Kritovulos ve Fatih: YAZILMAMIŞ BİR ROMANIN İKİ KAHRAMANI
-
Kritovulos ve Fatih: YAZILMAMIŞ BİR ROMANIN İKİ KAHRAMANI
YAZILMAMIŞ BİR ROMANIN İKİ KAHRAMANI: KRITOVULOS VE FATİH*
Makale Yazarı: İbrahim Dizman
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2012, 11. sayıda yayımlanmıştır.
#İmrozlu (Gökçeada) #MihailKritovulos, tarihçiler için değil ama; tarihsever okurlar için dipnotlardan çağrışım yapan bir addır. Ve elbette bütün dipnotlardaki ya da kaynakçalardaki adlar gibi hemen unutulmaya, ilgisizliğin derin umursamazlığına mahkûm bir addır. Oysa o yazılmamış bir romanın kahramanıdır. Başka bir deyişle, bir başkasını yazmayı seçmiş, kendi “roman kahramanlığı”nı, anlattığı kişinin yaşamına feda etmiştir. Belki de ilk kez onun seçtiği “#romankahramanı” yüzlerce yazarın da heyecanla kurguladığı bir roman kişisine dönüşmüştür sonraları: Fatih Sultan Mehmet’ten söz ediyorum!
Fatih’in yaşam serüveninin 16 yılını bir romancı gibi kurgulayarak, geri dönüşlerle; dönemin ve geçmişin başka olayları ile karşılaştırarak, betimlemeler ve çağrışım dolu tümcelerle yazan Mihail Kritovulos; yalnızca bir tarih yazarı değil, o tarihin içinde yer alan kişilerden biri. Bu nedenle de yazılmamış bir romanın öteki kahramanı da kendisidir.
Türkçede ilk kez sansürsüz ve aslından izlenerek #AriÇokona tarafından Türkçeye çevrilen ve #HeyamolaYayınları‘nca yayımlanan “Kritovulos Tarihi”nin yazarının, 15. yüzyıl başlarında doğduğu sanılıyor. Soylu bir #Bizans ailesindendir. Çokona’ya göre Antik Yunancaya ve bu dille yaratılmış edebiyata ilgi duyan Kritovulos, kendini de o dönemle özdeşleştirerek aslında “#Kritopulos” olan soyadını Kritovulos biçiminde kullanır.
Bizans’ta siyasal görevler üstlenen, Fatih Sultan Mehmet’in yakınında bulunup bir olasılıkla onun kâtiplerinden ve belki de danışmanlarından biri olan, #İmrozAdası‘nın yöneticiliğini yapan Kritovulos’un yaşadığı dönemin parlak hükümdarını, kendini de içine katarak bir #belgeselroman üslubuyla yazması heyecan verici bir metin ortaya çıkarmış.
Kritovulos, kitabında Fatih’i yalnızca bir #hükümdar olarak değil; onunla birlikte neredeyse bir roman kahramanı gibi tasarlamış. Tarih’in ithafında, Fatih’e, eski zamanların birçok komutanını ün, yiğitlik, bilgelik ve askeri deha açısından kat kat aştığını, ancak onların Helen dilinde yazıldığı için yüzyıllardır anımsandığını, kendisinin başarılarını #Helendilinde aktaracak bir tanığın olmamasını adil bulmadığını söyler. Ardından, eğer yazdıklarını “fuzuli olarak değerlendirirse” önünde saygıyla diz çökerek sessizliğe gömüleceğini ve yerini daha iyi yazabileceklere bırakacağını ekler.
Metnin içinde yazar kendini “İmroz Adası’nın seçkinlerinden #AdalıKritovulos” diye tanımlayarak, üçüncü kişi olarak konumlandırır. Adalı hemşerimizin bir ikilemi vardır; kendisi de Rumdur ve Doğu Roma’yı tarihe gömen hükümdarın yaşadıklarını, başarılarını anlatacaktır! Kritovulos, bir roman kahramanı olsa şu tümcelerden daha güzel bir savunma yapabilir miydi: “İlk olarak, biz bu kitabı kavmimizi suçlamak ve daha da önemlisi kötülemek ya da aşağılamak için yazmadık. Böyle bir yaklaşım, bu kitapla, amaçlarımızla ve özellikle kişiliğimizle bağdaşmaz. Bunca felaketten sonra kavmimizle birlikte acı çekeceğimiz yerde, ona suçlamalar yönelterek kabahatler yükleyecek kadar duygusuz ve katı değiliz. Ayrıca, şans, değişim, istikrarsızlık, belirsizlik ve düzensizlikleri bilemeyecek kadar insani olayların dışında ve bunu anlayamayacak derecede aptal, değerlendirme yetisinden yoksun değiliz. Bunca kargaşa ve düzensizlik içinde, insanlığa özgü bunca hastalık varken, bütün bunların kendi kavmimizden tamamen uzak kalacağını, çok güçlü olduğu için diğer kavimlerden etkilenerek onlarla birlikte değişime uğramayacağını, her zaman sağlıklı ve durağan kalacağını beklemek anlamsızdır. İnsanlık var oldukça, iktidarın aynı kişilerde kalmadığını ya da tek bir kavme ve tek bir millete nasip olmadığını kim bilmez? İktidar daimi bir gezgin gibi milletten millete, ülkeden ülkeye dolaşarak, bazen Asurlulara, bazen Medlerle Perslere, bazen Hellenlerle Romalılara uğramış, onları belirli zamanlarda ve belirli süreler için ziyaret etmiş, hiç aynı yerde kalmamıştır.”
“Sıra Türklerde” diyor; zamanın akışına tarihsel bir açıdan bakarak. O sırayı alan hükümdarı da neredeyse bir romancı gözüyle anlatıyor: “Sultan’ın doğumunda olduğu gibi tahta çıkışında da bir takım alışılmadık, olağanüstü olaylar gerçekleşti. Beklenmedik, tuhaf yer sarsıntıları, daha önce görülmemiş şiddetli yıldırımlarla şimşekler, gökyüzünde yanan alevler ve ilahi güçlerin dünya düzeninde temelli fakrlılıklarla değişimler olacağını belirtmekte kullandığı birçok işaret görüldü. Kâhinler, geleceği okuyanlar ve ilahi işaretleri yorumlayanlar gelecekle ilgili önemli kehanetlerde bulundular. Sultan’ın talihiyle erdeminin her bakımdan mükemmel olacağını, gücünün herkesin gücünü geçeceğini, şan, zenginlik, iktidar gücü ve davranışları açısından, kendisinden önceki bütün hükümdarları kıyas kabul edilemeyecek derecede aşacağını söylediler.”
Kritovulos, kitabında, #İstanbul’un alınışına çok geniş yer ayırır. Savaşın sürecinin yanı sıra, belki de orada bulunmanın avantajını kullanarak Fatih’in kişiliğini, duygu ve düşüncelerini de öne çıkarır. Ona göre Fatih, İstanbul’un yağmalanmasından büyük acı duymuştur:” Ölenlerin çokluğunu, evlerin boşaldığını, şehrin tümüyle uğradığı yıkımı ve gerçekleşen felaketi ve tahribatı da gördü. Yapılan bu yıkım ve talan için birden acıma ve pişmanlık duygularına kapılarak gözleri yaşlarla doldu, derin derin iç çekerek, üzüntüyle: ‘Nasıl bir şehri talan ve yıkıma terk ettik?’ dedi. Canı bu derecede yanmıştı.”
Ardından, kentin alınışını gerçek bir #edebiyatyazarı olarak tanımlar:” Demek ki insanlığa dair hiçbir şey güvenilir ve kalıcı değildir. Her şey hayatın değişimlerine uyarak, #Euripos’un [ #Eğriboz] suları gibi girdap halinde bir aşağı bir yukarı akar durur. Hayat denilen oyunun bazen öznesi, bazen de nesnesi olur. Bu istikrarsız akış ve hareketle bu düzensiz gelgit ve değişim, dünya var oldukça hiç durmayacak.”
Fatih, fethin ardından gerçek bir roman kahramanı gibi hareket eder ve Bursa’ya giderek babasının mezarını ziyaret eder. Büyük bir tören düzenlenmesini ister, adaklar sunar Tanrıya. Mezarın başında neler geçmiştir aklından? Kimbilir!
Kritovulos, Fatih’in talan ve yıkımın izlerini silmek için giriştiği çabayı da anlatır. O bölümler, bir “roman kahramanının” bir kenti yeni baştan kurmasının olağanüstü öyküsüdür: “Sultan o günlerde bilge ve saygıdeğer bir insan olan #Gennadios’u yanına çağırttı. Hakkında iyi şeyler duymuştu, Hakkında duyduklarıyla, eskiden beri bilgelik, sağduyu ve erdemine büyük saygı duyuyordu. Fetihten sonra onunla görüşmek ve bilgeliğine tanık olmak amacıyla bulunmasını istedi. (…) Sultan onu yakından görüp, bilgelik, sağduyu ve erdemini, hitabet yeteneğiyle karizmatik kişiliğini algılayınca ona hayran kaldı; büyük saygı ve yakınlık gösterdi. Onunla sohbet etmekten, ona sorular sorup yanıtlar almaktan hoşlandığı için #huzurunaçıkma ve serbestçe konuşma iznini verdi; değerli hediyelerle cömertçe onurlandırdı. Önemli bir makam olan Hıristiyanların Patrik’i ve Başrahibi konumuna getirerek, başka birçok şeyle birlikte, ona kilisenin yönetimini ve daha önce Bizans döneminde sahip olduklarından az olmayan başka yetki ve sorumluluklar verdi. Onu onurlandırmak için, saray görevlileri ve ulema ile ziyaretine giderek, huzurunda, serbestçe ve hiç çekinmeden Hıristiyanların inanç ve teolojisi hakkında güzel konuşmalar yapmasına izin verdi . Bu şekilde, sadece hasmı olan bir kişinin değil, krallar, zorbalar ve hükümdarlardan oluşan bütün bir sınıfın erdemine de saygı duyabileceğini gösteriyordu. Sultan bu şekilde Tanrı’nın inayetiyle, servetinin büyük bir kısmıyla birlikte Hıristiyanlara kiliselerini geri verdi .”
Kritovulos’un kahramanı Fatih, İstanbul’un yine ve yeniden #dünyanınmerkezi olması için olağanüstü çaba gösterdiğini, bundan büyük heyecan duyduğunu, bu kentin onda bir tutku haline geldiğini de anlatır: “Şehrin imarı ve süslenmesi, halkın yararı, kullanımı ve refahı için birçok başka emir verdi. Ancak özellikle şehrin yerleşimi ile ilgilendi. Onu daha önce olduğu gibi insanlarla doldurmak üzere, hem Asya’dan hem Avrupa’dan, ülkesinin her tarafından, mümkün olabilecek en hızlı ve düzenli şekilde her kavimden insanlar ve özellikle Hıristiyan nüfus nakletti. Polis’i iskân ederek eski refahına kavuşturmak üzere ruhunda bu kadar derin bir tutku doğmuştu.
Bu tutku, Fatih için bütün savaşların, seferlerin öncelikli gündeminden biri olmuştur Kritovulos’a göre. Nereye giderse gitsin, İstanbul aklından çıkmamaktadır: Örneğin #Korintos’u ele geçirince, halkını topluca naklederek İstanbul’a yerleştirir. “#Konstantinopolis’e varınca alışılagelmiş uğraşlarıyla ve özellikle şehrin imar ve iskânıyla ilgilendi. Önce, getirtmiş olduğu #Peloponezliler arasından diğerlerinden üstün olduklarına inandıklarını ve bir meslek sahibi olanlarını şehrin içine yerleştirdi. Diğerlerini şehrin dışındaki köylere yerleştirdi, toprağı işleyerek ve çiftçilikle uğraşarak şimdilik kendilerine yeterli olmaları için onlara buğday, öküz ve ihtiyaç duydukları başka her şeyi verdi. Daha sonra #Paflagonya’nın Karadeniz sahillerinde bulunan #Amastris [#Amasra] şehrine adamlarını göndererek nüfusunun en büyük ve en faal kısmını getirtti. Aynı şekilde, #Ermeniuyrukları arasından en güçlülerini, zenginlik, mal varlığı, sanat ve meslek bilgileri açısından en üstünlerini, özellikle de tüccar sınıfından olanlarını memleketlerinden alıp şehre yerleştirdi. Aynısını hâkimiyeti altında olan diğer milletlerin halklarına da yaptı.(…) Bu şehri, eskiden olduğu gibi her alanda; güç, zenginlik, şöhret, bilim, sanat, bütün diğer meslekler ve güzel şeylerde, kamuya ait ve özel binalarla anıtsal eserlerde kendine yeterli ve güçlü kılmak istiyordu.”
“Asya ile Avrupa’ya emir ve genelgeler göndererek, köleleşme, göç ya da herhangi başka bir nedenle fetihten önce ya da sonra başka şehirlere taşınmış olan bütün Konstantinopolis sakinlerini geri getirtti. Çünkü köleleştikleri için ya da daha önce evlerinden ayrılan bu insanların çoğu hâlâ Adrianupolis, Filipupolis [Filibe], Kalliupolis, Bursa ve başka şehirlerde yaşamaya devam ediyordu. Mesleklerinde usta ve çok yararlı olan bu insanlar meslekleri sayesinde kısa sürede her yerde başarılı ve zengin olmuşlardı. Bütün bunları geri getirtti, onlara şehrin içinde istedikleri yerlerde evler ya da arsalar verdirdi, bazılarına da geçimlerini sağlamak için gereken her şeyi cömertçe sağladı. O günlerde Asya’nın İyonya bölgesinde bulunan her iki Fokaia’nın halkını yerlerinden ederek Polis’e yerleştirdi Kalliupolis satrapı ve bütün donanmanın komutanı Zağanos’u 40 gemiyle adalara gönderdi. O da Thasos ve Samothraki’nin halkını alarak buraya yerleştirdi. Sultan’ın ruhunda bu şehre ilişkin böyle derin bir aşk doğmuştu, onu eski gücüne, şanına ve şöhretine kavuşturmak istiyordu.”
Kritovulos’un Fatih’i, fethederken fethedilmeyi de göze alan bir “kahraman”. İyi bildiği Yunancanın yapıtlarını özgün biçimiyle okuyan, İstanbul’da bilim insanlarıyla, sanatçılarla sohbetlerinde pekiştirdiği “Helen Uygarlığı”na ilgisini hep koruyan bir aydın: “Arap, Fars hatta Arapçaya çevrilmiş Hellen felsefesine de zaman ayırıyordu. Her gün, yakın çevresinde çok sayıda bulunan bu konuların uzman ve öğretmenliriyle birlikte oluyor, onlarla felsefi sohbetler yapıyor ve başta Peripatetik ve Stoa ekolleri olmak üzere felsefi dogmaları irdeliyordu.”
Fatih, Ege adalarını ele geçirmek için yola çıktığında, sıradan bir hükümdardan beklenmeyecek ama bir roman kahramanına çok yakışan bir şey yapar: “Sultan İlion’a [Truva] geldiğinde, harabeleri ve eski #Troia şehrinden kalan izleri, şehrin büyüklüğünü, konumunu, bölgenin diğer üstünlüklerini ve deniz ile karanın uygun bir noktasında kurulmuş olmasını dikkatle inceledi. Ayrıca kahramanların, yani #Ahilleas [Aşil], #Aias [Ajax] ve diğerlerinin mezarlarını inceledi, onlara övgüler dizdi, şöhretlerine, kahramanlıklarına ve #Homeros gibi bir ozan tarafından yüceltilme onuruna sahip olmalarına oldukları için onlara gıpta etti. O sırada, başını hafifçe sallayarak şöyle dediği rivayet edilir: ‘Geçen bunca yıldan sonra, bu şehirle insanlarının intikamını almayı Allah bana nasip etti. Düşmanlarına boyun eğdirdim, şehirlerini fethettim ve ülkelerini Mysialıların yağmasına çevirdim. Şehri kuşatanlar Hellen, Makedon, Tesalyalı ve Peloponezliydi. Onların soyundan gelenleri, bunca yıldan sonra, o dönemde ve daha sonraki yıllarda biz Asyalılara küstahça davrandıkları için cezalandırdım.” Bu sözlerin ardından neredeyse ezbere bildiği Homeros’tan bazı bölümler mırıldanmamış olabileceğini düşünebilir miyiz?
Fatih’in bu ilgisinin onu #Atina’ya kadar götürdüğünü de heyecanlı bir bölüm olarak okuyabiliriz, yazılmamış romanda: “İsthmos’u arkasında bırakarak Megara yoluyla Atina’ya vardı. Eskiden burada yaşayanların bilgelikleri, zekâları, cesaretleri, diğer erdemleri ve kendi dönemlerinde başka Yunanlılarla barbarlara karşı savaşlarında gösterdikleri hayranlık uyandırıcı kahramanlıkları hakkında çok iyi şeyler duyduğundan, şehri ve şehrin görülmeye değer yerlerini ziyaret etmek için büyük bir arzu duyuyordu. Şehri, binalarını, özellikle de #Akropolis’i ve insanların siyaset yaptığı, bu işleri başardığı yerleri, aynı zamanda şehrin konumunu, denizinin durumunu, limanlarını ve tersanelerini, tek kelimeyle her şeyini görüp denetlemek istiyordu. Gördü, hayran kaldı ve övgülerini düzdü. Özellikle de Akropolis’e çıktığında, bilge, phillellen ve büyük bir hükümdar olduğundan, gördüğü harabe ve yıkıntılardan ilk başlardaki mükemmel durumlarını hayal edip saptamaya çalıştı. Atalarına karşı duyduğu saygı yüzünden şehrin sakinlerine lütufkâr davranarak onlara çeşitli armağanlar sundu. Kendisinden ne istedilerse verdi. Orada dört gün kaldıktan sonra hareket ederek Boiotia ve Plataies’ten geçti, bütün Yunan bölgelerini teftiş etti; iyice inceledi ve her şey hakkında bilgi topladı.”
Fatih’i, bir hükümdardan öte, neredeyse bir roman kahramanı gibi kurgulayan Kritovulos, yazdığı “Tarih”in içine kendini de yerleştirir. Yaşadığı denizin ve adanın geleceği için bir diplomatçasına manevralar yapar: “Adaların sakinleri, yöneticilerinin kaçtığını görünce, Sultan’ın Kalliupolis’e dönmekte olduğunu öğrendikleri donanmasının saldırmasından çekindiklerinden göç etmeyi düşünüyorlardı (…) Kritovulos onları tatlı sözlerle umutlandırarak gitmelerine engel oldu. Kalliupolis satrapı ve donanmanın komutanı olan Hamza’ya güvenilir bir adamını gönderdi, ona birçok hediyeler vererek bir antlaşmaya vardı ve adalara saldırmamaya, ada sakinlerine herhangi bir kötülük yapmamaya, hatta öyle bir şeyi hiç düşünmemeye ikna etti. Onun aracılığıyla, hediyeler sunarak adaları teslim etmek üzere, adanın papazı ile yerli bir asilden oluşan heyeti Sultan’a gönderdi.”
“İmrozlu Kritovulos, o kış mevsiminde [1458/9], #Limnos’un ileri gelenlerine İtalyanların yönetimi altında olan adanın Sultan’a teslimini müzakere etmelerini önerdi. Bu adam çok iyi dostları olduğu ve böylesi durumlarda ona güvendikleri için kabul ettiler ve oraya gelmesi halinde adayı teslim edeceklerini taahhüt ettiler.”
“İtalyanların baskısından kurtulmak istedikleri ve Sultan’ın donanmasının aniden saldırarak kendilerine büyük zarar vereceğinden korktukları için onunla gizlice iletişime geçmişlerdi. İtalyanlar onları koruyacak durumda değildi, bu yüzden isyan ederek Sultan’ın tarafına geçmek istiyorlardı. Kritovulos güvenceler alarak Adrianupolis’e geçti ve oradan #Despot Dimitrios’a bir mektup göndererek, adaları, yani İmroz ile Limnos’u Sultan’dan isteme vaktinin geldiğini, Sultan’ın adaları vermeye eğilimi olduğunu bildirdi. Mektupta ayrıca kendisinin Limnos’u alarak İtalyanları kovabileceğini de ekledi.”
Kritovulos, “yazılmamış romanın” bu bölümünde Fatih adına hareket eden bir diplomattan bir savaşçıya dönüşür: Kritovulos Sultan’dan fermanı alır almaz İmroz’a geri döndü. Orada bir gün kalarak ertesi gün bir paralosa binip denize açıldı. Limnos’ta demirleyen ya da çevresinde devriye gezerek adayı koruyan İtalyan gemilerine görünmeden gece karaya çıktı ve birinci vardiyaya denk gelen saatlerde Kastro Kalesine girdi. Kaledekiler onun gelmesini bekliyorlardı. Kendisiyle işbirliği yapan kale komutanı ve onun adamlarıyla görüştükten sonra hiç vakit kaybetmeden yanına 25 süvari alarak gün ağarmadan Kocinos Kalesine gitti. Kalede bulunan yandaşları küçük güney kapısını açarak onları içeriye aldılar. Daha önce belirttiğim gibi Kritovulos herkesi önceden hazırlamıştı ve ortak hareket ediyorlardı(…)Kale sakinleri gelenleri memnuniyetle karşıladılar. Bir araya gelip silah zoruyla kale muhafızlarını tutuklayarak kale komutanının konutuna hapsettiler. Onlar, ilk başta silahlı direniş göstermek istedikleri, hatta saldırmaya teşebbüs ettikleri halde başarılı olamadılar. Kalede yaşayan herkese karşı ne yapabilirlerdi? Sonunda, gün ağarırken Kritovulos’a kayıtsız şartsız teslim oldular.”
Kitabının başlangıcında kendini üçüncü kişi olarak işaret edip “Adalı Kritovulos (…) bunca önemli ve hayranlık uyandırıcı olayın yankı uyandırması, kayda geçirilmesi ve bizden sonra gelecek nesillere aktarılması gerektiğine inanarak yazdı” diyen Kritovulos, bu kitabı bitirip muhtemelen 1467’de Fatih’e sundu. Döneme ilişkin nesnel, eleştirel tümcelerin de varlığı düşünülünce gergin bir bekleyişin ardından Kritovulos’un huzura kabul edildiği, memnuniyetle karşılandığı varsayılabilir. Öyle olmasa bu yapıt Topkapı Sarayının arşivlerinde saklanmaz, yok edilirdi.
Ancak “yazılmamış roman” burada bitmiyor; önce yazar-kahraman, zaman içinde bilinmezliğe bürünüyor. Ari Çokona, Önsöz’de, 1468’de yazdığı bir mektuptan sonra bir daha ondan haber alınamadığını vurguluyor. O dönem, İstanbul’u veba salgını kasıp kavurmaktadır. Bir süre sonra “Tarih”le aynı üslubu taşıyan ve yazarı Kritovulos olarak belirtilen dinsel yapıtlar ortaya çıkar Aynoroz’da. Olasıdır ki Kritovulos bu salgından kurtulmak için Aynoroz’a gidip bir manastırda keşiş yaşamı sürmüş, yaşamının son döneminde dinsel içerikli kitaplar yazmıştır.
Fatih’in yaşam serüvenin son bölümü de tıpkı Kritovulos gibi gizem doludur; nereye olduğu bilinmeyen bir seferinde, beklenmedik şekilde yaşamını yitirir.
Bu iki “roman kahramanı”nın “Tarih” adlı yapıtla kesişen serüvenleri şimdi sansürsüz bir biçimde hepimizin önünde duruyor; kimbilir belki gerçekten bir roman içinde yeniden iki kahraman olarak can bulmak için!
*Kritovulos Tarihi (1451-1467), Çev: Ari Çokona, Heyamola Yayınları, Mayıs 2012, İstanbul
#tarih #FatihSultanMehmed #TheConqueror #yazılmamışbirromanınkahramanı

Sorry, there were no replies found.