Lennie ve George: Bir Labirentin İçinde “Fareler ve İnsanlar”
-
Lennie ve George: Bir Labirentin İçinde “Fareler ve İnsanlar”
Bir Labirentin İçinde “Fareler ve İnsanlar”*
Makale Yazarı: Aslı Perker
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2013, 14. sayıda yayımlanmıştır.
Yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı.
Amerikan Rüyası denen fenomen işte bu kelimelerle başlamıştır. 13 Amerikan kolonisinin İngiltere Kraliyeti’nden bağımsızlığını ilan ettiği #AmerikanBağımsızlıkBildirgesi’nin ikinci cümlesi şöyle der: “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz.” Amerika Birleşik Devletleri’nin yedi kişiden oluşan kurucu heyeti bu sözlerle yola çıkmış, memleketin göçle gelen, halihazırda yeniliklere aç nüfusu da bu prensibi benimseyip sıkı sıkıya tutunarak hayat anlayışlarını bunun üzerine kurmuşlardır. Gerçekten de ilan edildiği günden sonraki 150 yıl boyunca eksikleri olsa da Amerikan yaşamına yön vermiş bu hayal, birden bire 1929 yılının Ekim ayında borsanın çöküşüyle sona ererek belki de bir kabusa dönüşür. Öyle bir kabus ki Amerikan tarihinin en büyük travmalarından biri olur.#JohnSteinbeck’in #Farelerveİnsanlar adlı novellası ise tüm edebiyat tarihinde bu kabus dönemini en iyi yansıtan eserlerden biri olarak kabul edilir. Steinbeck romanını söylentiler, anlatılar üzerine değil, bizzat gözlemlerine dayanarak yazmıştır ve zaten kitabın açılış sahnesi de doğduğu yere sadece 16 kilometre uzaklıkta olan Salinas nehrindedir.
Nehrin kenarını öyle güzel anlatır ki okur kendini aynen öyle güneşin çekilmeye başladığı bir saatte o nehrin kenarında hayal etmek isteyebilir. Yazar peyzaj anlatımından ödün vermez; ilk sayfada okurun naifliğiyle paralel giden durgun bir güzellik vardır. Soledad nehrinin “Suyu ılıktır, sarı kumların üstünde küçük göle doğru kayıp giderken güneşte ışıltılar saçar.” Nehir boyunca ağaçlar dizilidir, “Her bahar taptaze ve yemyeşil fışkıran söğütler” vardır. Tüm kitap boyunca sembolik unsur olarak kullanılacak hayvanlar ilk sayfada gene bu rüyayı andıran resmin güzel bir parçası olarak yerini alır. “Akşamları tavşanlar çalılıklardan dışarı uğrayıp kumda oturmaya gelirler. Nemli düzlükler gececi rakunların ayak izleriyle, çiftlik köpeklerinin patilerinin yayvan çukurlarıyla ve karanlıkta su içmeye gelen geyiklerin yarık tabanlı izleriyle dolar.”
Ancak rüya çok çabuk sert bir viraja girer. Daha ilk sayfa bitmeden bu güzelliğe uğrayan “yersiz yurtsuzlardan” haberdar oluruz. Hani gerilim filmlerinde seyircinin tedirgin olmaya başladığı bir an vardır. Yerinde hafifçe kıpırdanır. Kötü bir şeyler olacaktır ama ne? İşte bana göre “…karayolundan aşağılara yorgun argın inip su kenarında gecelemeye gelen yersiz yurtsuzların aşındırdığı bir patikadır bu” cümlesi huzursuzluğun habercisidir. Yurtsuz kelimesinin sonuna eklenen çoğul eki yaklaşmakta olan tatsızlığın habercisi değil de nedir?
Zaten birazdan bu kusursuz doğa güzelliğinin içerisine -ki “gölün kumlu kıyısında tavşanlar, taştan yapılma küçük, gri heykelcikler gibi sessizce” oturmaktadırlar- o tatsız tanıma uyan, yani tıpkı diğerleri gibi hayatları yollarda geçen iki adam gelerek resmi bozar. Lennie ile George’la böylelikle tanışırız. Bu onların hikayesidir. Beraber yolculuk eden iki adam. George ufak tefek ve çevik. Gözleri fıldır fıldır, aklının tıkır tıkır işlediği her türlü tasvirden belli. Lennie ise onun tam tersi. İri yarı bir adam ama hantal. Zekasının zayıf olduğuna dair ilk ipucu boş bakan gözleri. Lennie ilk iş olarak susuzluğunu gidermek için nehre eğilir ve kana kana su içer. İşte şu meşhur “#AmerikanRüyası”nın üç gereğinin ilki aslında daha en başından ihlal edilmiş olur. Yaşama hakkı. George Lennie’ye suyun temiz olmadığını, dolayısıyla hasta olabileceğini tekrarlar durur. Ancak bir yandan da kendi de susuz olduğu için birkaç yudum içmeden edemez. Onların yaşama hakkı bu kadardır aslında. Bulabildiklerinin en iyisiyle idare etmek. Zira onlar bir kasabadan diğerine giderek geçici işler bulan, az bir paraya çiftliklerde çalışan, hayatta imtiyazları olmayan adamlardır. Zaten şimdi de başka bir çiftliğe çalışmaya gitmektedirler. Ancak nihayetinde bir Amerikan Rüyası onların da hakkıdır.
Tatlı bir rüya
Hayallerini ilk kez o akşam nehrin kenarında konaklarken duyarız. Lennie ısrar eder, George anlatır. Söze kendilerini diğer adamlardan ayırarak başlar: “Bizim gibileri, yani çiftliklerde ırgat olarak çalışanlar, dünyanın en yalnız adamlarıdır… Hiçbir yere ait değildirler… Hayatta bekledikleri hiçbir şey yoktur… Ama biz onlara benzemiyoruz. Bizim hayal ettiğimiz bir gelecek var.” Bu hayal ettikleri gelecekte birkaç dönümlük bir arsa, üzerinde küçük sevimli bir ev, her ikisine birer oda, hatta gelecek misafirlerine ayrı bir yer, tombul bir soba, bahçede tavşanlar, tavuklar vardır. Kendi topraklarını işleyecekler, kendi ürünlerini alacaklardır. Çok yağmur yağdığında çalışmayacak, sobanın başında oturup yağmurun dama düşen sesini dinleyeceklerdir. Dahası olur da kasabaya bir panayır gelirse kimseden izin almalarına gerek kalmadan gidecekler, eğleneceklerdir. Bu hayallerinin içinde Amerika’nın kurucu babalarının söylediği her şey vardır.
Steinbeck bütün bunları George’a uysal bir ses tonuyla anlattırır. Lennie ise ağzı kulaklarında dinler. Bu öylesine güzel bir masaldır ki aslında siz bunu evinizin konforlu ortamında okurken bile öyle bir ev, yaşam sahibi olmaya özenirsiniz. Aslında gerçek olamayacak kadar güzel de değildir. Her insanın hakkı olması gerektiği kadardır. Bu yüzden belki de olabilir diye umut bağlarsınız. Neden olmasın, bir dahaki çiftlikte çalışıp, para biriktirip hayallerini gerçekleştiremezler mi?
Gerçekleşemeyecek hayallerin mazereti
Fakat bu hayalin önünde sadece ekonomik kriz değil bir başka engel daha vardır. Lennie. Lennie iyi biri olmakla birlikte gücünü kontrol edemeyen ve tehlikeli anlardan kurtulmayı beceremeyen biridir. Yumuşak cisimleri, hayvanları sevmekten hoşlanır. Kadife, fareler, tavşanlar, köpekler. Bu yüzden başı daha önce çalıştıkları çiftlikte belaya girmiştir. Bir kadının kıyafetinin kumaşına dokunmak istemiş, fakat kadın çığlık atınca elbiseyi bırakmak yerine daha da sıkı yapışmış, kadın da kendisinden tecavüz etti diye şikayetçi olmuştur. Ancak George’un yardımıyla linç olmaktan kurtulabilmiş, beraber kaçmışlardır. İşte şimdi, bir kez daha yeni bir hayatın eşiğinde George onu uyarır, bir daha aynı hataya düşmemesi için. Ancak o da biz de Lennie’nin her zaman bir tehlike unsuru olduğunu biliriz, hissederiz.Peki kimsenin kimseye faydasının dokunmadığı, herkesin işsiz ve parasız olduğu bir dönemde #George niye #Lennie’ye yardım etmektedir, onu yanında taşımaktadır? Satırlar Lennie’nin teyzesine söz verdiğini söyler, kitapla ilgili yorumların çoğunluğu ise insanın insana ihtiyaç duyduğunu. Evet, kitapta yalnızlığa vurgu yapılıyor, hem de pek çok yerde. İnsanın insana olan muhtaçlığından bahsediliyor. George belli ki bir yoldaş istiyor. Fakat bana kalırsa George’un Lennie’ye böylesine sahip çıkmasının sebebi aslında kendi “rüyası”na sahip çıkma isteği. Şöyle açıklayayım:
Her ne kadar biraz önce bahsettiğim arsa, ev ve mutlu bir hayat hayali ikisine ait gibi görünse de aslın da Lennie’nin bu hayali kuramayacak kapasitede olduğunu biliyoruz. Yaratılan bu hülya tamamı ile George’a ait. Onun cümleleri, onun tasvirleri. Fakat George bütün bunları tek başına hayal etmeyecek kadar gerçekçi. Öyle ki her seferinde Lennie geleceklerini anlatması için ısrar ediyor, George ise onu tersliyor. “N’olur George” diye yalvarıyor Lennie; George “Bundan acayip bir zevk alıyorsun öyle değil mi? Tamam, anlatacağım.” diyor. Sonra anlatmaya başlıyor ve hatta belki anlattıklarına biraz olsun inanmaya. Fakat biz onun tek kelimesine inanmadığını yine de anlıyoruz. Nereden m? Lennie “Her renkten tavşan alalım George” dediğinde “Elbette alırız” diyor, “Milyonlarca alırız.” Milyonlarca kelimesi onu ele vermiyor mu? Fakat ne olursa olsun, belki de tek hayatta kalma sebebi bir hayale tutunmak olduğu için Lennie başına ne kadar dert açarsa açsın onu bırakmıyor. Kızı- yor, bağırıyor çağırıyor, başımın belasısın diyor, ama Lennie ne zaman istersen giderim diyecek olsa tersliyor: “Sahi mi? Ne yiyip içeceksin? Yiyecek bulacak kadar kafan çalışmaz ki senin.” Hem zaten insanoğlunun gerçekleşmeyen hayalleri için suçlayacak birine de ihtiyacı yok mu? Bir bahaneye?
Nitekim ertesi günü çalışacakları çiftliğe gittiklerinde George’un Lennie’yi azarladığı bir an var ki bize bunu anlatıyor. Gitmeden önce George arkadaşına orada hiçbir şekilde ağzını açmamasını, belaya bulaşmamasını tembihliyor. Ancak patron gelip de illa ki Lennie’yle konuşmak isteyince Lennie çok zararsız olmayan bir cevap veriyor. Buna rağmen George sinirlenip söylenmeye başlıyor: “Hani hiç ağzını açmayacaktın?… Senin yüzünden az kalsın işimizden olacak tık… Bizi mimledi işte. Bundan sonra hata yapmamaya dikkat etmeliyiz.” George’un sürekli Lennie’yi hayallerinin önünde bir engel olarak görmesi, daha doğrusu tutması bir nevi mazeret bulma. George’un iyi bir adam olduğu kuşkusuz ama hareketlerinin hesapsız olmadığı da aşikar.
Çiftliğin zombiler
Çiftlikte çalışanların kaldığı yatakhanenin detaylı tanımı ise hem kahramanları hem de okuru bir kez daha kurulan hayalin imkansızlığıyla yüzleştiriyor. Dikdörtgen, uzun bir yapı. Duvarları badanalı fakat zemin boyasız. Duvarlara sekiz somya dayanmış, her birinin tepesinde elma kasasından yapılmış raşar var. Yatak sahipleri öteberilerini bunların üzerine koyabiliyor. Odanın ortasında bir soba bir de masa. Masanın etrafında ise herkesin oturabilmesi için kasalar. Bu sahne George’un hayalini kurduğu ev ile öyle bir tezat oluşturuyor ki insan elinde olsa “Hayır, sakın oraya girme” diye uyaracak. Ancak burası daha önce kaldıkları yerlerden farklı değil. Hatta bir gece önce yatakları dahi olmadığını unutmamak lazım. Yatakhaneye girdikleri anda duydukları ilk hikaye de aslında Amerikan Rüyası’nın erişilmezliği hakkında çok şey söylüyor. Ortalıkçı Candy kendilerinden önce orada çalışan Whitey’nin nasıl biri olduğunu şöyle anlatıyor: “Pazar günleri, dışarı çıkmayacak olsa bile gezmeye gidecekmiş gibi giyinir, hatta kravat takar, yatakhanede otururdu.” Bu anlatımdan Whitey’nin daha güzel günlere özlem duyduğunu düşünmemek olanaksız. Onunla ilgili on cümlede söylenen tek şey titizliği ve iyi giyinmeyi sevdiği olmasına rağmen biz bu kadarıyla dahi onun nasıl bir hayata dair hayaller kurduğunu anlayabiliyoruz.Zamanla, Lennie ve George çiftlikte kalmaya devam ettikçe diğer karakterleri, hayallerini, hayal kırıklıklarını da öğrenmeye, anlamaya başlıyoruz. Tek tek Candy, Curley, Carlson, Crooks, Curley’nin karısı ve Slim’le tanışıyoruz. Her birinin hikayesi bizi dönemin buhranının biraz daha derinliklerine götürüyor sanki. Bu öyle bir dönem ki insanlar bir hayale sahip olmaya korkuyor. Adeta kendilerini hayatın içinden çekip çı- kartmışlar, sadece günlerin birbiri ardına dizilip yaşanmasını bekliyorlar. Çiftlikteki her aktivite bize sadece bunu anlatıyor. Sürekli oynanan nal oyunu, her gün yapılan işler, kişilerin tekrarladıkları davranış şekilleri, her şey ama her şey gün doldurmaktan başka bir şey değil. Erkeklerin kasabaya, geneleve gitmesi bile bir yenilik bir değişiklik değil, sadece rutinin bir parçası. Sanki kendilerine bir gelecek biçmeye takatleri kalmamış, başkasınınkine sahip çıkmaya çalışıyorlar. Bakacak olursanız günümüzde çok popüler olan zombi romanları ve filmlerinden pek farklı değil. Amaçsız yaşayan bir grup insanın hayatlarında tek yaptıkları aralarına yeni gelenlerin kanını emmeye çalışmak.
Lennie ve George’un hayaline önce Candy talip oluyor. Candy yaşlı, elini çiftlikte bir kazada kaybetmiş bir işçi. Ancak sakatlandıktan sonra başka bir iş yapamayacağı için ona ortalığı silip süpürme görevini vermişler ve cebine de biraz para koymuşlar. Yaşlı, artık işe yaramayan bir köpeği var. Diğer çalışanların ortak kararı köpeğinin vurulması olunca bu işi Carlson üstleniyor. Steinbeck bu hayvan – insan ilişkisini yine sembolik bir öğe olarak kullanıyor. Candy kendisini de aynı akıbetin beklediğinin farkında. Bir gün, iyice yaşlandığında o köpek kadar değersiz olacağını biliyor. “Buradan kovulduğumda keşke biri çıkıp beni de vursa. Ama bunu yapmazlar işte. Yersiz yurtsuz öylece kalacağım,” diyor. İşte bu yüzden bir gün Lennie yine George’a hayallerini anlattırırken Candy lafa giriyor: “Böyle bir yer biliyor musun?” Böyle bir yerin var olabileceğine inanamayacak kadar umutsuz aslında. Fakat George bir karı kocanın çiftliklerini sattıklarını anlatınca şöyle diyor: “Ben de sizinle gelsem. Üç yüz elli dolar para koyacağım ortaya. Kendim pek işe yaramam ama yemek pişiririm, tavuklara bakarım, bahçede çapa yaparım biraz da. Ne dersin?” Eğer kitapta hem karakterlerin hem de okuyucunun bu hayalin gerçekleşebileceğine inanabileceği bir an varsa işte o da bu. Steinbeck şöyle anlatıyor: “Hepsi sessizliğe büründüler. Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Aslında pek de inanmadıkları bu hayal gerçekleşiyor gibiydi. George derin bir saygı içinde ‘Tanrım! Kesin razı edeceğiz kadıncağızı,’ dedi. Gözlerinde şaşkınlık okunuyordu. ‘Kesin razı ederiz onu,’ diye tekrarladı hafif bir sesle.” George ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın bu sözlerinin bir inançtan ziyade temenni olduğu belli.
Aynı hayale sonradan çıkan başka bir ortak ise Crooks. Crooks çiftliğin seyisi. Candy’nin anlattıklarından öğrendiğimiz kadarı ile patron ne zaman kafası kızacak olsa hıncını derisinin rengi kendilerinkinden farklı olan Crooks’tan çıkartıyor. Zenci olduğu için yatakhaneye girmesine de izin verilmeyen, koktuğu söylenen seyise hemen hemen hiçbir zaman ismiyle hitap edilmiyor. Adı zenci. Bunu her seferinde onu aşağılamak için yapmıyorlar; sadece bir ismi olduğu akılları- na dahi gelmiyor. Bu 1776’da bütün insanlar eşit yaratılmıştır söylemine ve daha sonra 1865 yılında köleliği yasaklayan kanunun meclisten geçmiş olmasına rağmen Amerika’nın 1900’lerin ortalarına kadar yaşamış olduğu bir insanlık gerçeği ve Steinbeck bunu kullanarak bir kez daha Amerikan Rüyası’nın yarım kalmış bir hayal olduğunu anlatmaya çalışmış olmalı. Onun tam olarak kim olduğunu ise ancak Lennie ahıra bitişik olan odasına girdiğinde öğreniyoruz. Crooks önce Lennie’nin girmesine ‘’Buraya girmeye hakkın yok” diyerek itiraz ediyor fakat sonra Lennie’nin dostça bakışlarına yenik düşüyor. Bu cümledeki “hak” kelimesi Steinbeck tarafından özenle seçilmiş. Tıpkı Crooks’un odasında bulunan 1905 yılı Kaliforniya Eyaleti Medeni Kanunu gibi. Steinbeck medeni kanundan bahsederken “paçavra gibi olmuş” tanımını boşuna kullanmıyor. Crooks’un medeni kanunu tekrar tekrar okuduğunu, hatta belki ezbere bildiğini anlıyoruz. Bu yüzden “hak” kelimesini kullanıyor. Bir siyah Amerikalı olarak haklarını bellemiş olmalı. Ve yine anlıyoruz ki onun hayali de gerçekten özgürlüğe kavuşmuş bir adam olarak, başkalarıyla aynı mekanı paylaşarak, aynı masada yemek yiyerek ve patronunun canı her sıkıldığında dayak yemeden yaşayabilmek. En nihayetinde Lennie’nin odasına girmesine izin vermesinin sebebi ise yalnızlıktan biraz olsun kurtulabilmek. Gelenin kim olduğunun, ne dediğinin bir önemi bile yok. Bunu şöyle ifade ediyor: “Tabii ki hava kararana kadar nal oyunu oynayabilirsin ama ondan sonra tek yapacağın şey kitap okumak. Kitaplar bir halta yaramaz. İnsanın birine ihtiyacı vardır, birine yakın olmak ister… Kimsesi yoksa delirir insan. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında biri olsun. İnan bana, insan fazla yalnız kaldı mı, hastalanır.”
Ve hatta belki de o da kendinden daha önemsiz birine büyüklük taslamak istiyor. Kendi alanına girdi diye gönlünce hırpalamak. Bunun için söylenenlerin çoğunu anlamayan ve sonradan hatırlamayan Lennie’den uygun kim olabilir? Onu önce kasabaya giden George’un belki de bir daha gelmeyeceğini söyleyerek korkutuyor: “Diyorum ki, farz et George bu akşam kasabaya gitti ve bir daha ondan hiç haber alamadın.” Lennie’nin paniğe kapılmasına aldırmadan bu oyunu sürdürüyor. Lennie ise korkmakta haklı. Çünkü George onun hayattaki tek şansı. Çok az düşünebiliyor olsa bile bilinçaltı bunu seziyor olmalı. Evet, George’u seviyor ama aynı zamanda hayalinde yol arkadaşının çizmiş olduğu resme kavuşmasının tek yolunun George olduğunu da biliyor. Crooks oyununu daha fazla sürdürmeden Lennie’yi rahatlatıyor sonunda, fakat onun söyledikleri aslında Lennie’nin hislerinin tercümesi gibi: “Düşünüyorum da, bana neyin ne olduğunu söyleyecek hiç kimse yok. İnsan bir şey görecek olsa, sahiden gördü mü bilemiyor. Dönüp birine, sen de gördün mü, diye soruyorsun. Emin olamıyorsun.” İşte bu yüzden Lennie, George ve Candy’nin hayalini duyduğunda her ne kadar gerçekleşeceğine inanmasa bile o da bir parçası olmayı istiyor. “Yollara düşüp çiftliklerin kapısını çalan böyle yüzlerce adam gördüm ben. Hepsinin omzunda bir çıkın, kafasında da aynı düşünce vardır. Yüzlercesini gördüm. Devamlı gelir, giderler. Hepsi de o küçük toprak parçasının hayalini kurarlar. İçlerinden bir tanesi bile o hayali gerçekleştirememiştir. Tıpkı cennete gitmek gibi… Ne cennete giden çıkmıştır, ne de o toprağa kavuşan” diyor ama ufak da olsa bir ihtimalin varlığına inanmak istiyor olmalı ki “… Şey… diyorum ki… eğer boğaz tokluğuna çalışacak biri lazımsa, ben gelebilirim. Sakatsam da elden ayaktan düşmedim daha, eşek gibi çalışırım” diye teminat veriyor.
Böyle söylemesinin sebeplerinden biri de Candy’nin de yanlarına girerek kendi toprak parçalarıyla ilgili hesaplardan ve paralarından bahsetmesi. İkisi de uzun zamandır çiftlikte çalışıyor olmalarına rağmen Candy ilk kez Crooks’un odasına girince “İnsanın böyle kendine ait bir odasının olması ne iyi” diyor. Onun hayalini kurduğu tek şey kendine ait bir odayken Crooks’un aradığının adalet ve özgürlük olduğunu anlayabiliyor mu? Crooks’un hayalinin, hatta bir müddet için Lennie’ye karşı gösterdiği o güçlü karakterin bir anda yerle bir olması için odasından içeri bu sefer Curley’nin karısının girmesi yeterli oluyor. Kitap boyunca sürekli kocasının nerede olduğunu öğrenmek isteyen, daha doğrusu kocasının yokluğunda başkalarından ilgi bekleyen Curley’nin karısı aslında yaşamış olduğu hayal kırıklığını en net anlatan karakter. “Revü kızı olacaktım ben” diyor, “Hatta beni artist yapacağını söyleyen bile çıktı.” O da hayallerini yitirmiş biri. Fakat buna rağmen yiten hayallerinin yaldızına bulanmış kendisini orada istemeyen Candy, Crooks ve Lennie’yi hor görüyor. “Burada durmuş bir avuç aylak serseriye laf yetiştiriyorum; biri zenci, biri salağın teki, öbürü de pis bir ırgat eskisi.” Onun bu küstahlığına karşı Candy’nin tek kalkanı ise kendi hayalleri. Henüz sahibi olmadıkları bir toprağın, evin, hayvanların gururunu yaşıyor ve kendilerini kovdurmaya kalkışsa da gidecekleri bir evleri olduğunu söylüyor, hayal birden gerçek oluyor, “Evimiz, tavuklarımız, meyve ağaçlarımız, buradan yüz kat güzel bir yerimiz var bizim” diyor.
Crooks ise hem bir hayalin parçası olmanın hem de elinin altındaki medeni kanunun verdiği güvenle kadının karşısına dikiliyor. Bu sefer de ona “Kara derili bir adamın odasına girmeye hakkın yok” diyor. Fakat hepsinin bütün hayallerinin yerle yeksan olması uzun sürmüyor. Kadın önce Crooks’u “Sana neler yaparım bir düşün” diyerek tehdit ediyor, “… haddini bil zenci. Ağacın birinden sallandırılmanı sağlamak benim için o kadar kolay ki, bu bana hiç zevk vermez.” Steinbeck’e kulak verelim. “Crooks kendini küçültüp yok etmişti adeta. Ne kişilik kalmıştı, ne benlik… ‘Evet, bayan’ dedi. Sesi ifadesizdi.” Candy biz şahit oluruz diye kadına itiraz ettiğinde Curley’nin karısı onun lafına kimsenin inanmayacağını söylüyor. “Doğ- ru” diye onaylıyor Candy, “Kimse bizim lafımıza kulak asmaz.” O anda anlıyoruz ki aslında hepsinin hayali, ki buna Curley’nin karısı da dahil, sadece lafı dinlenen, saygıdeğer ve hatta belki iyi insanlar olmak.
‘Sevebilmek’ esas olan
Sevilmek güzeldir, fakat insan sevilmenin gölgesinde sevmenin de bir başarı olduğunu unutur bazen. Oysa insanca yaşamanın ilk kuralı sevebilmektir. İyi biri olabilmek. George kendi evlerinin hayalini kurarken bunu anlatır aslında. “… Eğer içeri gireni gözümüz tutmazsa, ‘Çek arabanı buradan’ diyebiliriz, o da kös kös çekip gider. Ama bir dostumuz çıkıp gelirse, fazladan yatağımız da olacağına göre, ‘Yatıya kal’ dedik mi kalır.” Aslında bütün bunlar insanca yaşayabilme arzusudur. Sadece sevilmek değil, birilerini sevmek arzusu. Oysa kitabın sonunda buna dair hiçbir umut kalmaz. Curley’nin karısı ortalarda kimse yokken Lennie’nin yanına gelip oturur, iyice yanaşır. Lennie kendisine hediye edilen yavru köpeği severken yanlışlıkla öldürmüştür ve üzerini örtmeye çalışmaktadır. Curley’nin karısı kendi saçlarını gösterir, “… öyle yumuşacıktırlar ki” der. Lennie’nin elini tutup başının üzeri ne koyar. Ancak Lennie daha önce yumuşacık kürklü fareleri ve köpeği de öldürdüğü gibi kızın da yanlışlıkla boynunu kırar. Kalben değil ama fiziken sevmeyi becerememektedir. Kızın cesedi bulunduğu anda George bunu Lennie’nin yaptığını anlar ve peşine düşer. Nereye gideceğini biliyordur, bir sorun olduğu zaman çalılıklara gitmesini kendisi ona tembih etmiştir. Lennie’nin yanına geldiğinde oturur, ona kızmadığını söyler ama Curley’nin onu nasıl olsa öldüreceğini bildiği için kendisi silahı arkadaşının ensesine dayar ve tetiği çeker. Belki de kulağında halen köpeği öldürülen Candy’nin o zaman söylediği sözler çınlamaktadır: “O köpeği ben kendim vurmalıydım George. Bir yabancının köpeğimi vurmasına izin vermemeliydim.” Böylelikle hayatta ona umudu olduğunu hatırlatan tek varlığı yok etmiştir. “Çiftlik işini asla yapamayacağımızı biliyordum. Ama Lennie bana o kadar çok anlattırdı ki, olacağına inanmaya başlamıştım” der.George, Lennie’yi öldürdükten sonra kalkıp Slim ile bir kadeh içki içmek için yollanır. Tıpkı daha önce defalarca Lennie’ye o olmasa yapacağını söylediği gibi: “Otelde veya başka bir yerde, canım nerede isterse orada yemek yer, aklımdan her geçen içkiyi ısmarlayabilirdim. Üstelik bütün bunları her ay yapabilirdim.” Böylelikle George kendisini bekleyen esas Amerikan Rüyası’na doğru yollanır. Her ay onu bekleyen bir kadeh içki.
Sorry, there were no replies found.
