Kenan: MERHUMU NASIL BİLİRDİNİZ?
-
Kenan: MERHUMU NASIL BİLİRDİNİZ?
MERHUMU NASIL BİLİRDİNİZ?*
Makale Yazarı: Sebahat Altıparmakoğlu
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2010. 2.sayıda yayımlanmıştır.
#Kenan, #Türkiye solunun, kimliğinin anlaşılması, açığa çıkarılması önemsenmesi gereken; prototip olmayı ne yazık ki başarabilmiş kişiliğidir. Solun temel kavramları ile çerçevesini kabaca çize bildiğimiz, sınıfsal mecrasına oturtabildiğimiz Kenanlardan biri, Bir Gün Tek Başına’da ete kemiğe bürünmüş, insana dair durum, duygu ve davranışlarla bezeli olarak çıkar karşımıza. Ancak, hangi insana?
Bugün kolayca çize bildiğimiz çerçeveyi, #BirGünTekBaşına’nın anlattığı dönemde yerli yerine oturtabilmek mümkün değildi elbette. Kenan’ın sol ile tanıştığı, çalkalandığı yıllar 1940-1960 dönemlerine denk geliyor. Partinin, örgütün, sürekliliğin olmadığı, inançlı aydınların dirençli ısrarlarıyla yol açmaya çalıştığı, solcu olmanın solda kalmanın zor olduğu korku dolu yıllar.
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, Kemalizmle çatıştıkları için CHP’den ayrılan sağ muhalefet tarafından 1940’lı yıllarda kurulmuştu. Savaş yıllarının hoşnutsuz ortamı Demokrat Parti’nin güçlenmesine yaradı. iç politikada anti-komünizm, şovenizm ve dinciliği kışkırtan, dış politikada ise Nato’ya üyelik, dış borçlanma, yabancı tekellere bağımlılık yolunu izleyen DP, burjuvazinin cüretkar iktidarı oldu. 1950’lerin sonlarına doğru yerli ve yabancı sermayenin ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelen DP iktidarı, Türkiye burjuvazisini temsil meşruiyetini yitirerek, toplumdaki çelişkileri baskıcı yöntemlerle çözme yoluna girdi. Gazeteleri, dergileri kapattı, yüzlerce gazeteci, yazar tutuklandı. Erken seçim gündeminin dayatması ile Muhalefetteki CHP ile DP arasındaki siyasi mücadele keskinleşti. CHP ile etkileşen aydınların, öğrencilerin, askerlerin, oluşturduğu güç birliği askeri darbenin zeminini hazırladı.
Bir Gün Tek Başına, bu askeri darbeye giden son 6-7 aydaki Türkiye’nin profili ile anlatır Kenan’ı. Kahramanların anılarında, tartışmalarında 30’lu 40’lı yıllara da değinir.
1940-60 yılları arasında solun durumuna, genel hatlarıyla tarihsel olarak baktığımızda; 1938-1943 arasında solda bir araya gelebilen topluluklardan, örgütlenmelerden bahsedemiyoruz. Sol kadrolar, Almanların Stalingrad yenilgisine kadar herhangi bir varlık gösteremiyorlar. Savaşın sonlarına doğru hareketlenme başlıyor. #Sosyalist hareket 1945-46 yılında bir çıkış yapıyor. “Cephe” hareketi ile birlikteiki sosyalist parti kuruluyor. Şefik Hüsnü’nün kurduğu Türkiye işçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası ve Esat Adil’in kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası.
Kısa bir süre sonra başlayan soğuk savaş dönemi ve onun uzantısı olan 1951 tevkif atı, sol hareketi tekrar etkisizleştiriyor. Kadroların önemli kısmı mahkum ediliyor. Solda 1960’a doğru, örgütlü mücadeleden çok sosyalist bireylerin teorik donanımları, dirençleri etkili oluyor.
Sol hareketin silkinme çabasında olduğu, sol terminolojide “acılı kuşak” dediğimiz dönemin solcusudur Kenan. Mücadele etmenin hiç de kolay olmadığı yıllar. Ancak Kenan kişiliğinde sorguladığımız, onun farkındalığıdır. Kenan sınıfsal yapısı gereği sallantıdadır. Roman boyunca, Günsel ile Nermin arasında kalan, -iki sınıfsal temsili yet arasında kalan- Kenan, her iki kadında da kendi doğasının ikiyüzlülüğüne yakın bir şeyler bulur. Vazgeçemez ikisinden de.
Günsel’in dinamizmine, Nermin’in vefakârlığına ihtiyaç duyar. Rasim’den ölesiye nefret eder ama çıkarları için kesmez ilişkisini. Kenan korkar, zaaflarına teslim olur, polislik suçlaması ile yıkılır. Kenan’ın iç konuşmalarından tüm çelişkilerini anlarız;
“Ağır ağır çıktı odadan, banyoya girdi, şofbeni yaktı, suyu açtı. Büyük bir gürültüyle akan suya baktı, elini tuttu, ılıktı tam istediği gibi. Fakat yine de bir türlü giremiyordu suyun altına. ‘Değişmek istemiyorum da ondan.’ Bu suyla birlikte içindeki her şey akıp gidecek. Sonra yavaşça girdi. Hiçbir şeyin akıp gideceği yok. Ne kolay öyle! ‘Korkaksın da ondan. Her şey hemen değişiversin istiyorsun. Sanki daha mı iyi olurdu? O zaman da peşinden koşar, bir türlü yetişemezdin. Şimdi de geri kalıyorum; bak şimdi de’… Altından çekiliverdi, çok kızmıştı su. Gözlerindeki sabunları akıtmak için uzattığı eli bile zor dayanıyordu. Sende iş yok oğlum. Bu sıcak, beriki soğuk… Öteki sert, beriki yumuşak… Ömrünce sınırda kalacaksın. Sende iş yok oğlum, sende iş yok… Biraz ferahlamıştı. Şofbeni ayarladı, tekrar girdi suyun altına. Her vakit böyle olurdu. Sonunda dönüp dolaşıp kesinlikle kendini suçladı mı bitirirdi. Söyleyecek söz kalır mı? Ben, böyleyim… Bitti… Artık savunma bile boşuna. Değil mi ki değişmez… O vakit bırakırsın yaşamayı kendi yoluna, yürür gider. Sonra yine kımıldamaya başlar birikenler. Sonra yine kızgın su. Ya da bir diş ağrısı. Ola ki bazı görmeden bastığın asfalta yayılmış yemyeşil bir balgam. Bir vapurun kaçması…”
Kenan’ın bunalımı döneminin bunalımından soyutlanamaz kuşkusuz. 27 Mayıs öncesinin karmaşık atmosferi, bir dönemin sonuna yaklaşılırken, Kenan’ın da sonunu hazırlamıştır.
Önceki deneyimlere benzemez yeni gidişat. Umutla dönüştürmeye kalkışanlar, pusulasız yol bulmaya çalı- şan, donanımsız ama inançlı, samimi gençlerdir. Kenan’ın devri bitmiş gibidir. intiharı ile sonlandırır ruhsal dramını. Arkasında hem tortu hem de umut bırakarak ölür. Günsel de Nermin de gelecek kuşaklara gebedir.
Kenan, okurunu kendi kendisiyle hesaplaşmaya çağırıyorsa, üzerindeki ölü toprağını silkeletebiliyorsa büyük bir görevi tamamlamış sayılır. Kenan’ı tarihsel bağlamından çıkarıp değerlendirmek zor olsaydı keşke. Şimdilerde ne kadar da erken tespit edilmiş diye düşünmeden edemiyoruz. Kenan’ın intiharı ile son bulmaz ne yazık ki küçük burjuva aydınımızın ruhsal bunalımları, yeni dönemlere daha da fütursuzla sarak aktarılıp gider. Vedat Türkali 1976 yılında Militan Dergisi ile gerçekleştirdiği bir söyleşisinde “Devrini kapatmış olması gereken bir baş belası tipidir Kenan bence. Yazık ki kapatmadı. Meyhaneleri bugün de yüzlerce Kenan dolduruyor” der.
Bugünlerde meyhanelerde görmeye devam etmekle birlikte, yurtdışı seyahat acentalarının listelerinde, alışveriş merkezlerinde, hangi marka araba almak istediklerine bir türlü karar veremez halde, çocuklarını hangi özel okula yazdıracaklarını tartışırken, hayret duyguları gazete ve dergilerde okudukları haberlerle sınırlanmış olarak görürüz onları. Satın aldıkları hiçbir şey gideremez sıkıntılarını. Bir de satın alamayanları vardır. Onlar da alabilecekleri günlerin hayalinde yaşayıp giderler.
1975 yılında yayınlanmış Bir Gün Tek Başına. Şimdiye kadar 700-800 bin adet baskısının olduğunu biliyoruz. Bir de bilmediğimiz korsan satış oranı var. Üniversiteye başladığım yıl okunması gereken kitaplar listesindeydi. O günlerde baskısı yoktu. Tesadüfen bulmuştum bir sahafta. Tutkuyla, beğenme tepisi ile ve tüm Türkali romanlarında olduğu gibi bir çırpıda okuyuvermiştim. Bitirdiğimde yadırgamıştım da açıkçası, hani kol kırılır yen içinde kalırdı? Neden solun zaafı yönlerini açık etmişti Vedat Türkali? Neyse ki gözlerim gerçeğe çabuk açıldı. Kenan’ı tanımak, rüzgâr nereden eserse essin, ayaklarımızın zemine sağlam basması gerekliliğini öğretti. Vedat Türkali, hiçbir teorik formasyonla edinemeyeceğimiz, yerel çelişkileri, korkaklığı, bencilliği ile soluğunu ensemizde sıklıkla hissettiğimiz Kenan tipini koyuverdi önümüze. Hâlâ gelen okur mektuplarında, Bir Gün Tek Başına’nın dönüştürücü etkisini heyecanla anlatıyor arkadaşlar. Umutsuz olmak yakışmaz, etrafındaki Kenanların farkında olanlara.

Sorry, there were no replies found.