat Almanlar özellikle bir eylemi sevmeseler bu hiçbir sonuç getirmezdi: YAKMAYI…
    Almanlar bir şeyleri yakmayı seviyorlardı. Elbette kitapları… Kitap yakma eylemini bir festivale dönüştürüyorlardı. Bu da bu kitapları seven insanlara normalde alamayacakları kitaplara ulaşma fırsatı sunuyordu. Bu eğilimde olan biri hepimizin bildiği gibi Liesel Meminger adında sıska bir kızdı. “Omuz Silkiş” Kapağında kırmızı kabartma harfleri olan mavi bir kitaptı. Liesel geri dönüp baktığında onu çaldığı için hiç utanmıyor, tam aksine gurur duyuyordu.
    Onun çalma isteğini güçlendiren şey ise öfke ve nefretti. Aslında 20 Nisan’da –Führer’in doğum gününde- kitabı koca bir kül yığınının altından aldığında aradan 463 gün geçtikten sonra ikinci kitabını çalmış oluyordu.”

    1939 yılının sonlarına doğru Liesel Molching’deki hayatına iyice alışmıştı. Hâlâ kardeşiyle ilgili kâbuslar görüyor ve annesini özlüyordu. Fakat artık onu rahatlatan şeyler de vardı. Babası Hans Huberman’ı hatta dayaklara ve tacizlere, aşağılamalara rağmen üvey annesini seviyordu. En iyi arkadaşı Rudy Steiner’den hem nefret ediyor hem de onu çok seviyordu ki bu son derece normaldi. Sınıftaki başarısızlığına rağmen okuma yazmasının kesinlikle iyiye gittiği ve yakında saygı kazanacağı gerçeği de hoşuna gidiyordu.

    Valinin evine çamaşırları almak için gittiği gün, valinin karısı onu beklemesi için bir odaya almıştı. Her yerde kitaplar vardı. Bütün duvarlarda aşırı dolu ama kusursuz raflar yükseliyordu. Duvarların boyası bile görünmüyordu. Bu Liesel’in hayatında gördüğü en güzel manzaraydı. Liesel, birkaç kitap aldı. Açık pencerenin aralığına bıraktı. Evden çıkınca kitapları bıraktığı yerden aldı.

    Daha sonraki gidişlerinde de çaldığı bazı kitapları oluyordu. Daha sonraki günlerde Vali’nin karısının, kitapları aldığını fark ettiğini fakat sesini çıkarmadığını öğrenmişti.
    ***
    Şimdi Molching’de değiliz. Küçük siyah bir odadayız. İçinde bir Yahudi oturuyor. Alçağın teki açlıktan ölüyor. Bavulunun üzerine oturmuş bekliyordu. Kapı açılıp kapandı ve biri ona doğru eğildi:
    “Max” diye fısıldadı. “Max, uyan.” Hiç tanımadığı bir adamdı. Adamın adını biliyordu. Hans Huberman.

    Max Vadenburg 1916 yılanda doğdu. Stuttgart’ta büyüdü. Küçük yaşlardan beri en sevdiği şey boks oldu. 9 Kasım, birçok Yahudinin yok edildiği gündü. Yahudilerin işyerleri yağmalanıyordu. Kapıları yumruklanırken yengesi, annesi, kuzenleri ve çocuklarıyla birlikte bütün aile oturma odasına girmişti. Diğer odalara kaçışmak istiyor ama korku tuhaf bir şeydi; kıpırdamıyorlardı:
    “Açın!”
    Tahmin ettikleri gibi üniformalı bir Nazi subayıydı. Max’ın annesi bir çekmeceden bir kâğıt çıkardı Max’ın cebine sıkıştırdı:
    “Bu senin son umudun olabilir.”
    Ailenin geri kalanı ona veda etti. Birkaç değerli eşya ile para verdiler. Dışarıda kargaşa vardı. Arkalarına bakmadan çıktılar. Sonraki iki yıl boyunca Max, boş bir depoda saklandı. Annesinin verdiği kâğıt parçasının üzerinde Hans Huberman, Himmel Sokağı 33. Molching yazıyordu.

    Liesel, gece annesinin sesini duyarak uyandı. On dakika kadar kendini kontrol etmeye çalıştıktan sonra koridora çıktı. Mutfakta hareket vardı. Gördükleri onu şaşırttı. Rosa Huberman, Max Vanderburg’un omzunun dibinde duruyor, bezelye çorbasını içişini izliyordu. Hans onun karşısında durmuş, ellerini masanın üzerinde birleştirmişti.

    Annesinin yüzü asıktı, endişeliydi. Ama her nasılsa aynı zamanda yüzünde zafer ifadesi de vardı.
    Üvey anne ve babasına baktı. Kimdi bu insanlar?
    ***
    Ağustos ayının ortalarında bir Hitler Gençliği festivali düzenleniyordu. Rudy dört yarışta da kazanmaya kararlıydı. 1500,400, 200 ve elbette 100 metrede.
    Yeni Hitler Gençliği liderlerini seviyor ve onları memnun etmek istiyordu.

    “Dört altın madalya” dedi. Bir gün öğleden sonra Liesel’e. Hubert Ovalinde birlikte tur atmışlardı. Otuz altı yaşında, Jesse Owens’in yaptığı gibi.
    “Peki, dört yarışta da gerçekten kazanabilir misin?”
    Pistin sonunda yavaşlayarak durdular ve Rudy, ellerini beline koydu: “Mecburum.”
    Rudy sadece üç yarışı kazanmıştı. 100 metrelik yarışı kumral saçlı ve uzun adımlı bir çocuk kazanmıştı.

    . ***

    Hans, yazın çalışarak kazandığı birazcık parayla kullanılmış bir radyo alıp eve getirdi. “Böylece, bombardımanları sirenler başlamadan önce haber alabiliriz.”
    Eylül ayında uyurken duymadılar. Radyo zaten yarı bozuktu. Sirenlerin sesi onun sesini boğmuştu.
    Liesel uyurken babası uyandırdı. “Kalk gitmemiz gerek”
    Hep birlikte bodruma indiler. Max boya kutuları ve örtülerin kenarından baktı. Yüzü gergindi. “Gitme zamanı ha”
    Hans, Max’ın elini sıkıp omzuna vurdu. “Dönünce görüşürüz” Rosa ona sarıldı. Liesel de. Hans:
    “Seni yanımızda götüremememiz çok acı. Utanç verici”
    “Ama işler böyle.”
    ***
    Sabah hasar tespiti yapıldı. Kimse ölmemişti. Fakat iki apartman moloz yığınına dönmüştü. Rudy’nin en sevdiği Hitler Gençliği sahasının ortası dev bir kaşıkla oyulmuş gibiydi. Sonraki birkaç hafta hiç hava saldırısı olmadı ve hayat normal akışına döndü.
    ***
    Yahudilerin ve başka suçluların götürüldüğü konvoyun geçtiği caddeye doluşan insanların sayısı artıyordu. Ölüm kampları gizleniyordu ama konvoylar Dachau gibi toplama kamplarına götürülüyordu. Liesel ve Rudy o caddedeydi. Yahudilerin bir renk katoloğu gibi yoldan geçişlerini izliyorlardı. Gözleri açlıktan cılızlaşmış yüzlerinde iri iri görünüyordu. Liesel bütün bunları izlerken gördüklerinin zavallı ruhlar olduğundan emindi. Yüzleri işkence ile gerilmişti. Yürümeye devam ederken açlık içlerini kemiriyordu. Liesel onları izlerken:

    Bodrumda sizden biri var demek istiyordu. Liesel hiçbir şey söylemiyordu. Hiçbir faydası olmayacaktı. Kurtarılamazlardı. Zaten birkaç dakika içinde onlara yardım etmek isteyenlerin ne olacağını görecekti. Geçidin ortalarında diğerlerinden yaşlı bir adam vardı. Üstü başı hırpani, yüzü sakallıydı. Birkaç kez düştü. Yüzünün sol tarafı yola yapıştı. Her seferinde tepesinde bir asker belirdi. “Ayağa kalk” diyordu. Adam dizlerinin üzerinde doğrularak yürümeye çalışıyor, ama tökezleyerek tekrar düşüyordu. Onu sarsarak yerden kaldırmaya çalışırlarken gördüler. Adam ölmüştü.

    Bir sonraki gün Max, onlara veda edip evden ayrılmıştı.

    Rudy’nin babası Alex Steiner ve Hans Huberman eğitim kamplarında çalışmaya götürülüyordu. Hans giderken kızına “Akordeonuma iyi bakar mısın? Onu yanımda götüremem” dedi.

    Alex Setiner’in gidişinden on bir gün sonra Rudy, Liesel’lerin kapısını çaldı:

    “Geliyor musun?”
    “Evet, nereye gidiyoruz”
    “Onu bulacağım”
    “Babanı mı?”
    “Hayır, Onun yerine Führer’i bulmak istiyorum.” Adımları hızlandı.
    “Neden?”
    “Çünkü Onu öldürmek istiyorum.”
    Sonra boşluğa doğru bağırdı: “Duydunuz mu bunu alçaklar? Führer’i öldürmek istiyorum!”
    ***
    Bombalar düştüğünde bulutlar kızardı. Yağmur damlaları küle dönüştü. Sıcak kar her yere yağdı. Kısaca Himmel Sokağı dümdüz olmuştu. Evler sokağın bir tarafından diğerine savrulmuştu. Çok ciddi görünüşlü Führer’in fotoğrafı hâlâ o ciddi tarzıyla gülümsüyordu. Ama onun bilmediği bir şey vardı.

    Rudy Steiner uyuyordu. Rosa ve Hans Huberman uyuyordu. Bayan Holdzapfel, Bayan Diller, Tommy Füller hepsi uyuyor ve hepsi ölüyordu. Sadece bir kişi kurtuldu. Hayatta kalmıştı. Çünkü bodrumda oturmuş yazmaya başladığı kendi hikâyesini okuyor, yanlışları kontrol ediyordu. Daha önce o bodrumun küçük ve alçak tavanlı olduğu söylenmişti. Ama o gece 7 Ekim’de yeterli olmuştu. Enkazın parçaları aşağı kaymış, saatler sonra Molching derin bir sessizliğe gömüldüğünde itfaiyeciler bir şeyler duyabilmişti. Bir yankı. Oralarda bir yerde bir kız, kurşun kalemiyle bir boya tenekesine vuruyordu. Hepsi kulak kabartmış ve sesi tekrar duyunca kazmaya başlamışlardı.

    Enkazı kaldırdılar. Yıkılmış bir duvar parçası daha kaldırıldığında, içlerinden biri kitap hırsızının saçlarını gördü.

    Adamın çok güzel gülüşü vardı. Bir bebeğin doğumuna yardım ediyordu sanki. “Buna inanamıyorum, yaşıyor.” Eller Liesel’i dışarı çekti ve giysilerindeki moloz kırıntılarını silkeledi. “Sirenler çok geç kaldı” dediler. “Bodrumda ne yapıyordun sen? Nereden bildin?” Adamlar çok mutluydu ama coşkuların tam anlatmak olanaksızdı.

    Sonra diğer hepsi gibi onların da cesetleri çıkarıldı. Babasının güzel gümüş rengi gözleri çoktan paslanmaya başlamış, annesinin dudakları horlamasının ortasında ölmüş gibi yarı açık kalmıştı. Kızın çığlığı duyuldu:“Baba!”

    Kız bağıra çağıra ağlarken onu da yukarı çektiler. Yaralıysa bile henüz bilmiyorlardı. Çünkü etrafı araştırmaya seslenmeye başlamıştı. Kitabı hala sımsıkı tutuyordu. Bir zamanlar okumayı öğrenmek için çok zorlandığı, şimdi hayatını kurtaran kelimelere umutsuzca tutunmuştu.
    ***
    Liesel Meminger, çok ileri bir yaşa kadar Molching’den ve Himmel Sokağının yok oluşundan uzaklarda yaşadı. Sydney’ín bir banliyösünde öldü. Evin numarası kırk beşti -Molching’deki sığınağı numarasıyla aynıGökyüzü masmaviydi.

    Son anlarında üç çocuğunu, torunlarını, kocasını ve kendisininkiyle birleşen sayısız hayatı gördü. Aralarında aynalar gibi parlayan Hans ve Rosa Huberman, Kardeşi ve saçları sonsuza kadar limon sarısı kalacak olan çocuk, Rudy vardı.

    romankahramanlari replied 1 year, 9 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
YAKILACAK KİTAPLARI ÇALMAK* Makale Yazarı: Baha O…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now