Kent ve Kahraman Üzerine bir Deneme: Nicholai Hel

  • Kent ve Kahraman Üzerine bir Deneme: Nicholai Hel

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 11:04

    Kent ve Kahraman Üzerine bir Deneme: Nicholai Hel*

    Makale Yazarı: Mustafa Caner

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2014, 17. sayıda yayımlanmıştır. 

    Kent dediğimiz mefhum yalnızca bir mekâna gönderimde bulunmaz. #Kent aslında zaman ve mekânın diyalektiği sonucu konuşabildiğimiz bir varoluş alanıdır. Büyük oranda modern bir varoluş alanı. Romanın da modern bir tür olduğunu kabul edersek roman kahramanının kentli olduğu sonucuna varırız. O halde nedir kahramanı kentte düşünmenin sunduğu düşünsel imkân? Bunu ancak zamanın ruhu ile anlayabileceğimizi düşünüyorum. Her roman kahramanı kentlidir ama aynı kente ait değildir. Burada ölümünü ilan ettiğimiz kahramanımızı mezara koyan ise 21. yüzyıl kentidir. Bu kent, kahramanını öldüren silahlarını ise teknolojiye ve kapitalizme borçludur.

    #Trevanian’ın #Şibumi(1) kitabının esas adamı #NicholaiHel, oldukça ayrıksı bir karakterdir. Yedi dili ana dil seviyesinde bilen ve konuşabilen, yakın algılama tekniği sayesinde fotoğrafının çekilmesine dahi izin vermeyen, basit bir tarakla ya da plastik isim kartıyla adam öldürebilen bir karakter. Yeryüzünün insan tarafından henüz kolonize edilmemiş hatta çoğunun yer bilgisi bile olmayan mağaralarında keşifler yapan bir mağaracı. Ancak bütün bunları 20. yüzyılda yapıyordu, henüz imkân varken. Eğer Nicholai Hel 21. yüzyılda bir metropolde doğmuş olsaydı sanırım ölü doğardı. Çünkü bugün onun nefes alma imkânı bulabileceği bir kent artık kalmadı.

    Nereden başlasak? Hel’in ölümüne nefret ettiği #Amerikanizm ve tiksintiyle baktığı Amerikalı girişimci tüccar tipi, bugün tüm dünyada her köşe başında karşımıza çıkıyor. İnsan da dâhil olmak üzere baktığı her şeyi para ile ölçen tüccar tipi. Hel’in söyleyişiyle: “Her şeyin bir fiyatı vardı ve en başarılı insan, en iyi pazarlık edebilen insandı”.(2) Her hareketi eğreti ve ölçüden yoksun bir insan. Hel’in üvey babası Kişikava-san’ın sözleriyle tarif etmeye çalışırsak: “Ahlak yerine, onlarda uyulacak kurallar var. Bizde nitelik dikkate alınırken onlarda nicelik dikkate alınıyor. Bizim onur ve onursuzluk dediğimiz şeyin karşılığında, onlar kazanma ve kaybetmeyi kullanıyorlar.”(3)

    Yüzlerce metrelik boylarıyla yükselen gökdelenlerin bir araya geldiği finans merkezleri, kapitalizmin ulaştığı aşamanın kibirli göstergesi. Örneklerini İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin “gelişmiş” kentlerinde rahatlıkla görebilirsiniz. Her kentte pıtrak gibi bitiveren AVM’ler. Tantana, alkış, eğlence, gırtlağına kadar tüketim ve dibine kadar al-sat. Ticari yaşamlar. Buna karşılık Hel’in sığınabileceği eski zamanlardan kalma, Şibumi kavramının işaret ettiği gibi basit ama o basitliğinin içerisinde güzellik barındıran bir şato maatteessüf yok. Şibumi derken neyin kastedildiğini anlamak için Kişikava-san’a kulak verelim:

    “Bildiğin gibi Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün. O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok.”(4)

    Günümüz kenti ise Şibumi kavramının mutlak karşıtıdır. Üstün olmak için harcanan olağanüstü çabalar, gösteriş ve niceliğin kutsanması ile dolup taşar. Adeta patlayacak gibidir. Obezitenin neden bu kadar yaygın olduğuna şaşmamalı. Böyle bir kentte Hel, büyük ihtimalle tımarhaneye kapatılırdı.

    Hel, bir bireydir ancak kelimenin liberal anlamıyla değil. Bir cemaate, bir milliyete, ideolojiye ya da politik gruba bağlılığı yoktur ancak Doğu ve Batı kültürleri arasında bir hiyerarşiyi kabul eder. Ana şirket’in (Şibumi’de adı geçen ve tabiri caizse Big Brother diyebileceğimiz çok güçlü gizli örgüt) kendisine tehdit oluşturan kişiler için hazırladığı kart sisteminde Hel, eflatun kart sahibidir. “Bunlar kendi milliyetçi ya da ideolojik kanı ve yargılarına göre hareket etmeyen, parça başına iş kabul eden ajanlar, katiller grubuydu.”(5) Hel bir katildi. Belki bu açıdan bir anti-kahraman olarak da okunabilir ancak bu tartışmayı yazının sınırlarının dışında düşünüyorum. Bu yüzden Hel’i, sıradan insanların sahip olmadığı yeteneklere sahip olması anlamında bir kahraman olarak değerlendirmekle yetineceğim.

    Bugün kişiler kitlenin dışında düşünebilme ve yaşayabilme yeteneğinden oldukça yoksun hale geldiler. Bu durumda kişiyi kitlenin dışında düşünebilmek mümkün değildir. Hel, kitleye ait olmadığı oranda bir kahramandı. José Ortega y Gasset’in “#ötekileşme” diye adlandırdığı kavram bu meseleyi daha iyi kavrayabilmemizi sağlayabilir. #Gasset, günümüz insanı ile hayvanat bahçesindeki maymunlar arasında yaptığı analojide günümüz insanını, sürekli tehdit algısıyla yaşayan, çevrede olup bitene tepki vermek dışında bir öznel pratik icra etmeyen maymunlara benzetir. “Benliğe dalma” adını verdiği, kişinin dış dünyanın uyaranlarına kapılmadan düşünebilme imkânını yitirdiğinden bahseder. “Maymun kendi varlığının yöneticisi değildir, kendi kendisinden kaynaklanmaz yaşantısı, hep kendi dışında olup bitene, kendisinden başka olana dikkat kesilmiştir.”6 Bu aslında tipik kitle insanı profilidir. Hel, bu tipolojiye daima bir küçümseme ile bakmıştır. Oysa onun temsil ettiği kahramanın sonunu getirecek olan yine bu kitle insanıdır. Hocası Otake-san bu konuda onu daha önce uyarmıştı:

    “Senin orta düzeydeki kimselere karşı duyduğun aşağılayıcı nefret, onlardaki geniş, kapsamlı kuvveti görmene engel oluyor. (…) Oysa biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. Orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür… fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder… hiç bıkmaz. Amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. Çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. O ölümsüz tekdüzelikleriyle. Kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır.”(7)

    Sanırım Otake-san’ın öngörüsünü yaşamaktayız yani amiplerin çağını. Son kaplan da kürkü için öldürüldü. Kitle insanına yabancı olan ama kahramanın özsel niteliklerinden bir tanesi ise dostluk ve vefadır. Hel, Ana şirket’in peşinde olduğu Hannah Stern’i tüm varlığını, yıllarca uğrunda çalıştığı şatosunu ve çok sevdiği bahçesini ama en önemlisi de canını tehlikeye atarak korumak istemişti. Bunu yapmasının sebebi Hannah’nın amcası Asa Stern’e olan vefa borcuydu. Oysa kitle insanı bu dostluk duygusuna yabancıdır. Onların birbirlerine en çok yaklaştığı yerlerde bile aralarında bir mesafe varlığını korur. Birbirlerine dokunmazlar. Çünkü yukarıda Gasset’in dediği gibi günümüz insanı tedirgindir. Elias Canetti’ye göre kişi bu tedirginliğinden ancak kitleye “yaslanarak” kurtulabilir.(8) Tedirgin kişi güvenli limanını kitlede bulacaktır. “Kitle, her bireyi dokunulma korkusundan, mümkün olduğu kadar bütünüyle kurtarmak ister.”(9 )Ancak kitlenin içerisindeki “yaslanmalar” ya da “dokunmalar” sorumluluk ve dostluk duygularını içermez. Moda tabirle söyleyecek olursak bu bir araya gelmeler “sürdürülebilir” değildir. Aralarında duygusal bir bağ olmayan insanların dünyasından ise ancak sosyopat kahraman karikatürleri çıkar ve bu yüzden bugün hiçbir siyasal mücadele, kitleye dayandığı ölçüde başarılı olamayacaktır.

    Hel, öğrenilmesinin çok zor olduğunun söylendiği, Avrupa’nın en eski dili olan Bask dilinin de içerisinde bulunduğu yedi dili konuşabiliyor. Kendisini sıradan insanlardan ayrı bir noktaya koyan özelliklerinden biri de budur. Peki, Google Translate uygulamasının onlarca dili yalapşap bir biçimde birbirine dönüştürdüğü bir elektronik imkânın varlığı bugün bize ne anlatıyor? Ya da bugün Bask dilini bilmek “akademik fetişizm” olarak yaftalanmaktan başka bir alternatife sahip mi? Dil öğrenmenin, hele hele kaybolmaya yüz tutmuş Bask dili gibi dilleri öğrenmenin bugün artık ne anlamı var? Kültürel çeşitliliğin herkesin ağzında sakız olduğu ve bu çeşitlilik takıntısının tüketim ekonomisine bağlanıp sıradanlaştığı bir dünyada. Coca Cola’nın ramazan sofralarında yerini aldığı, #Fransa’da sigara tüketimi üzerine kısıtlamaların getirildiği bir dünyada… Kısaca ifade etmek gerekirse, Amerikan hayat tarzının giderek yayıldığı, gündelik konuşmaların bu tarza göre düzenlendiği bir dünyada.

    Peki dil yalnızca geçici ve gündelik ilişkileri düzenlemek için mi vardır? #Heidegger’e sorarsanız alacağınız yanıt bambaşkadır. Ona göre dil, düşünmek için vardır. “Heidegger’in gözünde, dil deneyimi diğer deneyimler arasındaki bir deneyimden ibaret değildir; bir kere, bizim “dil” olarak bildiğimiz, tikel nesnenin düşünce tarafından deneyimlenmesi değildir. Dil deneyimi düşüncenin kendisiyle ve kendisine karşı yaşadığı bir deneyimdir –çünkü dil düşünce, düşünce de dildir ve insani dünyanın tamamını bu dil/düşünce yaratır.”(10)

    Heidegger, “Dil varlığın evidir”(11) derken ciddi bir noktaya işaret ediyordu. Yine kendi deyimiyle insanı “varlığın çobanı”(12) kılan bir yapıya. Ancak bu yapı kayboluyor gitgide ve fakirleşiyoruz. Hel’in annesi Alexandra Ivanovna’nın deyişiyle: “İnsan aşktan ve benzeri önemsiz konulardan söz ederken Fransızca konuşur, trajedi ve felaketleri Rusça anlatır, iş dili olarak Almancayı kullanır, hizmetçilere İngilizce emir verirdi.”(13) Bu alıntıda Hel’in annesi ve Hel tarafından basit bir dil olarak değerlendirilen İngilizcenin, bir kül bulutu gibi atmosfere yayılmasının ortaya koyduğu fakirlik, dünyamızın fakirleşmesidir. Bunu söylerken diller arasında bir hiyerarşi kurmaktan ziyade roman kahramanının fikirlerinin günümüz dünyasında nereye tekabül ettiğini göstermek niyetindeyim. Çünkü bugün dil öğrenmek, o dilin bize kazandırdığı düşünme imkânının genişliği üzerinden değil piyasa fiyatı üzerinden değerlendiriliyor. Başka bir dil öğrenmeyi ya da konuşmayı bir kenara bırakalım. Anadilimizi kaç kelimeyle konuştuğumuza bakalım. Hel’in “Öff, bu korkunç bir söz.”14 olarak nitelediği “okey” sözünü kullanmadan konuşan birileri kaldı mı çevrenizde? Bu yerelci bir tepki değildir. Bu, yerellikleri sürekli parlatan küresel kültürün ikiyüzlülüğünün ifşasıdır yalnızca.

    Hel, yakın algılama tekniğinin sayesinde takip edilmesi, teşhis edilmesi ve öngörülmesi zor bir insandır. Oysa bugün #Londra’da altı milyona yakın kameranın kentin kamusal alanlarındaki insanların tüm hareketlerini kaydettiğinden bahsediliyor. Dünyanın diğer önemli metropolleri de saniye saniye izleniyor. #MichelFoucault’nun “disiplin toplumu”, #GillesDeleuze’un “kontrol toplumuna” doğru evrilirken(15) dünya bütünüyle duvarsız bir hapishaneye dönüşüyor. Devlet, onu göremediğiniz zaman güçlüdür. Polis ya da askerin sokaklarda bolca göründüğü bir ülkenin büyük ihtimalle “güvenlik sorunu” vardır. Oysa onları görmezseniz, işler devlet için yolunda demektir. Caddelerde dolaşırken göremediğiniz devlet sizi sürekli görmektedir. “Görünürlük bir tuzaktır.”(16) Kentin merkezine dikilen bir iki kamerayla değil sadece. Kamera, tek başına devletin tasarrufuyla değil kendi kendinin polisi olmuş kitlenin talepleriyle yayılır. Cafeler kameralarla izlenir, lokantalar kameralarla izlenir, büyük marketlerin değil sadece mahallenin bakkalı bile kamerayla kayıt yapar. Eczaneler kamerayla izlenir, hastaneler kamerayla izlenir, plazalar, devlet daireleri, okullar, otobüs terminalleri yani aklınızın alabileceği her yer elektronik gözün menzilindedir. Böyle bir kentte Hel’in yakın algılama tekniğinin ne anlamı kalır? Teknoloji, kahramanın yeteneğinin üstesinden gelmektedir. Onu o yapan nitelikleri anlamsız kılmaktadır. Hel’in durumu biraz ateşli silahlara karşı kılıç kullanmanın anlamsızlığı gibidir.

    Yeryüzünün bize bakan yüzü, uydular tarafından devamlı taranıyor. Yer üstünde keşfedilmemiş, enlem ve boylam sistemi tarafından işaretlenmemiş tek bir nokta bile kalmadı. Oysa yer altı gizli hazineleriyle bize göz kırpmaya devam ediyor. Görünen dış yüzeydeki tekdüzelik, sıradanlık, mutantan eğlenceler, gösteriş, ucuzluk ve yapaylık belki hâlâ yeraltında bulunabilecek saf güzelliklerle telaş edilebilir. Bugün dış yüzey diyebileceğim kentte bir kahramanın yaşama şansı yok. “Benliğe dalma” lüksü kalmadı. Ancak yer altındaki mağaralarda “benliğe dalma” imkânımız hâlâ var. Hel, belki de bu yüzden mağaracılık yapıyordu. “Onu bu kalabalık, korkunç kentten kurtaracak, kimselerin bulunmadığı, Amerikalılaşmamış dağlara götürebilecek bir spor. Mağaracılık.”(17) Belki biz de hem metaforik anlamda hem de literal anlamda mağaralara gitmeliyiz. Ancak burada bile piyasalaşan mistisizm tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sanırım her an tetikte olmak gerekiyor çünkü AVM’ler özellikle ramazan ayında sema gösterilerine ev sahipliği yapıyor.

    Bu denemenin eklektik tarzı, eleştiri noktalarını çoğaltmaktadır. Bu gerçeğin farkındayım. Ancak hakikatin bütünüyle kavranabilecek bir entite olmadığını düşünmekteyim. Her şeyi açıklayabilen mükemmel bir teori peşinde olmadığım herhalde bu denemenin biçiminden anlaşılmaktadır. Ayrıca bu denemenin akademik bir metin olmadığını ancak yine de Trevanian’ın edebi tarzına yakışmayacak bir biçimde akademik tınladığını da biliyorum. Bu yüzden de özür dilerim. Yaşadığımız kentin bize sunduğu hareket imkânının belirli bir tarzda olduğunu ve bu tarzı kavrayabilmenin yollarının da çeşit çeşit olduğunu düşünmekteyim. Her bir yoldan ilham alarak kendi küçük patikamı buldum. Bu patikanın beni götürdüğü kentte kahraman artık yaşamıyor ve insanlar bu gösteriyi alkışlıyor. Başka bir varoluş dünyası peşinde koşan mağaracı dostlara ve hâlâ bilgeliği arayanlara selam olsun.

    Dipnotlar:
    1- Trevanian, Şibumi, çev. Belkıs Çorakçı, E Yayınları, 9. b., İstanbul, 2007.
    2- A.e., s. 184.
    3- A.e., s. 111.
    4- A.e., s. 84.
    5- A.e., s. 61.
    6- José Ortega y Gasset, İnsan ve Herkes, çev. Neyire Gül Işık, 4.b., Metis, İstanbul, 2011, ss. 33-34.
    7- Trevanian, a.g.e., s. 117.
    8- Elias Canetti, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, 4. b. İstanbul, 2010, s. 16.
    9- A.y.
    10- Allan Megill, Aşırılığın Peygamberleri, çev. Tuncay Birkan, Ayraç Kitap+Evi, İstanbul, Kasım 2008, s. 246.
    11- Martin Heidegger, “Letter on Humanism”, Basic Writings: from being and time (1927) to the task of thinking (1964) / Martin Heidegger, ed. David Farrell Krell, HarperCollins Publishers, New York, 2003, p.217.
    12- A.e., p. 234.
    13- Trevanian, a.g.e., s. 68.
    14- A.e., s. 445.
    15- Michael Hardt – Antonio Negri, İmparatorluk, çev. Abdullah Yılmaz, 5.b., Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003, s. 47.
    16- Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, Temmuz 1992, s. 251.
    17- Trevanian, a.g.e., s. 137.

    Kaynakça:
    Canetti Elias, Kitle ve İktidar, çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları, 4. b., İstanbul, 2010.
    Foucault Michel, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yay., İstanbul, Temmuz 1992.
    Gasset José Ortega y, İnsan ve Herkes, çev. Neyire Gül Işık, 4.b., Metis, İstanbul, 2011.
    Hardt Michael – NEGRI Antonio, İmparatorluk, çev. Abdullah Yılmaz, 5.b., Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003.
    Heidegger Martin, “Letter on Humanism”, Basic Writings: from being and time (1927) to the task of thinking (1964) / Martin Heidegger, ed. David Farrell Krell, HarperCollins Publishers, New York, 2003, pp. 217-265.
    Megill Allan, Aşırılığın Peygamberleri, çev. Tuncay Birkan, Ayraç Kitap+Evi, İstanbul, Kasım 2008.
    Trevanian, Şibumi, çev. Belkıs Çorakçı, E Yayınları, 9. b., İstanbul, 2007.

     

    #mustafacaner

    romankahramanlari replied 1 year, 11 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kent ve Kahraman Üzerine bir Deneme: Nicholai Hel…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now