Kahraman Romancım: Sevgi Soysal
-
Kahraman Romancım: Sevgi Soysal
Kahraman Romancım: Sevgi Soysal*
Makale Yazarı: Hanife Türkseven
*Bu makale, ROMAN KAHRAMANLARI Ekim/Aralık 2013 16. sayıda yayımlanmıştır.
“#SevgiSoysal kişiliğinin, romanlarında ana karakterlerin içine sızdığı belirgin yerler” diye bir hedef saptadım kendime ilkin. Çünkü; bana göre ana karakterler adları ne olursa olsun zaten Sevgi idi. Sonra bir baktım: “Her insanda insanlığın bütün halleri vardı(r)”. Montaigne’in bu sözünden hareket edilmişçesine, sadece ana karakterlerde değil diğerlerinde de bir dolu “Sevgi” saklı. Bu konuda birçok bilimsel çalışmalar, anılar, değerlendirmeler keşfettim, kitaplarda ve internette. Çok beğendiğim veya Sevgi’ye haksızlık ediliyor dediğim tonlarca değerlendirme beynimde köşe kapmaca oynuyor. Bu durumda, Kendimi belleğimin süzgecine emanet edip geride neler kaldıysa onları yazmak en doğrusu sanırım.
En sondan ilk yazdığı esere doğru bir kronoloji ile, Bakmak dışında bütün eserlerini, kimini yeniden, kimini ilk kez okudum. İlk eseri Tutkulu Perçem’de yeni yazma teknikleri deneyen genç Sevgi, epey başarılıdır. Kendiyle; genç kızlık, kadınlık durumuyla ilgilidir. Hali vakti yerinde, disiplinli bir ailede yetişen kadınların sıkıntılarını satır aralarından, hatta satırlardan gözlemlemek çok kolaydır. Bu kitapçıktaki deneysel metinler, Sevgi’nin o yer yer çok derinde, ancak ustasının dalıp alabileceği; yer yer herkesin kolaylıkla sezebileceği humorunun habercisi gibidir.
Yazarın son eseri olan Hoş Geldin Ölüm tamamlanabilseydi, Tutkulu Perçem’e eklenen kısmından yola çıkarak söyleyebilirim ki, bir başyapıt olacaktı. Çünkü ne yazarsa yazsın, hep ilerlemiş; bu yargıyı, hakkında yazılan bütün eleştirilerde görmek mümkün. Hep kendiyle didişme içindeydi ve değişmeye, yenilenmeye kararlı. Bu süreçte bilgiçlik taslamayan, kendiyle kolayca alay eden hali ise onu benim gözümde bir kahraman yapan niteliklerindendir.
Yine okuduğum bir dizi eleştiri, değerlendirme yazısı ve romanları hakkındaki tez çalışmalarından sonra, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde finali neden o kalitede bir kitaba oturtamadığımı şimdi daha iyi anladım. Gerçi kavak ağacının kapıcı Mevlût’un üzerine devrilmesi de yerilmişti bir yerde ama bence en alt sınıftan olanın en önce ölmesini (savaşta veya barışta) yansıtması bakımından doğru seçimdir. Yalnız bu ölümü kapıcının ufak bir sinirlilik ve dikkatsizlik haliyle açıklamak yeterli gelmiyor bana. Kapıcılar etrafta olup bitenleri çok iyi bilir, kapıcının karısı da dışarıda o ağaç üzerinde kıyametler koparken çamaşır ipini ve çamaşırları ağaçta bırakmaz gibi gelir bana hep. Bize göre küçük ama kendilerine büyük dertleri her ne boyutta olursa olsun.
Yürümek’te Elâ’dır: “Sevgi’nin TRT yarışmasına gönderdiği Yürümek romanını çok sevdim. İlk romanı. Yazarı tanımak bazen çok iyi, bazen çok kötü. Tanıyınca, kitabı okurken: ‘Aa, bence burada Başar’ı yazmış!’ diyebiliyorsun. Başkişisinin adı #Elâ. İşimiz dolayısıyla yakın arkadaşımız Elâ Gültekin’in adını kullanmış, ama ben durmadan: ‘Hadi canım Sevgi, bu adın arkasına ne kadar saklansan nafile, kendini anlatıyorsun işte’ deyip durdum.”(1) Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde en belirgin olarak Olcay, Şafak’ta ise Oya olarak karşımıza çıkar Sevgi. Tante Rosa biraz farklıdır. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu ise hapislik anılarını yazdığı kitabıdır. Burada, hiçbir kurgu olmadığında bile, ne kadar ilginç bir yazar, kadın veya bana göre kahraman olduğunu; o, başkalarını gözleyip anlatırken, gözlüyorum. Barış Adlı Çocuk eserindeki çoğu öykü, özyaşamından kesitler sunar. Nitekim romanlarında bu anı ve öykülerin kahramanları ve ikincil karakterler yeniden karşımıza çıkarlar. Gerçi Sevgi, öyle adaletli ki bazen ikincil karakter ana karakterin önüne rahatlıkla geçebiliyor. Onların dertleri kendininkinden ön planda oluyor. Sevgi’nin Şafak’ta Öğretmen Mustafa’nın çocuğu ve karısını dert etmesi, sanki kendi ailesinden ön planda bir konudur. Oysa sonlara doğru anlıyoruz ki Oya da boşanma arifesindedir. Belki de bu onun abartılmış toplumcu yanıdır. Yürümek’ten sonra adım adım belirginleşiyor bu tutum. Hoş Geldin Ölüm’e kadar kahraman kadınların çocukları silik birer siluetten öteye geçemiyor romanlarında; #Yürümek, #Şafak buna örnek verilebilir. Yürümek’te paragraflarca verilen hayvan betimlemeleri ki bunları yaşamın bir alegorisi olarak araya sokması özel bir tat katıyor bence ama aynı Elâ, çocuğundan bir paragraf bile söz etmiyor. Çocukla ilgili duygularını doğumhane sahnesinden sonra sanki kasıtlı olarak, hep okurun gözünden uzak tutuyor. Öykülerinde birçok çocuk dolaşıyor ama onun çocuğu hiç gelmiyor. Hiç görüşe getirilmiyor mu örneğin? İnsan merak ediyor; ya da dikkatli okur merak ediyor, diyelim.
Ama Şafak’ta sorgudan sonra gözaltına alınmayacağını öğrendiğinde: “İlk uçakla Ankara’ya dönerim. Sürgünüm haftaya bitiyor. Sonra? Denize giderim. Herhangi bir deniz kıyısına. Alanya’dan Ege’nin en güzel kıvrımlarına kadar nice manzara bir film şeridi gibi gözleri önünden akıyor. Mavi. Genişlik. Deniz. Kayalar. Orman. Peki kocası? Peki evi? Peki çocuğu? Peki daha bir yığın sorumluluk? Aslında şimdi ne mavi, ne özgürlük, ne orman var. Yaklaşan sorumluluklar var. Dönünce yepyeni bir yaşama başlamak. Boşanmak. Boşanmak bir başlangıçmış gibi. Çocuğum peki, ona sağlamak zorunda olduğum düzen? Hiçbir şey yeniden başlamıyor benim için. Darmadağın olmuş bir eviçini düzenlemek. Beni bekleyen bu.” Bir tatil hayali kuramayacak kadar eviçi sorunların kaygısına gömülmüş olduğunu anlarız. Siyasi sürgün olmak ailevi sorumluluklarını azaltmamıştır. Annelik görevini hele hiç, sadece yazmaktan kaçınmıştır. Belki de bu sorunla metinler içinde baş etmesini bilememiştir, kim bilir!
Sevgi Soysal için Fethi Naci benim de aklımdan geçen ama bu kadar etkili anlatamayacağım şu satırları yazmış: “’Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni okurken insan, bu yazar bunları yazmadan edemezdi, diye düşünüyor. Bunun farkına varınca anlıyorsunuz ki Sevgi Soysal için asıl olan ‘roman yazmak’ değil, söylemek istediklerini okurlara iletmek: Ankara’da bunlar bunlar oluyor! Aç gözünü de gör! Nâzım’ın bir tarihte: ‘Tükürmüşüm kafiyenin içine’ demesi gibi Sevgi Soysal da tükürmüşüm romanın içine diyor- sanki.”(2) Eh bu yenilikçi tutum da ancak kahramanlara özgü değil midir?
Bütün gerçekçi izlenimleri ve anlatımlarının yanına karakterlerin çelişkili yönlerini vererek şaşırtır bizi ya da gülümsetir. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti başlı başına “roman kahramanları” romanıdır denilebilir. Bu roman bende Sevgi Soysal’ın adaletli, eşitlikçi, hangi toplum katmanından geliyorsa gelsin, hiçbir karakterde hiçbir detayı gözden kaçırmak istemeyen insancıl yönünü açığa çıkarıyor düşüncesini pekiştirdi. Çok klasik bir betimleme ama karakterlerin işlenişi iğne işi oya gibi ayrıntılı ve güzel. Almanya’da aldığı tiyatro eğitiminin bu karakter işleme ve betimleme konusuna katkısı olduğu kanısındayım.
Benim kahraman romancım müthiş bir gözlemcidir aynı zamanda. Bu onda bir tutku gibidir. Şafak’ta Oya bunu dile getirir zaten: “Dünyalar kötüsü gözlem düşkünlüğü” olarak betimler bu huyundan memnuniyetsizliğini.
Sevgi Soysal’ın, #TutkuluPerçem, #TanteRosa ve Yürümek dışında tüm kitapları hapishanelerle kesişiyor. Hapishaneler bir küçük burjuvanın gündelik yaşamında asla o kadar yakından temas edemeyeceği insan manzaralarını gözlemleme olanağı sağlıyor ona. Çingeneleri o kadar canlı betimler ki -özellikle Şafak’ta ve daha birkaç öyküsünde- benim gibi, onların yaşamı algılayışlarındaki hafifliğe özendiğini anlarım. Hayat kadınları, Kürt kadınları, ev kadınları, kadınlıkları erkeklerce kullanılanlardır. Bunun için ille de fahişe olmak gerekmez. Tante Rosa onun Alman yanını bize yansıttığı hemen hemen tek eseridir. Onun için Sevgi Soysal “Aslında Tante Rosa ne büyükannemin ne de teyzemin yaşantılarını anlatır. O, büyükannemden başlayıp bende biten bir çizgidir. Küçükten bildiğim bir benzeme korkusudur; okuduğum bir mektup; bir iki soluk fotoğraf; anımsadığım bir şarkı; birkaç damla gözyaşı; kendi deneyimlerimde yeniden yakaladığım gülünçlükler; saçmalardır. Çocukluğumda, kabahat işledikçe onun bunun yaptığı benzetmelere duyduğum unutulmuş öfkedir” der. Çok ender anlarda bize göre bazı devrik cümlelerde beyninin kıvrımlarından kurtulmuş Almancanın, kurduğu Türkçe cümlelere yansıdığını düşünebiliriz. Bu dilini bozmamış, tersine zenginleştirmiş bana sorarsanız.
Sevgi Soysal yazdığı her şeye, roman, öykü, anı her ne olursa olsun, kişiliği ve yaşam deneyimleriyle derinlemesine yer etmiştir yargısını bütün eleştirmenler kabul etmiş gözüküyor. Birçok başarılı yazardan daha çok sanki. Fakat bunu gizlemek derdine düşmüyor, sezgilerim bana bunu söylüyor. Elindeki temel malzemenin kendi yaşamı olduğunun farkındadır ve bu malzemeden zengin menüler yaratmıştır bana kalırsa. Geçmişine bakarsak: Babası Selanik göçmeni bir bürokrat, annesi levantenlerden bir Alman. Altı kardeşler. 2. Dünya Savaşı çocukluğuna denk geliyor. Yani Nazi Almanya’sı kuşağının çocuğu o, bir bakıma. Tutkulu Perçem’de “Düşmanlığı Olan Bu Sevinçte” adlı öyküden anlıyoruz ki çocukken savaş fikrine bile sevinecek kadar delişmen bir hayalperesttir. Küçük burjuva ailenin sıkıcılığında, küçük Sevgi’ye heyecan olsun da…
Toplumcu bakış açısı kazanmaya başlayınca, eserlerinde birçok yerde küçük burjuvalıkla suçlar ana karakterlerini. Yürümek’te Elâ, Şafak’ta Oya, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde Olcay ve ağabeyi… Bu bağlamda kendi iç hesaplaşmalarını bizlere karakterler aracılığıyla ustaca yansıtır.
Kadının toplumdaki statüsü sorununun hep aklını kurcaladığını -bana kalırsa bu yüzden yazmaya başlamıştır- bütün eserlerinde gözleyebilirsiniz. Bu çok normal çünkü içinde yaşadığı, gözlemlediği ve yıkmak istediği bir düzen var. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda sosyalist mahpushane arkadaşları, bir olayda onu feministlikle suçlarlar. Kitapta buna itiraz etmez ama öyle olduğunu da onaylamaz.
İlk romanı Yürümek’te kadın cinselliğinin kısıtlanmış halinden kendi adına kurtulmak ister. Aslında bu ülkede erkek cinselliğinin de sorunlu olduğunu Mehmet karakteriyle aynı romanda çok güzel verir. Memleketimizde feminizm denince en çok cinsel özgürlük algısıyla karşılaşırız. Onun Elâ’sı cinselliğin evliliğe sığdırılmaya çalışılmasını sorgular. Ama aslında genel geçer toplumsal veya ataerkil kalıplardan kurtulamamıştır. Bugün gelinen feminist bilinç düzeyinden uzaktır: “Daha önce kolaylıkla verilmiş bir şeyin birdenbire, üstelik Bülent için verilemez bir şey olması gülünç gelmişti Elâ’ya.” Evlilik dışı cinsel ilişkiyi, Yürümek’te bu şekilde açıklama gereği duyarken Sevgi, aslında cinselliği kadının erkeğe sunduğu bir şey olarak algılıyor. Ama bunu sunma özgürlüğü kendisinin olmalıdır, beden onundur. Oysa cinsellik doğasında işteş yani karşılıklılık içeren bir eylemdir. Burada eril bakış yanlış bir şekilde aşılmaya çalışılıyor, bana kalırsa. Yine de bu gözüpeklikte kadınlar bugün bile azdır. Unutulmasın!
Feminist bakış açısıyla Oya’yı irdelersek, onun da kadın erkek eşitliği konusunda gelebildiği aşama “erkek” gibi olmak düzeyindedir. Rakı içmek, ev işlerinde klasik ev kadınlarına eşlik etmemek, klasik kadınlık hallerinden yer yer uzaklaşıp yer yer ta dibine batmak gibi, küçük burjuva kadının tipik ikilemini hissederiz satır aralarında. Durum budur; ne yapsın Sevgi!
Feminizm açısından eserlerindeki kadınlar arasında Tante Rosaen isyankâr ve cesur olandır. Hatta o bir öncüdür. Don Kişot ne kadar beceriksiz ama sevimli bir kahraman ise, o da öyledir. Birileri Don Kişot’un dişisi nasıl biri olabilirdi diye bilmek isterse, Tante Rosa’ya baksın.
Sevgi Soysal’ın kendi kişiliği, aslında anılarından oluşan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda çözümlenir, benim beynimde en azından. Yazar-kahramanım kendini ve üslubunu bu kitapla iyice gözler önüne serer. Talihsiz bir tesadüf mü desem, geç gelen bir piyango mu, ancak yakınlarda okuduğum bu kitabı bitirip kapağını kapatınca, mahpushane anıları hangi çözeltiye yatırılırsa yatırılsın bu kadar rahat okunur hale gelemezdi, diye düşündüm. Katılarak güldüğüm bir sahnede bir baktım, aslında durumun vehametiyle ağlamaya başlamışım. Ama hepsi bir sonraki sayfanın merakıyla kısa sürede geçmişti. Bu etkiyi yaratması, kendini onun anaç olmamaya gayret eden ama bence oldukça anaç olan kollarına bırakmanızı sağlıyor. Okurun, direksiyonu tamamen yazara bırakması, yazar için bir zirvedir bana kalırsa. “Kahraman Romancım Sevgi” çoklukla bunu başarıyor. Başka türlü yazılamaz mıydı sorusu aklıma takılmıyor. Güldürerek düşündürme klişesi vardır ya, Sevgi bunu iddialı gözükmeye çalışmadan, kendini kanıtlamak çabasına girmeden, neler de biliyorum demeye getirmeden yapmış.
Son bir aydır gece gündüz onunlaydım. Durmadan sohbet ettik; yazacak o kadar çok şey biriktirdim ki, yer sıkıntısından çoğunu bu yazıya ekleyemiyorum. Sanırım bu son satırla onu özlemeye başladım bile…
1 Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler, 2004, sayfa 142.
2 Fethi Naci, Edebiyat Yazıları, “Ankara’dan İnsan Manzaraları”, 1976, sayfa 162.
Sorry, there were no replies found.
