Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi

  • Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:49

    Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi*

    Makale Yazarı: Gültekin Emre

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2011, 5. sayısında yayımlanmıştır. 

    Bu romanın üç kahramanı var: Adı sanı belli olmayan anlatıcı, Raif Efendi ve Yahudi asıllı ressam Maria Puder.
    Anlatıcı, ilk sayfalarda şöyle betimliyor romanın en önemli kahramanını: “Ne zaman kendimle başbaşa kalsam, Raif Efendi’nin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman şaşkınca tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor.” (s. 7) Oysa onun hiçbir “fevkâladeliği” yoktur. Öyle ki “pek alelâde, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri”dir (s.7). Hayatı merak edilmeyen bir adamdır yani. Raif Efendi’yi ise bir rastlantı sonucu tanır anlatıcı.
    Günün birinde –ona “tasarruf için” derler– bir bankadaki küçük memuriyetindeki işine son verilir anlatıcının. Uzun süre iş arar Ankara’da. Birikmiş biraz parası ona yaz aylarını “sürünmeden” geçirtir. Kış yaklaşırken “arkadaş odalarında, sedir üzerinde yatmasının” son bulması için çabalar. “Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek bile” parası kalmamıştır. Bir işe yaramayacağını bile bile sınavlara girer, kazanamayınca “tezgâhtarlık” için mağazalara başvurur, oralardan da bir olumsuz yanıt alınca “yeis içinde geceyarılarına kadar” dolaşır. Bazı dostları içki sofralarına davet eder, orada da durumunu ümitsizliği aklından çıkmaz. Gereksinmelerini karşılayamayacak hale gelince “çekingenliği, mahcupluğu” iyice artar. Arkadaşlarına rastladığında onlara görünmemeye çalışır. Bir gün, “İstasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır” yürürken yanından hızla bir araba geçer. Arabanın sürücüsü tanıdık gelir ona. Araba biraz ilerde durur. Okul arkadaşlarından Hamdi onu yanına çağırır. Anlatıcıyı alıp evine götürür. “Makine vesaire komisyonculuğu yapan, aynı zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini”dir Hamdi. Oldukça iyi kazanıyordur. Ertesi gün bürosuna çağırır arkadaşını. Hamdi’nin odası giren çıkanla sürekli doludur. Bir fırsatını bulunca da “Sana bir iş buldum” der. Yeni bir iş uydurur arkadaşı için. “Bazı bankalarda ve bilhassa kendi banka”larında işlerini izleyecektir. Hamdi, “Almanca mütercimi Raif Efendi’nin odasına senin için bir masa koydurdum, kendisi sessiz sedasız, allahlık bir adamdır, kimseye zararı dokunmaz” der odasını tarif ederken. Böylece romanın asıl kahramanı Raif Efendi devreye giriyor. Anlatıcının gözlemlemelerinden izlemeye başlarız onu. İlk izlenim: “kır saçlı, bağa gözlüklü, tıraşı uzamış” biridir Raif Efendi. Herkese “bay” “bayan” denildiği bir dönemde “Efendi” diye seslenilir kendisine. (s. 17) Raif Efendi’nin dış görünüşü şöyledir: “Kısa kesilmiş saçlarının tepesi açılmaya başlamıştı. Küçük kulaklarının altından gerdanına doğru birçok karışıklıklar uzanıyordu. Uzun ve ince parmaklı ellerini önündeki kâğıtlar arasında gezdiriyor ve sıkıntı çekmeden tercüme yapıyordu. Arasıra, bulamadığı bir kelimeyi düşünür gibi gözlerini kaldırıyor ve bakışlarımız karşılaşınca yüzünde gülümsemeye benzer bir hareket oluyordu. Yandan ve tepeden bakınca hayli yaşlı göründüğü halde çehresinin hele böyle gülüşme anlarında, insana hayret verecek kadar saf ve çocuksu bir ifadesi vardı. Sarı ve altları kırpılmış bıyıkları bu ifadeyi daha çok kuvvetlendiriyordu.” (s. 18-19)
    Raif Efendi, kurumun en eski çalışanlarından biridir. Bakmakta olduğu ailesi oldukça kalabalıktır. Memurlar onu “hımbılın biri” olarak görürler. Almancayı iyi bilmediğinden kuşku duyarlar. Anlatıcı onun Almancayı iyi bildiğini, yaptığı çevirilerin güzel ve doğru olduğunu öğrenir. Yapılacak çeviri yoksa Almanca kitap okuyan Raif Efendi’ye şirket yönetimi gerekli ilgiyi göstermez, çalışanlar da. Maaşını artırmazlar. Kendisini satmasını bilmeyen biridir çünkü. “Konuşurken ağzından yabancı bir kelime çıktığı, herhangi bir zaman dil bildiğinden bahsettiği duyulmamış; elinde veya cebinde ecnebi gazete ve mecmuaları görülmemiş”tir hiç (s. 20). Sabahları tam vaktinde gelen, yemeğini odasında yiyen, akşamları ufak tefek alışverişini yapan Raif Efendi, başka bir yere uğramadan evinin yolunu tutar her gün. Çevirisi biraz gecikse onu herkesin içinde azarlamaktan, hırpalamaktan, aşağılamaktan geri kalmaz yöneticiler. Hastalandığında işine gidemeyen Raif Efendi’ye çevrilecek metinler odacılarla yollanır. Önemsiz “soğuk algınlıkları” olsa da bu hastalıkların çoğu, yıllarca önce geçirdiği “zatülcenp” onu “fazla ihtiyatlı” yapar. “Ufak bir nezlede hemen evine kapanıyor, dışarı çıktığı zaman kat kat yün fanilalar giyiyor, dairede bulunduğu zaman asla pencere açtırmıyor ve akşam üzerleri, boynuna, kulaklarına atkılar dolayıp, kalın fakat biraz yıpranmış paltosunun yakasını iyice kaldırmadan” (s. 21-22) sokağa çıkmaz. Bazen çevirisini zamanında bitirdiği halde daktilo yazan kızlar temize çekmezler. Bunun üzerine sinirlenen Hamdi Bey, veryansın eder ona. O, o sırada önündeki kâğıtları karalar. Anlatıcı onun kâğıtlarına bir göz atar. Hamdi Bey’in enfes bir portresini yapmıştır Raif Efendi. Yıllarca önce bir süre resimle ilgilendiğini söyler anlatıcının yaptığı resmi beğendiğini söylemesi üzerine. Anlatıcı bu resimden yola çıkarak Raif Efendi’nin iç dünyasını çözümleme girişir: “Ayni zamanda bu resim bana birdenbire Raif Efendi’yi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliği gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin tâ içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmamasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkân var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi?” (s. 26)
    Son hastalığı uzun sürer. Anlatıcı onun evine gider. Küçük kızı kahve yapar. Raif Efendi’nin odası salondaki şatafattan yoksundur. Bu oda “âdeta leyli mektep yatakhanesi, veya bir hastane koğuşu gibi yanyana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir oda”dır (s.29). Raif Efendi’nin sırtında “dirsekleri delinmiş, alacalı bulacalı, yünden örme bir kadın hırkası” vardır (s.30). Kalabalık olup olmadıkları sorusuna şu yanıtı verir hasta Raif Efendi: “Eh, epeyce! Bir yetişkin kızım var; liseye gidiyor. Bir de sizin gördüğünüz… Sonra baldızım ve kocası, iki kayınbiraderim… Hep beraber otururuz. Baldızımın da çocukları var… İki tane…” (s.31) İçeriye “kırk yaşlarında, kesik saçları kulaklarına ve yüzüne dökülmüş, şişmanca bir kadın” girer (s. 31). Raif Efendi’nin eşidir bu kadın. Kayınbiraderlerinden, baldızlarından zerre yardım görmeyen Raif Efendi, tersine ev halkı için didinir durur. Evinde de onu adam yerine koymazlar, horlanır durmadan. “onun varlığıyla yokluğu müsavi gibiydi. En küçüğünden en büyüğüne kadar herkes onu fark etmez” görünür (s. 38). Zaman zaman yalnız başına –kahveye çıkıyorum diye- dolaşmaya çıkan Raif Efendi, son dışarı çıkışında üşütür ve yatağa serilir kalır. “Biraz fazla yürümüşüm… Ziraat Enstitüleri tarafına gitmişim… Keçiören yokuşunun alt başına kadar gelmişim… Hızlı mı yürüdüm nedir… Sıcak bastı… Önümü açtım… Hava da rüzgârlıydı… Biraz da kar serpeliyordu… Herhalde üşüdüm…” (s. 45). Onu yakından gözlemlemeye başlayan anlatıcı şu yorumu yapmadan duramaz hayatını merak ettiği oda komşusu için: “Acaba Raif Efendi hakikaten basit ve içerisi bomboş bir adam değil miydi? Hayatta hiçbir gayesi, hiçbir ihtirası olmadığı, insanlara, kendisine en yakın olanlara karşı bile, bir alâka duymadığı muhakkaktı… Şu halde ne istiyordu? Onu gece vakti sokaklara düşüren acaba içinin bu boşluğu, hayatının bu gayesizliği değil miydi?..” (s. 47). Raif Efendi, hastalığında telaşlanan karısı ve kızları için “Ben onlar için hiçbir şey değilim… Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık… Bu adam kimdir diye merak etmediler… Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…” der (s. 51). Hastaneye gidip kafasını dinlemeyi ve iyi bakılacağını düşünen Raif Efendi, “Beni orada da rahat bırakmazlar ki!” diye yakınır yakınlarından (s. 52).
    Şirketteki çalışma masasının gözünde ne varsa getirmesini ister oda arkadaşı anlatıcıdan. Kişisel eşyalarının yanında siyah kaplı bir defter dikkatini çeker anlatıcının. Raif Efendi, bu siyah kaplı defteri sobaya atmasını ister ondan. Anlatıcı yakmadan önce onu okuması için ikna eder ve defteri ertesi gün geri getirmeye söz verir.
    Romanın derinleşmesi, Raif Efendi’nin geçmişi bu defterin ilk cümleleriyle başlar: “Dün başımdan garip bir hâdise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hâdiseleri yeniden yaşattı. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hâtıraların bundan sonra beni hiç bırakmayacaklarını biliyorum…” (s. 63).
    Sonra da içini dökmeye, hiç kimseye anlatamadığı şeyleri yazmaya başlar deftere: “Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum… Kime? … Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba?… Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmıştım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miydim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imân yok. Lüzum da yok” dedikten (s.63-64) sonra yakınmalarına şöyle devam ediyor: “Demek böyle icabediyormuş. Yalnız söyliyebilsem… Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem…” (s. 64) Bunu gerçekten istese bile içini dökebileceği bir insan bulmasının olanağı yoktur artık. Onda böyle bir insan arayacak hal kalmadığı gibi, artık aramaz da. Bu defteri almasının nedeni de budur işte: İçini dökeceği birini bulabilseydi, sevmediği yazma işine girişebilir miydi? Kendisini boşaltma gereksinimi duyduğu için bu defteri almış ve yazmaya başlamıştır. “Dünkü hâdise olmasaydı… Ah, dün her şeyi öğrenmiş olmasaydım…” dediği (s. 64) şeyi açıklamadan her şeyi baştan anlatmaya karar verir. “On , on iki sene geriye gitmek lâzım… Belki de on beş…” Tam bir iç dökme olacaktır bu: Babası Havranlı’dır. Raif Efendi orada doğar, büyür. İlköğrenimini de orada yapar. Bir saat uzaklıktaki Edremit’te de liseye devam eder. Savaşın son yıllarında, on dokuz yaşındayken askere alınır. Daha askerliğe başlar başlamaz savaş biter. O da Havran’a döner. Yeniden liseye devam etmez. Okumaya da pek hevesi yoktur zaten. Hali vakti yerinde olan babası ise oğlunun okumasını ister. “Akranlarımdan birçoğunun çapraz fişeklikler takıp mavzeri sırtlayarak çeteciliğe çıktığını, bunlardan bir kısmının düşman, bir kısmının eşkıya tarafından öldürüldüğünü görünce, benim de âkıbetimden korkmaya başlamıştı.” (s. 65-66). Aslında Raif Efendi de akranları gibi olmak için hazırlık yapıyordur gizli gizli. Kendisine bir okul bulmasını ister babası. Oysa o “Daima biraz beceriksiz ve mahcup”tur. Küçüklükten beri hayal dünyasında yaşayan, tatlı hayaller kuran Raif Efendi iyi resim yaptığı için İstanbul’daki “Sanayii Nefise”ye gitmeyi aklından geçirir. Onun doğasında “mânasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik vardı ki” çoğu zaman etrafındakilerce yanlış anlaşılmasına “aptal yerine” konmasına neden olur. Bu da onu hep üzer. Kendisiyle ilgili bu düşünceleri, yargıları düzeltmek zorunda oluşu onu hep korkutur, ama bir şey de yapmaz. Onun için annesi ve babasının kendisine sık sık “Yahu, sen kız olacakmışsın ama yanlış doğmuşsun!” derler. En büyük zevki “evin bahçesinde veya derenin kenarında yalnız” başına “oturup hülyalara” dalar. “Bu hülyalar, hareketlerimle büyük bir tezat teşkil edecek kadar cesurca ve genişti” (s. 67). “bir mahalle ötede oturan” içinde betimlenmesi zor duygular uyandıran Fahriye’yi kaçırma arzusunu düşler durur. Babası kitapları kaldırıp atsa, yırsa da o gizli gizli okumayı sürdür. Şiirler yazmayı dener bir ara. Bundan çabucak vazgeçer. İçindekileri dışarı vurma korkusu, bu gereksiz ürkeklik yazı yazmasına da engel olur. Resim yapmayı, içinden bir şeyi dışa vurmak gibi gelmediği için, sürdürür. “Resim yapmanın da bir nevi ifade, bir iç ifadesi olduğunu İstanbulda ve sanayii Nefîse mektebinde, hiç kimsenin yardımı olmadan, kendi kendime öğrendim ve mektebe devam etmez oldum.” (s. 69). Kendisine ilişkin bir şeyler anlatan resimleri saklar, ortaya çıkarmaz. Ne yapacağını bilmeden uzun süre İstanbul’da dolaşır. Kent işgal edilmiş, “hayâsız ve karmakarışık”tır.
    Nasyonal Sosyalistlerin iktidara gelmesinden önce Almanya’da paranın değeri çok düşer. Bunu fırsat bilen Raif Efendinin babası oğlunun “sabunculuk, bilhassa mis sabunculuğu”nu öğrenmesi için onu Almanya’ya gitmesini ister. İstanbul’da aylak aylak dolaşan oğluna para yollar. Sabunculuğa ilgi duyduğundan değil ama çocukluğundan beri Avrupa’ya üstüne kurduğu hayallerin gerçekleşecek olmasına sevinir Raif Efendi. Bir haftada hazırlanır. Trenle Bulgaristan üzerinden Berlin’e varır. Bir pansiyona yerleşir. Dil öğrenmek ve kenti tanımakla geçer günleri. Kafasındaki Avrupa’yla içinde bulunduğu kenti bağdaştıramaz. “Umumi harpte” Türkiye’de bulunmuş bir Alman subayından Almanca dersleri almaya başlar. Pansiyon sahibi hanım da boş zamanlarında onun dilini geliştirmesine yardımcı olmaya çalışır. Almanya’ya neden geldiğini unutmuş gibidir. Babasından mektup aldıkça sabunculuk eğitimini anımsar. Dili öğrenince sabunculukla ilgili bir kuruluşa başvuracağını yazar babasına. Oysa hem kendini, hem de babasını kandırmaktadır. “Bütün şehri, hayvanat bahçesini, müzeleri” dolaşır. Bir milyonluk Berlin’in birkaç ay içinde tükenivermesi onu üzer. “Dünyanın pek sıkıcı bir şey” olduğunu (s. 73) düşünmeye başlar. Birkaç Türk arkadaşının yardımıyla “bir lüks sabun firmasına müracaat” eder. “Bir İsveç grubuna ait olan müessesenin Alman memurları, henüz unutulmamış olan silâh arkadaşlığının verdiği bir âlaka ile” (s. 73-74) onu gayet iyi karşılarlar. Firmanın mesleğin püf noktalarını ona göstermekten kaçındığını sezer.
    Romanın derinliği giderek artar, merak unsuru da.
    Raif Efendi, Berlin’e geleli bir yıl olmuştur. Bir gün yeni ressamların açtığı sergi hakkında bir eleştiri okur gazetede. Yeni resimlerden bir şey anlamasa da gider sergiye. “Kürk mantolu bir kadının portresinin önünde, mıhlanmış gibi” durur (s. 77). (Raif Efendi’nin yazgısı değişir bu resimle.) O portrede ne vardır? Bunu anlatamaz. “Yalnız, o zamana kadar hiçbir kadında görmediğim garip, biraz vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade” vardır (s. 77). “Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah gözler; bu koyu kumral saçlar ve asıl masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melâl ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum.” (s. 77) Bu ressam Maria Puder’in kendi portresidir. O sırada Raif Efendi 24 yaşındadır ve hiçbir kadınla ilişkisi olmamıştır. Kadın, onun için düşlerini kamçılayan, yaklaşılması zor bir “mahlûk”tur. Bir kadından hoşlandığında ilk işi ondan kaçar. Karşı karşıya gelirse düşüncelerinin açığa çıkmasından çekinir, korkar. Hiçbir kadının, hatta annesinin bile, gözlerine dikkatle bakamaz. Her gün sergiye gidip Maria Puder’in kendi portresini seyretmeye başlar galeri kapanana kadar. Onun bu durumu dikkat çeker. Yanına yaklaşan resimde ne bulduğunu soran kadına resmin annesine benzediğini söyler. Duygularını ele verdiği için sergiye gitmemeye karar verir. Oysa kendisini bildi bileli, farkına varmadan, resimdeki gibi bir kadını arayıp durmuştur. Saklanır, içine kapanır. Babasına mektup yazıp döneceğini bildirmeyi düşünür. Fakat sabunculukla ilgili bir şey öğrenmediğini düşünür ve bundan vazgeçer. Aynı firmaya yeniden başvurur. Soğuk karşılasalar da, kabul edilir. Pansiyondaki Hollandalı dul bayan Tiedemann bir gün birlikte dolaşmayı önerir Raif Efendi’ye. İçerler, sarhoş olurlar ve dul bayanın kucağına yığılır kalır. Sokaklarda dolaşırken bayan Tiedemann onu öpmeye çalışır. O da utanır, “bu otuz beşlik kadının” elinden kurtulmaya çalışır. O sırada resimdeki kadını görür, Kürk Mantolu Madonna’yı. Kafası karmakarışık olur. Fabrikaya ciddi devam etmeye karar verir. Havran’da kuracağı modern fabrikayı düşlemeye başlar. “‘Mehmet Raif-Havran’ damgası bulunan pembe renkli, yumurta şeklinde sabunların, yumuşak ve kokulu kâğıtlar içinde, bütün Türkiye’ye nasıl yayılacağını tasavvur” (s. 94) etmeye çalışır. Değişmeye karar verir. Hava kararıca içine bir hüzün çöker. Ne yapacağını şaşırır. Dışarı çıkar. Kentin pırıltısı içinde yapayalnızdır. Bocalamaya başlar. Bütün gün kurduğu hayalleri yıkılır ve farkına varmadan “o kadını” beklediğini anlar. Dün gece Maria Puder’i gördüğü yere gider. Sonra kadını görür. Peşinden gider. Hayal gördüğünü sanır. Bir gece kulübüne giren kadının peşinden o da gider. Kadın burada şarkı söylüyordur. “Yaban kedisi” kürklü kadının bu eğlence yerinde çalışmasına şaşırır: “Resimde gördüğüm kadını her vaziyette, hattâ kucaktan kucağa dolaşırken tasavvur etmek mümkündü. Fakat onu böyle göreceğimi aklıma getiremezdim. Bu halinde, zihnimde yaşattığım mağrur, müstağni, kuvvetli iradeli kadınla kıyas edilemeyecek kadar sarih bir zavallılık vardı.” (s. 101-102). Bu kadının “Kemal çalışında hiçbir” olağanüstülük yoktur. Sesi “güzel daha doğrusu tesirli”dir. “Sarhoş bir oğlan çocuğunun ağzından dökülür gibi, şikayetle titreyen şarkılar” söylüyordur (s. 102). Birlikte çıkarlar gece kulübünden. Raif Efendi, çocukluğundan beri mutluluğunun tümünü harcamaktan korkar, ilerisi içinde saklamak ister birazını. Birbirlerine ne kadar yalnız olduklarını itiraf ederler Maris Puder’ın evine doğru yürürlerken: “Tamamen yalnızım… Ama Berlinde değil… Bütün dünyada yalnızım… küçükten beri…” “Ben de yalnızım…” (…)“Boğulacak kadar yalnızım!” “hasta bir köpek kadar yalnızım…” der (s. 111-112). Raif Efendi’nin ellerini avucunun içine alıp. Birlikte Berlin’in hayvanat bahçesini, bitki bahçesini, müzelerini, galerileri… gezerler. Sanatçıların buluştuğu kahvelere giderler. Birbirlerini daha yakından tanırlar. Maria Puder, babasından kalan miras enflasyonda eriyince hastabakıcılık yapar. Resim eğitimi görür. Bir annesi vardır. Yılbaşında birlikte olurlar. Sonra Maria Puder hastalanır. Raif Efendi uzun süre bakar sevdiği kadına. Sonunda Maria annesinin yanına, Prag’a gider. Raif Efendi’nin babası ölür o da Türkiye’ye döner. “Beni Havran’a bağlayan şeyler neydi? Üç beş zeytinlik, birkaç sabunhane, kendilerini tanımayı asla merak etmediği birkaç akraba… “ (s. 209-210) diye düşündüğü yere döner. Maria’yla mektuplaşırlar, haberleşirler. İşleri düzelince sevdiği kadını yanına çağıracaktır. Raif Efendi’nin kız kardeşleri ve onların kocaları kendisini aldatırlar. Mirastan yeterince yararlanamaz. Elindeki avucundaki tarlaları da işletemez. Bir süre sonra Maria Puder’den yanıt gelmemeye, mektupları geri gelmeye başlar. Sevdiği kadına ulaşmanın yollarını ararken kendi kendine şöyle düşünür: “Almanya’da kaldığım iki seneye yakın zaman zarfında ne kadar az insanla tanışmış olduğumu düşününce hayret ettim. Berlin’den başka bir yere gitmemiştim, şehri aşağı yukarı çıkmaz sokaklarına kadar biliyordum. Gezmediğim müze, resim galerisi, nebatat ve hayvanat bahçesi, orman ve göl bırakmamıştım. Buna rağmen bu şehirde yaşayan milyonlarca insandan ancak birkaç tanesiyle konuşmuş, yalnız bir tanesini tanımıştım.” (s. 223) Maria Puder’den umudu kesince evlenir. İlk gün karısının ona herkesten daha uzak olduğunu anlar.. Çocukları olur. Çocuklarını sever. İşine dört elle sarılır ama başaramaz. Karısının babasının yardımıyla Balıkesir’deki bir şirkete girer. Senelerce çalışır bu şirkette. Kayınpederi ölünce kayınvalidesi ve baldızı ve kayınları da Raif Efendinin başına kalırlar. Kırk lira maaşla geçinmeye çalışırlar. Karısının uzak bir akrabası Ankara’ya, çalıştığı bankaya aldırır. Karısından, çocuklarından, tüm ev halkından fazla bir ilgi görmez. Her şey gereksiz gelir ona ve direnme, yaşama gücünü yitirir. Günün birinde Ankara’da, kendisinin Berlin’de kaldığı pansiyonda tanıdığı, Maria Puder’in akrabası kadınla karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Ressam kadının çocuğunu doğururken öldüğünü söyler. Bu kız ölen kadının, yani Raif Efendi’nin sevdiği kadının çocuğudur. Yani kendi çocuğu. O gün öldüğünü anlar. Maria’sız bir hayat onun için ölümden beterdir çünkü. Yıllarca kimseye bir şey söylemez, anlatmaz. Oysa konuşmaya ne kadar gereksinimi vardır (s. 243). Sevdiği kadın ona “dünyada başka türlü bir hayatın” olduğunu öğretmiştir. Onun da “bir de ruhu” olduğunu da (s. 244). İşte o gün yazmaya başlar kendi serüvenini.
    Sabahattin Ali, bu özgün romanında anlatıcı üzerinden (o da bir kahramandır) Raif Efendi’yi ve onun sevdiği Maria Puder’i unutulmaz bir biçimde Kürk Mantolu Madonna’da* işler. Berlin’i de mekân olarak ayrıntılı ele alır. Havran’daki çocukluğunu, toprağa bağlı bir aileyi de. Sonra Ankara’daki banka çalışanlarının iç yüzlerini de ele alır tüm gerçekliğiyle. Abartısız, yalın, derinliği olan ve özgün bir roman kahramanıdır silik, sessiz, yalnız, Raif Efendi.

    ————————

     

    #sayı5 #mariapuder #raifefendi #kürkmantolumadonna #sabahattinali #gültekinemre

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kürk Mantolu Madonna’nın Raif Efendisi* Makale Ya…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now