Leylan: KEHANETİN AYNASINDA BİR TANRI KAHRAMAN

  • Leylan: KEHANETİN AYNASINDA BİR TANRI KAHRAMAN

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:42

    KEHANETİN AYNASINDA BİR TANRI KAHRAMAN*

    Makale Yazarı: Zarife Biliz

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Temmuz / Eylül 2012) 11. sayıda yayımlanmıştır.

    Bakış ve varlık

    Olmanın, görmenin ve görülmenin o girift doğası. Belki de sadece karmaşıklığından dolayı gizemli görünen doğası… Görmek, görülmek ve olmak; bu üç kavram, varlığın ‘ne’, kişinin kim –gördüğü mü, görüldüğü mü, yoksa bambaşka bir ‘öte’ gerçek mi– olduğu sorularının peşinde ya da önündeki üç kaçınılmaz soru… #Toplumsallık, yani diğerlerinin bize bir anlam ve varlık biçmesi… Diğerlerinin gözünde varlığımıza biçilen anlam, bizim kendimize biçtiğimiz anlamlarla etkileşir. Kimse, hatta biz bile içimizin derinliklerinde, karanlığında yatan ‘kendimize’ dokunamazken, dışarıdan görenin yaban elleri, hoyrat ama gene de biçimleyicidir. Sema Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar romanının, bir adada, küçük bir topluluk içinde yaşayan, annesinin küçük yaşta onu ve babasını bir gizem yumağıyla sarmalanmış halde terk ettiği kadın kahramanı Leylan, ta en başta, “Hakkımda çıkan söylentiler olmasa ne yapardım bilmiyorum. Saçımdan tırnağıma bütün görünüşüm, ada halkının dizginsiz hayal gücünün eseridir… Beni burada sözcük sözcük, santim santim yarattılar,” derken bunu imler. Hele ki küçük topluluklar içinde alabildiğine #acımasız ve belirleyici olabilen, ama öte yandan ‘#bakış’a maruz kalan herkesin üzerinde etkisini gösteren bir şeydir bu. Bakıldıkça, karşıdaki tarafından görülen şey olmaya olan eğilimimiz… Kendini bilme çabasındaki varlık, bilinemezleriyle ve bu bilinmezliği anlama çabasındaki karanlığıyla zedelenmeye, kırılmaya açıktır öte yandan (Leylan, bu açıdan üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir bütünlüğe ve pekliğe sahipse de…).

    #Bakan ve bakarken tüm bu #zedelenme noktalarından azade olan kişi, öyküyü –bizim öykümüzü– yazar, bakarken. #Söylenti ve #dedikodu… Kendi hayatındaki boşluk; çoğunca kendi olmaya cesaret edemeyip, özlem ve tutkuları ertelemenin, gömmenin ya da acılarıyla hesaplaşamamanın yarattığı o boşluk –belki de sadece can sıkıntısı– karşıdakine dair somut öyküler yaratmaya itebilir kişiyi, toplulukları. Ve söylentinin gerçek yaratma gücü girer devreye. Bize atfedilen kimlik ve kişilikle, olduğumuz kişi arasındaki yarılma, başkalarının hayatına dair dedikodular ve kolay anlam(a)larla yetinebilen kişilerin yüzey alanlarının genişliğiyle doğru orantılı olur. Zordur, sizi –aslında kendi boşluğu olan karanlıktan– apaydınlık gördüğünü sanan kişinin bakışından kurtulup hakikate varmak. Ne ki Leylan’ın çabası gizliden gizliye budur. “Herkes beni seyrediyor, seyrederken biçimliyor, bense o biçime mahkûm, kımıldayamıyordum,” derken bunu ifade eder. Tüm ada ahalisinin, onun babasını zehirlediğini, zehirlemekte olduğunu düşündüğünü öğrendiğinde, söylentinin bu acımasız gerçeğiyle ilk yüzleştiğinde, kendi derinlerine bakışın ilk anahtarını da bulur. “Söylentinin varlık yaratan gücü”nden bahseder. “Kendinde olmayan bir şeyi başkasında göremezsin. Bunun altında düşmanca da olsa bir kardeşlik bağı vardır. Adadaki herkes ister istemez benimle suç ortaklığına girmişse de, suçu bir tek benim üstüme atıyorlardı. Direnmenin anlamı yoktu. Ya yeni bir dedikodu çıkıncaya dek sabredecek, kendimi unutulmaya bırakacaktım ya da babamın ölüsünü önlerine atacaktım.” Burada bakışın oluş üzerindeki gücünü teslim ederek, onlara, yani kitleye de sahip olduğu sorumluluğu yüklemeye çalışır. Eyleyen öznenin ötesinde, o özneyi olduran kitlenin gücünü vurgular. Ne var ki kitle, kitledir; kendinde varlık’tır; gücünü de, gücünün sorumluluğunu da bilmez. Lanet; fark eden ve zorunlu eyleyen öznenin üzerindedir. Ve özne tüm özneliğiyle, aslında toplumsal bir yaratı olsa da, laneti kendi üzerine almaktaki gücüyle, kendi için varlık olma cüretini göstererek, kendinde varlık’ı hiçleme değilse de içine alma gücüne sahip olandır.

    Görülmenin, kendisine bakışın, dolayısıyla söylentinin yarattığı varlıkla, kendi hakiki varlığını uzlaştıran, ama diğer yandan söylentinin “yoktan var eden gücü”nü bir şekilde gene de yok eden bir uzlaşı yaratma çabasıdır onunki. Kendi gerçeğine ‘söylentinin gerçeğinin’ içinden geçerek varırken, onu hem doğrulayarak hem de hükümsüz kılarak direnir. Bir yandan uzlaşır, bir yandan kendini onlardan gene de ayrı düşürüp, yalnızlığına yakışan ‘farklı benlik’ imgesini korumayı ya da yaratmayı becerir.

    Üzümün gelgeçliği çağrıştıran etiyle, ölümsüzlüğü çağrıştıran çekirdeği arasındaki ezeli anlaşmazlığı göze alarak, #Yorgo’nun iyi tanıdığı tüm vücut salgılarını bacaklarından cibreye akıtarak, demirin paslı tadını karıştırmadan ayaklarıyla çiğneyerek, “kendi kusurlarından meyyal” bir #şarap yapar. İçine biraz cehalet, bir tutam cesaret ve amcasından miras sabrı katar. Babasının göğsünde düğümlenmiş yalanı çözebilmek için onu öldürmez, şarapta boğar. Adalıların ona biçtiği gibi zambak köküyle değil, hatalarından meyyal bir şarapla, kendiyle zehirler onu. Ve şişeleri mahzene yatırdığı gün, “kaldığı yerden büyümeye devam eder.” Toplumsal sanmalarla, kendi eksik varlığının ‘olmaya’ giderkenki bütünleşmesinden doğan bir çözümdür onunki; sabırla, kusurla, cüretle ve biraz acımasızlıkla örülen…

    “Anıları yoğunlaştıran sanmalar, sanmalardan doğan inanışlar, çepersiz yalnızlık herkesi kendine göre bir ruhsallık yaratmaya zorlar,” derken, kendi bilemediğimiz, hükmedemediğimiz –çoklu– varlık hissimizle, başkalarının gözündeki varlığımızın çakışma noktasına işaret eder. Bu çakışmadan doğan yangın, belki de bizi, üçüncü bir yoldan kendimize dair bir gerçeği, hakikate en yakın olacak gerçeği yaratmaya itecektir. Bu ruhsallıklar, hem kendi içimizdeki ‘hatırlayan’ öteki benlerin –ille de olumlu olması gerekmeyen– katkılarıyla, hem de –aynı sebepten dolayı– kendi sanrılı ruhsallıklarıyla bize bakanların bakışıyla, kişiyi hakikatin yaratıldığı o çok yollu kavşağa, zor yere bırakacaktır. Yalnızlığın buradaki belirleyici rolü atlanmamalıdır. Çünkü kişi hem –kendi içindeki zaman algısına dayalı– diğer ‘ben’leriyle, hem de kendi dışındakilerle uzlaşamadığından, gerek sosyal gerekse varoluşsal anlamda yalnızdır. Kişinin, deyim yerindeyse, kendisinden bile yoksun olabildiği bir yalnızlıktır bu. Kişi ‘eksik’ beninden bir ‘tam’ ben yaratırken, yalnızlık, kendine eşliğine dahi içkindir. Kalabalıklar içindeki yalnızlık değildir bu, aynı zamanda kişinin kendi içindeki ‘varoluşsal’ yalnızlıktır.

    Tanrı-kahraman

    Kaygusuz’un kelimelerinde dile gelen #dipdünya, zihnin, tenin, bilincin ve yüreğin alt katmanlarından beslenir; hepimizin için için bildiği ama yine de bir nebze cahil kaldığı tanrı-gerçek onun sözcüklerinde, aynen yaptığı şarapta olduğu gibi, biraz cehalet ve bir tutam cesaretle dile gelir. Ondandır o kadar aşina ama gene de bir o kadar dışında kalmışlığımız. Görüp de dokunamadığımız, bir yandan dokundukça etimizin ta kendisi olduğunu sezdiğimiz bir tanrı-gerçek, tanrılığına rağmen hep eksik, eksikliğinin içindeki bütünlüğünü hissettirerek dile gelir. Ondandır şiire yakınlığı, dokunduğu her şeye saçtığı #uçuculuk; ondandır en somut nesnenin bile elinde biçimsiz, kaygan bir töz halini alması; gözünü üzüme değil, şaraba dikmiştir yazar. Gerçekleri somutlaştırmaz; onlara, gelmiş geçmiş tüm gerçeklerinin toplamını yansıtan bir aynadan baktığından olsa gerek, derinlik, boyut ve cümle formu bahşeder.

    Ne var ki Kaygusuz’un anlatıcı kişisi Leylan, hakikati bulma yolunda, gerek kendi içindeki, zamanın parçaladığı benliklerle, gerekse başkalarının bakışıyla parçalanan benliğini, bize, yani okuyana ve belki kendisine de, o parçalanmışlığıyla yansıtmaz. Onun anlatıcısı, tüm parçalanmışlığına rağmen nihayetinde bütünlüklü bir varlıktır; bize hep kendi kuyumuzun karanlığını anıştıran yankılı bir dille seslenirken, parçalı benliğinin oluşum sancılarını, o evreleri göstermez. Onunki, ezilse de, ezildiğini bilse de, buna pabuç bırakmayan, bir savaştan illa galip çıkmış, parçalanmışlığında bile bütünlüğü seslemeyi beceren bir varlıktır. Yaralarını bize ilan ederken, yenilmişliğinde ve ezilmişliğinde bile galiptir. “Dediğim gibi, kör inançlarımı beslemekten başka seçeneğim olmadı. Bu adada kimse izinsiz değişemez çünkü,” derken, toplumsalın, kendi benliğinin zamana ve topluma bağımlı çokluğunun üzerindeki etkisini kabul ederken, gene de ‘olmuş’ bir tanrı-kişi atar önümüze yazar. Leylan, kendi bildiği ve dillendirdiği tüm yarılma ve olma süreçleriyle, karşısındakine pek söz hakkı tanımaz. Onu olumlamaktan başka bir şey gelmez elimizden. Geçmişini özümsemiş, olmuş; topraktan, havaya, suya, tüm oluşum evrelerine hâkim olgun bir meyve gibi düşer önümüze.

    Burada yazara dair bir samimiyetsizlik sezmekle, onu insan kişi olarak anlamak arasında gidip geliriz. Parçalı gerçeğiyle, muktedir yazının evreninde yerini alabilmek, kendini görünür kılabilmek için, gerçek benliğinde yaptığı şeyi yazıda da yaparak, onun, yani yazar-kişinin samimiyet gösterdiğini de düşünebiliriz. Yazar bir yandan Leylan’a “Bir şarap ehli değilim, üzümleri de tanımam, yalnızca kendi adamın üzümleriyle akrabayım,” dedirtirken, belki de kamusallaşmanın getirdiği sancılarla, tanrı değilim, deme zorunluluğunu hisseder, oysa kahramanı ister istemez tanrılığa soyunmuştur kusurla yapısıyla. “Tam da böyle bir şeydi kusur işlemek. Lezzette kişisel biçeme erişmek için illa ki bir yanlışlık yapmalı,” derken, sesindeki kendine güvenli ve pek ton, insanın biraz içini ürpertir. Leylan ve yazar bu ikili ve gelgitli yapılarıyla gerçeğin iki yüzünü sürekli çevirir dururlar önümüzde. Samimiyet sözcüğünü değil de belki, varlığın zorunluluğunu aramak gerekir bu yarılmada…

    Yarı-tanrı yazar

    #LatifeKeşal’ın, adadaki tek dostu olan #Çingenekadının ona baktığı fallar, yaşamını, olup biteni anlaması ve anlamlandırmasında ona yol gösteren yegâne sözcüklerdir. Bu sözcükler içinde kehanet taşır. Bilinmeyen ama hissedilenin bir dip akıntı gibi akan hakikatin kehanetini… Bu sözler, “…Yaşantının bütün hastalıklarını, yaralarını, sancımalarını hızla sergileyen o yalnız gövdeyi, bir sözcük çabukluğunda ansızın gösteriverir.” (Vurgu bana aittir.) Sözcüklerin çabukluğu, yabansı bir imgedir aslında. Yaşarken, yaşamakteyken, geçmiş ve geleceği hep şimdi’nin içinde tekrar tekrar, aslında bir bütün olarak yaşamaya yazgılıyken, sözcükler, bize tanıklık ve tansıklık edecek olan sözcükler “çabuk”tur. Burada Kaygusuz’un diline dair pek çok ipucu vardır. Gerçek; somut bir sözcükle yakalanıp tutulacak bir ip misali, dibine inilecek bir kuyu değildir. Küçük öykülerle kurulan romanda, farklı anlatılarda dile gelen ve cümlelerin beşiğinde bir yankı kazanan kelimeler, gene cümlelerin kucağında bir boşlukta sallana sallana inmeyi vaat eder bize olsa olsa. Sözcükler çabuk’tur; yani hızla yalayıp geçer; yazarın elimize somut olarak vermediği, ancak cümle denilen kalıbın içinde biçimini, diğer öykülerdeki varlıklarıyla da tözünü hissettirdiği bir anahtardır. O ayna-anahtarı elimize alır, yüzümüze tutar ve karanlık kuyuda aşağı inmeye koyuluruz. Gerçek, kuyunun dibindedir. Ancak somut, tek bir gerçek yoktur; o anahtarı yüzümüze tutup kendi ruhumuzda yankılandırdıkça varabiliriz, herkesin kuyusunda kendince yankılanan o gerçeğe.

    Kaygusuz’un Yere Düşen Dualar’da dillendirdiği gerçek, bizim içimizde olduğu kadar vardır; okur o emaneti eline alıp kendi aynasından kendi kuyusuna düşecek ve bulduğuyla, yani kendisiyle yetinecektir. Yazar, gerçeği öyle kaskatı söylemeden, sözcüklere ve sözcüklerin çağırdığı bilinçaltı rüzgârlarına emanet eder. İşte şiire burada yakın düşer. Kaygusuz’un roman dili şiirden ödünç alınmıştır. Üzümden kendi şarabını yapan bir üzüm-tanrı-yazar olarak Kaygusuz’un bize vereceği budur. Bize en fazla parmağının ucunu uzatır, gerideki yalnızlığını korur. Çünkü o yalnızlıkta kendisi de belki tek kişi değildir. (Aşağıda bahsedeceğimiz üzere Latife Keşal’ın eşliği unutulamayacak ve göz ardı edilemeyecek niteliktedir). Kaygusuz, yankıyı bir boşluğa atar ve karşı dağdan kendi yankısını bekler. Tanınma, #kabuledilme arzusu mudur bu; yankısının somut bedeninde bir meşruiyet ve kimlik kazanma çabası mıdır? Zira imlediği yeri kendi aynasında bulabilenler, yeterince derinse indikleri kuyu, birbirlerini olsa olsa –ve belki– siluetlerinden tanıyabilirler. Çünkü ‘derin’ doğası gereği karanlıktır ve kamusal alanda yankılar değil, somut biçimler anlam arz eder. O nedenden olsa gerek, yazıdan beklediği belki de, olsa olsa kendi yansısını çoğaltmak, oradan kendine bir biçim yontmaktır. Ama yazan ve okuyan arasındaki mesafe ve bu mesafenin imlediği hiyerarşi, Kaygusuz’a yüklenemeyecek denli eski ve derin bir konudur. Bu konunun yazıya girmesinin sebebi ise üslubuyla, diliyle, yazarın, yazarken, okura ve aslında kendine aldığı mesafe ve yazının ötede imlediği üçüncü bir gerçeğin varlığıdır. Kaygusuz, yazarken kendini kovalar ötede; okur da aynını yapar. Kamusal alandaki somut görünümler hariç, belki ikisi de –kitabı okuyan da, Leylan değil belki ama yazan da– aynı karanlığın içinde devinmektedir.

    #İktidar, #mağduriyet ve yazının alegorisi

    “Bu adadaki tek arkadaşım Latife Keşal’dır. Beni tam anlamıyla görünür hale o getirdi.” Leylan adadakilerin söylentiye olan ihtiyacıyla, görünmeden var edilen kişidir. Ne var ki onu görünür ve kendi kılan, işte Latife Keşal’dır. Ona, yaşananların tümüne bir anlam biçme imkânı veren, fallarıyla kendini oluşturmasına imkân yaratan, Keşal’ın ta kendisidir. Keşal, yaşayan özneyi görünür kılan bir araç tutar elinde. Edebiyattan bahsedeceksek, bu araç yazının ta kendisidir. Görünen de bir kimlik olarak ‘yazar’ kişidir. “Yine de sırf Latife’nin masal çeşnili gerçekliğinden korunmak için kehanetinden çok kâhinliğini yeğlerim. Söylediğiyle değil, söylemeye çalışmasıyla, dışarısını fincanın içinden ima edişiyle ilgilenirim.” Kaygusuz’un dile verdiği önem ve üslup kaygısı, dilindeki imgesel gücün yüksekliği kendini bu cümlede ele verir. Dil bir kehanette bulunurken, aynı zamanda kehanetinin etkisinden uzak duracaktır. Çağrıştıracak, imleyecek, ama hakikati katı sözcüklerle somutlaştırmayacaktır. Hem kaçacak hem kovalayacaktır. Geleceği bilme –aslında yaratma– gücüyle Tanrılığa soyunacak, ama sonuçlardan azade kalacaktır. Çünkü aşağıda belirttiğimiz üzere, Kaygusuz’un yazı evreni “hiçbiryer”dir ve yazar bu yarı-gerçek içinde, söylediğiyle değil, söylemeye çalışmasıyla, yani dili ve üslubuyla var olacaktır. Anlamın üstüne çıkıp boşluğa seslenen, kendini yankıyla, yani somut gerçekten ziyade dille sesleyen bir yarı-tanrı yazar olacaktır.

    Latife Keşal’a bakınca gelecekteki bilgeliğini gören Leylan, onun kendisine baktığı fallara dair, “Biçimleri çağrışımlarıyla tanımanın körleştirici etkisine karşın, yaşantımı falsız göremiyorum,” der. Fal burada yazının alegorisiyken, biçimleri çağrışımlarıyla tanımak Kaygusuz’un şiirden ödünç aldığı dilin ifadesidir. Nitekim bunun “körleştirici” etkisini de kabul eder. Latife Keşal’ın, adadaki tek arkadaşının ona baktığı fallarda, bu dünyaya ait bütün biçimlerin birer hayal ürününe dönüştüğünü, fincanın içinde kuruyan biçimleri anlamlandırarak, fincanın dışındaki düşünceye usulca son verdiğini söyler. İşte yazar da, kahramanının kendini, dış gerçekliğe karşın ve o dış gerçeklikle birlikte oluşturma sürecinde, kelimeleriyle aynını yapar kitabında. Kendine yakın bir yokluğun izini sürer ‘var’ sözcüklerle… Latife Keşal’ın baktığı fal, Kaygusuz’un hayata edebiyatla yaptığında bakışımını bulur. Yazar, biraz Leylan ve biraz da Latife Keşal’dan mürekkep melez bir varlık olarak çıkar karşımıza. “Hayatım Latife Keşal’da dile gelmedikçe darmadağın görünüyor gözüme,” diyerek de bu kanaati mühürler.

    “Geceleri, bir kocakarının bana el vermesiyle gelişen kendime duyduğum hayranlıkla, gündüzleri ortaya çıkan parçalanmışlık kaygısı arasında çalkalanarak kurguladığım hiçyerde, düşüncem vurgusuna ulaşabilir. Elimden geldiğince bir şeyler anlatıyorum. Başka kahramanların bağrında kaynaşıyoruz ikimiz.” (Vurgu bana aittir.) Bu cümle, yazarın, #yazarkişi ve ‘kendi’ olarak yarılmasına, farklılaşan kimlik ve benlik hissine ve bunun sonucunda ortaya çıkan, “hiçbiryer” olarak tanımladığı yazı evrenine tanıklık ederken, romanını niye başka kahramanların küçük öykülerinin bir toplamı olarak kurguladığının da izlerini ele verir.

    Latife Keşal adada Çingeneliğiyle övünen ve kendisi olmaktan korkmayan tek kişidir. Yürüdükçe eteğinden ölü erkekler sallanır. Dulluğunu göze sokarak kadınlığını unutturmuş biridir. Hiçbir şeyi unutmayan ve umursamayan, pislikle ve kedilerle olan yarenliğinden bir parça meczupluk okunan, #yarıbüyücü Keşal, kadın-yazar imgesinde hayata, toplum dışına itilmiş ama gene de kendi gerçeğine sahip kadın-kişi olarak, sözcüklerle anlam biçer. #Yarıdeli, #meczup, #büyücü… Pervasızlığıyla adadaki herkesi yenmiş biri… “Onu adaya karşı pervasız kılan bu pislik, benim pisliğim olmadığı sürece onunla konuşamayacaktım,” diyerek Leylan aralarındaki metamorfozu tanımlar. Leylan’ın varacağı yerin bedeni kurtarıp yüceltecek bir aşk olmadığını, onu bekleyen sanatın, kehanet gücüyle korku uyandıran bir sözcük sihirbazlığı olduğunu hissederiz. Latife Keşal’a dair, “Onunki sürmekte olan yaşantımı anıştıran aşkın bir gerçekliktir,” derken, yazıyla kendi yaşamına, yaşama vurduğu damgayı betimler yazar. Onun kılavuzluğunda dünyayı doğaçtan anlamaya başlar, onun kılavuzluğu olmadan ne hissettiğini hissedemez. Latife Keşal’ın içinde yaşayan, anlamlandıran, görünen biçimleri aşıp ona kendince yeniden anlam biçen kehanet, yazının ta kendisidir; “aşkın gerçeklik”tir. “… O halde yazıyım ben. Edebiyatın yarattığı hezeyanın ta kendisiyim. Annesinin gövdesinden zamansız dışlanmış, kendiliğinden uzayan bir cümleyim… İmgem kendini döllüyor.” Keşal yazarın, dolayısıyla Leylan’ın öte-beni’dir.

    Diğer yandan, “Çingenelerin yazı diline sahip olmaya hakkı yoktur,” derken, mağdurlardan, dilsizlerden ele alıp ses kazandırdığı, yazıya döktüğü o dili imler belki de Kaygusuz. Ya da kendi benliğinde gördüğü mağduriyeti… (Yazmanın doğası gereği iktidar sahibi olmanın getirdiği gerçek bir kenarda durur; şimdilik de ancak ‘kenarda’ durmalıdır.) Latife Keşal’ın benliğinden kendine kattığı bilinçle bir yazar-kişi ortaya koymuştur; mağdurun diliyle, erk sahibi, yazan, görünen kişinin dilini birleştirmiştir. Yazı diline sahip olmayan bir Çingene falcının benliğini kendine eklemlemiş ve yazıda varlığını ilan etmiştir. Keşal ile Leylan’ı çiftleştirip, bir yazar-kişi yaratmıştır. Fal ve kehanet ise yazının alegorisidir. Yazıdaki alıntılar dâhil, tüm kitap boyunca böyle okunabilir.
    Öte yandan “Latife Keşal” adlı bölümde, bizi bir başka sürpriz daha bekler. Bu bölümde, Latife Keşal’ın #diziyapımcıları tarafından, yani anakara tarafından keşfedilip kimliğini, benliğini kaybetmesinden bahseder Leylan. “Latife Keşal’se bayılıyordu konuşmaya. Kavuştuğu ünü, bitmek bilmeyen yaslarının kefareti olarak algılıyordu… Mide bulandırıcı işlerle meşguldü artık. Eline geçense kentliler meclisinde kapıya yakın bir iskemleydi… O ise susmaya başlamak için çok geç kalmıştı. Latife Keşal’ın belleğinde kıpırtısızca yatan intikamcı peri, beş bin yıllık uykusundan uyanamamıştı hâlâ. Tam da ayaklanması gerektiği sırada… […] Bana gelince bütün bu hengâmenin dışında egemence sustum.” Görünür olan yazarın, kendi içindeki, #kadimbüyücü kadını çağrıştıran alter-ego’suna aldığı bu mesafe, bizi bir kez daha düşünmeye zorlar. Keşal, görünmenin, kabul edilmenin cazibesine dayanamayıp konuşmakta, Kaygusuz roman yazıp yayımlamakta ama Leylan tanrı-kişi olarak susmaktadır.

    Son yerine…

    Kaygusuz’un dili kendi içinde dolanıp yüzünü sözcüklerin çağrışımlarına bırakarak, hem yazarı hem okuru kendi içine, kendi ikilemlerinin ortasına fırlatıyor. Leylan belki “olmuş bir meyve” gibi düşüyor önümüze, ama belli ki en azından Yere Düşen Dualar’da yazar kendine de okurla şerik, bilinemez bir karanlık biçiyor. Leylan gibi “egemence susmayı” becerememiş bir insan-kişi olduğunu itiraf ediyor. Leylan ki hayata duruşundaki tüm pekliğine dair, Latife Keşal’ın kendine baktığı fallarda, karnından, ister istemez kendi zamanını yaratan birinin daha doğduğuna tanıklık ediyor; bu kişinin alçakgönüllü olabilecek denli kibirli, mahcup görünebilecek denli utanmaz, merhameti sunacak kadar zalim başka bir insan, olduğunu kabul ediyor. “İçerimdeki zıtlık ay büyüklüğünde ışımaya başlar” diyor ve bitiriyor: İnsanın kendisine kavuşmasından daha sarsıcı bir birleşme yok!

    #kehanet #tanrıkahraman #görmek #görülmek #olmak #ada #adaahalisi #farklıbenlik #hakikatibulmayolunda #yarıtanrıyazar

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
KEHANETİN AYNASINDA BİR TANRI KAHRAMAN* Makale Ya…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now