Latife Tekin ile söyleşi Sema Aslan

  • Latife Tekin ile söyleşi Sema Aslan

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:10

    “DİRMİT’İN VERDİĞİ MÜCADELEYİ BEN BİR YAZAR OLARAK GÜÇ SAHİPLERİNE KARŞI VERİYORUM”*

    (Latife Tekin ile söyleşi) Sema Aslan

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/ Haziran 2010, 2. sayıda yayımlanmıştır. 

    Amerikalı filozof Richard Rorty, çağımızda politikayı üretecek olanların şairler arasından çıkacağını söyler. Latife Tekin, ilk kitabı Sevgili Arsız Ölüm ile hakikati şiirleştirerek son derece politik bir duruş sergiler; kitabın esas kahramanı Dirmit, sloganlarla yürüyen bir kalabalığın arasındayken “Şiirlerimi yırttılar!” diye bağırır ve nihayet kenti, yazdığı bir mektupla kuşatır. Tekin ile birkaç yıl önce Bodrum’daki evinde görüştüğümüzde bana Sevgili Arsız Ölüm’ün #daktilo ettiği orijinal versiyonunu göstermişti; sayfaları birbirlerine yapıştırılmış, uzunca bir kitap. Ki o kitap, Dirmit’in mektubuyla aynı şey, Dirmit’in mektubunun kendisiydi belki de.

    Latife Tekin’le Sevgili Arsız Ölüm’ü konuşurken, daha çok bir genel çerçeve sunmayı tercih ettik. Hem, derginin kendisinin de bu roman üzerine söyleyecek sözleri olması hem de neredeyse 30 yaşına gelmiş bir romanı bu biçimde değerlendirmenin daha geçerli bir yöntem olacağı düşüncesiyle…

    ******

    -Sevgili Arsız Ölüm’e 30 yıl sonra baktığınızda neler hissediyorsunuz?

    Sevgili Arsız Ölüm, yayınevinde bekledi; ben aslında kitabı ‘80’den hemen sonra yazmaya başlamıştım ama yayım tarihi ‘83’tür. #BarışPirhasan dosyayı Memet Fuat’a götürdükten çok kısa bir süre sonra olumlu bir yanıt aldım ama #MemetFuat, kitabı yayımlamak için ikinci kitabımı bekleyeceğini söyledi. “Çok gençsin; bu kitap da edebiyat dünyasında ses getirecek nitelikte. Şöhret elini bağlayabilir, başka kitaplar yazamayabilirsin,” dedi. Oysa ben Berci Kristin Çöp Masalları’na Sevgili Arsız Ölüm bittiği gün başlamıştım! Bir yandan hava çok kapalı, polisten kaçıyoruz, oğlum çok küçük… O koşullarda Berci Kristin’i yazarken ben, eşim dosyayı elimden aldı; “Biraz soluklan,” dedi. Ama ikinci dosyayı teslim ettikten hemen sonra Memet Abi Sevgili Arsız Ölüm’ü yayımladı. Yani 26 yaşımdayken aslında ilk iki kitabımı da yazmıştım. Şimdi geri dönüp baktığımda bana da çok dehşet verici görünüyor. Fakat sanki bizim kuşağımız böyleydi; sadece bana has bir şeyden söz etmiyorum yani. Hayatı kavrayışımız farklıydı. Sokakta kendine yer bulan, politik hayatın içine girmekten çekinmeyen bir kuşak bu.

    -Yazmak da sanki o kuşak için bir eylem hali…

    Benim için de öyleydi, evet. Politik hayatın bana kazandırdığı deneyimi –ki çok taze bir deneyimdi– tüm o erkek yapının yarattığı handikaplara rağmen yazıya taşımayı deniyordum. Bir yandan da aslında çok kişisel olan yaşam deneyimimi aktarıyordum. Metnin, biraz evvel kendi aramızda da konuştuğumuz gibi, geçen 30 yıla rağmen tazeliğini koruyor olmasının nedenlerini burada aramak gerek. #Yoksulluk, hâlâ dünya nüfusunun önemlice bir bölümü için öncelikli sorunlardan biri. Yani hem politik hem de kişisel meleseler arasında en süreğen olanlarından biri. İnsanların eşitlenmesi, ütopyanın kendisi işte… Ve siz insana dair bir şey yazdığınızda, evrensel bir soruna değindiğinizde o kitap eskimiyor.

    -Fakat Sevgili Arsız Ölüm, bu evrensel bağlamından soyut bir şekilde de değerli bir “#metin” olarak tartışıldı, konuşuldu.

    Ben politik hareketin içinde de yoksulluğu deneyimlemiş biri olarak kendimi dilsiz hissediyordum. Oradan gelen bir duyguyla belki, politik mücadelenin bir devamı gibi yazdığım halde sezgilerimle bulduğum metotlar da, kendimi konumlayışım da farklı oldu. “Ben yazar değilim, çevirmenim” dedim birçok kere. İçinden geldiğim insanların iç dünyasına dair bir şeyler söylemek istedim. Yazarlığım, yazıyı referans alarak gelişmiş, kendi yazarlığını özlemiş ve tasarlamış bir yazarlık değildi özetle. Çok içten gelen ve çocukluğuma giden bir yanı vardı yazarlığımın.

    Sezgiseldi yani…

    Ve o #sezgisel bilginin, tamamen bana ait olabilecek tek şey olduğunu hissediyordum; hem politik hareketin içinde hem de yazarken. O nedenle dışarıdan gelecek olanın bir tür tehdit oluşturacağını düşündüm hep ve hazır bilgiyi bir kenara bıraktım. Bu aslında kadın olmanın da getirdiği bir şey… Belki erkeklerin, egemen kültürün çok güçlü hissedildiği bir yerden geliyor olmak da rol sahibidir bu sezginin oluşumunda. Bizim annelerimiz de güçlü kadınlardı fakat erkek baskısı o dönem için çok yoğundu. El yordamıyla yoksul olmak, kadın olmak gibi meselelere daha yakın durdum. Meselenin başka bir ilginç yanı da şudur: Ne yazdığım mesele yeni bir meseleydi, ne de kullandığım dil!

    -Peki, onu ‘yeni’ kılan, öyleymiş gibi algılanmasına yol açan neydi sizce?

    Belki #mizah duygusu… Belki de anlatan kişinin durduğu yerle ilgili olsa gerek… Hep politik bir yazar olduğumu söyledim ve hep öyle oldum. Kitabı yazarken düşündüğüm birtakım şeyler vardı elbette. Epizodlar halinde yazıyordum, duygu takibi olsun istiyordum vs. Ama tüm bunlar sezgisel olarak verdiğim kararlardı. #MuratBelge’nin söylediği gibi, “Ormana içeriden bakmak… “ Yazar, daha öncesinde hep yukarıda duruyor. Yazarın otoritesi var; Sevgili Arsız Ölüm’deyse yazar hikâyesine teslim oluyor ve hatta karakterleriyle aynı düzlemde yer alıyor. Müdahalesi sadece ‘orada durmak’ üzerine. Tek derdi, bir karmaşa oluşmasını engellemeye çalışmak, yoksa tasarlayıcı, otoriter bir yere konumlanmıyor.
    Bir cümle kurduğum vakit, onun önünde durulamayacağını biliyorum bugün. Çünkü o cümleyi ‘ben’ kurdum; bir başkasına ait değil. Bu çok önemli bir şey işte. Biz o dönemde kadın olarak kendimizi geliştirmek için çok çaba harcamak zorundaydık. Politik hareketin içinde tutunabilmemiz için başka çıkar yol yoktu. Benim de yazarken iyi yazmak dışında bir şansım yoktu. Dünyanın duyarlılığının nereye doğru gitmekte olduğunu sezmek ve onu yakalamak gerekiyordu ki bunu yapabildiğimi sanıyorum… #GeceDersleri’ni yazdığımda da çok gençtim ve biliyorsun, çok tepki almıştı o kitap. Hiyerarşiye, güce, saldırganlığa, #erkekliğe, #ötekileştirmeye, kadınları ve yoksulları ve aslında tüm diğer varlıkları aşağılamaya karşı çıkan bir metindi Gece Dersleri. Doğanın yanında ve müdahaleye, saldırganlığa karşı duran bir duyarlılığın gelişebileceğini belki de sezdim.

    -“Benim kitaplarım yabancı bir nesne gibi düşüyor okurun önüne” diyorsunuz.

    Bazen anlaşılmaz bir yere de geliyorsunuz tabii. #Muinar’ı yazdığımda nasıl korkmuştum! Fakat bir cümle kurduğumda karşımdakine bir #duyarlılık olarak aktarabilirim ne anlatmak istediğimi… Şimdi mesela sıkılabilirim diye düşünüyorum. John Berger, Picasso için “Çok yetenekli ama konu sıkıntısı çekiyor,” demiştir. Tabii ki anlatılacak çok şey var ama esas mesele bir sürü şey anlatmak değil; içinde bir yolculuk yapabileceğiniz yeni bir alana girebilmek. Yazmaktan anladığım bu. Diyoruz ya, bakir bir yer kalmadı dünya üzerinde diye. Yazı da böyle… Bakir bir alana ulaşmalı ve orada #yolculuk yapmalı. Sevgili Arsız Ölüm, dalınmamış bir alana daldığı için ilgi çekti belki de. Hikâyeler de sevilmiş olmakla birlikte esas meselesi dildi, dil alanıydı o kitabın. Fakat aynı zamanda kadın özgürleşmesiydi, çocuk özgürleşmesiydi… Biz bugün bile genç kızları konuşmuyoruz, kız çocuklarının özgürleşmesini konuşmuyoruz.

    -Sevgili Arsız Ölüm için “evimin diline döndüm” demiştiniz. Tam da kız çocuklarının özgürleşmesi derken, kitabın arka planından söz edebilir misiniz biraz? Çünkü bu kitap, yazarı için geçmişine dair bir tür iyileştirme da sağlamış gibi.

    Anılarım çok tazeydi tabii o zamanlar. Köyden kente göçtüğümüz yıllara dair anılar… Fakat yine de o anıların içinde yüzmüyordum çünkü yeni bir kente gelinmiş, bir #kentleşme çabasının içine girilmiş… Bir yandan yitirilmiş olana dair bir #acı var ki #göç #travmatik bir şeydir… Ailemle, köylülerle konuştum, hikâyeleri toparladım ve o sırada bir şeyin boşaldığını fark ettim. Bu kitabın benim için bir tür #iyileştirme çabası olduğunu gördüm. Geçmişinize bakıp o geçmişten bir #hikâye oluşturuyorsunuz. Bunu yaptığınız anda da geçmişi bir açıdan kurtarıp rahatlıyorsunuz. Şimdi durup düşündüğümde doğru bir adım attığımı görüyorum. Kendimde olan şeyi, bana ait olanı ve üzerinde bir yazarlık kurabileceğim malzemeyi doğru bulmuşum yani. İç Anadolu’da #taş vardır mesela… Orada ahşap köşk yapmak olmamalı mesele. Ben, olduğum şeyi doğru sezmişim işte. Ve bu, zekâ gerektirmiyor aslında; koşullara teslim olmak yeterlidir çoğu kez. Diyorum ya, annemin konuşma ritmiyle yazdım diye… Bu insanlardan zorla dramatik roman kahramanları yaratmak değil de, onların zaten kendilerini anlattıklarını görmek meselesinden söz ediyorum.

    Belki de yazı yoluyla dile gelmesi gereken bir şey var ve benim işim, onun dile gelmesini sağlamak, aracılık etmek. Hikâyeyi yönetmek değil –ki hikâye yönetilemez zaten. Burada bir şey olmuş demek bazen… Yoksulların hikâyesi, kadınların hikâyesi gibi…

    -Sevgili Arsız Ölüm, bir yanıyla çok masum bir kitap…

    Tam da bu nedenle dönüp okuyamıyorum onu. Çünkü masumiyetimizi yitirdiğimizi düşünüyorum. O dünyanın içinde ve Dirmit gibi kalabilmeyi isterdim. Dirmit, dünyanın her şeyiyle birlikte kalabilmek için çırpınıyor aslında, insan dünyasına atılmamak için. “Ben sizin çocuğunuzum ama beni devredin,” diyor ailesine… Özgürleşme mücadelesi budur. Ailesi onu doğadan kopartıp insan dünyasının içine sıkıştırıyor çünkü.

    -Edebiyatınızın #kült kitabı Sevgili Arsız Ölüm. Buna rağmen ayağınıza dolanmadı.

    Memet Fuat’ın tam da söylediği şeydi bu işte. Fakat ben sezgisel ve oldukça da deneysel bir şekilde yol aldım. Yavaş yavaş üzerine basıp konuşabileceğim cümlelerin kurulduğu bir yer oldu edebiyatım. Ama sanırım #UnutmaBahçesi’ni yazana kadar içimdeki tamamlanmamışlık duygusu yerini korumuştu. Ve ancak Muinar’dan sonra kendim için de bütünlüklü bir dünya kurabildiğimi söyleyebilirim. Galiba daha çok, ne kaybettiğimi bilerek yol aldım ben. Sonuçta içinde dolaştığım dünya eksiliyordu… Bu, büyümenin de getirdiği bir şeydi fakat ben bir biçimde biliyordum ki, ancak kaybettiklerimi bilerek ilerleyebilecektim; kazandıklarımı düşünerek değil. Belki bir tür yoksulluk bilgisiydi bu yine, bilemiyorum. Doğayı kaybetmek üzere olduğumuzu gördüğüm zaman, doğaya dair düşünmem gerektiğinin farkındaydım yani.

    -Kaybetmek demişken… Sevgili Arsız Ölüm’ün yoksulları ve göçmenleri, sizin de sık sık değindiğiniz gibi, bugünün iktidarını oluşturuyor.

    Bugün iktidarın dilinin o insanlar tarafından kurgulanıyor olması, Dirmit’in yenildiği anlamına gelir. Dirmit’in verdiği özgürlük mücadelesini ben bugün bir yazar olarak güç sahiplerine karşı veriyorum –verebildiğim müddetçe. O nedenle daha en başından çok net bir şekilde muhalif bir yerde durdum çünkü o insanlar, benim yazma nedenim olmuşlardı. Biliyordum ki onlar günü geldiğinde şiir defterlerini yırtacaklardı –nitekim yırttılar. Bu durumda politik olmak, politikanızda net olmak ama aynı zamanda “ele geçirilemez” olmak durumundasınız. Ki, öyle olmayı tercih ediyorum; atacağı adımları kestirilemez ve bir anlamda “tekinsiz” olmayı. Çünkü ancak o koşullarda mücadelenizi sürdürebilirsiniz.

    #SevgiliArsızÖlüm #Dirmit #poklitikduruş #kadınyazar #TürkEdebiyatı #roman #BerciKristinÇöpMasalları #dilsizhissetmek #yazmak #içtengelen #sezgiselbilgi #yazarınotoritesi #oradadurmak #köydenkentegöç

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
“DİRMİT’İN VERDİĞİ MÜCADELEYİ BEN BİR YAZAR OLARA…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now