Kadın Avcısı Sururi Bey’in Başına Gelenler…

  • Kadın Avcısı Sururi Bey’in Başına Gelenler…

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 13:12

    Kadın Avcısı Sûruri Bey’in Başına Gelenler…*

    Makale Yazarı: Mahmut Şenol

    *Bu makale Roman kahramanları dergisi 11. sayısında  (Temmuz/Eylül 2012) yayımlanmıştır.

    Eskiden, “kadın avcısı” deyişi erken dönem romanlarımızda ve Cumhuriyet dönemi roman yazarları arasında pek sıkça kullanılır, zamanlı zamansız zamparalığa çıkmış erkekler için dile alınırdı.

    Şimdilerde bu deyişin günlük dilde dolaştığı da pek görülmüyor; belki, her iki cins birbirinin avcısı kesildiğindendir bu…

    Romanlarımızda “kadın avcısı” çeşit çeşittir, sınıflara ayrılır; kalitelisi, üst tabakalarda dolaşanı, yandan bakıp kesik atanı, sarhoşu, sarkıntılık edeni, külhanbeylik taslayıp dost tutanı, aşkından muma dönüp yemeden içmeden kesileni, araya aracı koyanı, bu işi mektupla sürdüreni…

    Fesi ensesine düşük sarhoşların Çırpıcı Çayırı’nda nara atıp zamparalığa çıkması eskiden kadın avcılığı kapsamına girerdi ve benzer biçimde, uzaktan gördüğü kadın siluetine âşık olup vereme yakalanacak kadar iğne ipliğe dönen eski zaman konak beyzadelerinin göz yaşartıp mendil ıslatan hikâyeleri de öyleydi…

    Bu tür kadın avcılarına Hüseyin Rahmi Gürpınar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halid Karay çizgisindeki Türk romancılığında sıkça rast gelinir. Bu “eteği öpülür” edebiyat adamlarımızın kadın avcısı rolündeki roman kahramanları da artık sokakta görülse tanınacak cinstendir. Ne ki adı unutulmuş, hakkı yenilmiş, kıyıda köşede kalmış gibi görünen ama bize göre kalemi ve hikâye anlatma becerisi öteki üstatlardan eksik kalmayacak birkaç edebiyat adamımız daha vardır; onlardan birisi, örneğin, Ref’i #CevatUlunay ise ötekisi Mümtaz Turhan Tan’dır.

    Turhan Tan, 1922’de yazmaya başlayıp acı bir trafik kazasıyla yaşamını yitirdiği 1930’lara kadar kalemiyle geçinmiş bir yazardır; demek o zamanlar kitaplarıyla evine bakan, sofrasına ekmek taşıyanlar da vardır.

    Turhan Tan’ın kadın avcısı Sûruri Bey pek çabuk âşık olmaya yatkın yaradılışta, naif bir genç adamdır. Sûruri kadında muhakkak sevilecek bir şey, bir yan, bir taraf arayıp bulan karakterdedir. Bunları ne yapar eder bulur, bulamazsa yaratır, icat eder, o yarattığı hülyaya dalar ve bulduğu bir nazenin el, el olmazsa bir parmak, parmağa rast gelemezse tırnak ucu görür ve ona yanıp tutuşur. Aşkını dile getirmeye derhal hazır olan âşıklardandır.

    Aşk zaten, bir diğeri emretse de hemen yerine getirsem demek hastalığıdır.

    Sûruri işte bu türden bir hastadır.

    Turhan Tan’ın seksen yıllık bir aradan sonra sadeleştirilmiş bir Türkçeyle Çağrı Yayınları’nın okura tekrar sunduğu Kadın Avcısı adlı romanın girişi zaten bu açıklamayı baştan, ilk paragrafta, peşin peşin yapar:

    “Az çok tahsil görmüş insanlar arasında sık sık görülen marazî (hastalıklı)* bir iptilâ vardır. Bu iptilayı (alışkanlığı) taşıyan adamlar, yüzlerini değil resimlerini bile görmedikleri, asla tanımadıkları kadınlara mektup yazar, ilân-ı aşk ederler. Bazan da işi azıtırlar, mektuplarında hayâsızlığın şaheseri sayılacak kadar küstah bir dil kullanarak hitap ettikleri kadınları baştan çıkarmaya savaşırlar.”

    Kadın avcılığına başlayan İstanbullu Sûruri Bey, Tatlıdil mecmuasında gördüğü bulmaca yarışmasına ait birinci gelen Nadire Hanım’ın şık bir tuvalet giysisiyle ödüllendirileceği duyurusunu okuyunca yüreğinde Eros’un aşk okunu da hissetmiş, birden bire, yüzünü görmediği, bir fotoğrafı dahi olmayan Nadire’ye gönlünü kaptırmıştır.

    Mecmua (dergi), Nadire’nin adresini vermek hatasını yaptığından, oturup o adrese bir aşk mektubu döşenir. Nadire’yi dünya güzeli yapar, onu “iki keser darbesiyle yapıverdiği putlar önünde diz çöken bir zavallı gibi…” (Kadın Avcısı romanı, sayfa 7) yücelterek yere göğe sığdıramayıp, bu sevgilisine mektubu postalar.

    Nedir ki Nadire, Sûruri’nin hayalindeki kadın olmak şurada dursun, otuzunu geçmiş olduğundan, o vakitlerin aile yapısı dikkate alınırsa evde kalmış sayılmakta, kara kuru, çirkin, acuze bir zavallıdır. Talih ona servet açısından cömert davranıp güzelliğe sıra gelince cimri olmuştur. Nadire’nin babası otoriter, sert karakterli, birazcık âlimane (bilgiç) Hacı Nesimî Bey’in Allahtan geliri gideri yerinde, malı mülkü boldur, böylece bir saray yavrusu konakta yaşamaktadır. Babası dahi kızının çirkinliğini dile getirip evde kalmış kızından ümidi kesmiştir. Mektup Nadire’nin eline geçer geçmez, bir gönül yangını da onda başlar. Zaten Sûruri Bey’in yazdığı sözlerin değil tamamını, birazını duysa âşık olmaya hazır bulunan Nadire’nin yüreği mangal külüne döner. Kız iki gözü iki çeşmedir ve derdini ne baba korkusundaki annesiyle, ne de babayla paylaşabilir; odasına kapanmış, evin hizmetkârı olan kadınlarla ve bir de Rum terzi kız Aleksandra’yla dertleşmeye başlamıştır. Sûruri mektuplarının ardı arkasını kesmez, her mektup Nadire’yi “Ne zaman gelecek de beni babamdan isteyecek” diye kapılarda pencerelerde gözü yaşlı bıraktırır. Kadın avcısı olmaya karar verdiği bu ilk mektupları ardından işi iyice azıtmış olan Sûruri Bey daha başka kimlere mektup atabileceğini düşünür dururken, kahvehanede pineklediği bir sıra, bir raslantıyla kulak misafiri olduğu konuşmanın içinde geçen Nermin adlı kadına dahi mektup yazmaya karar verir. Mektuba başlar başlamaz zaten çoktan ona âşık olmuş, fakat az evvelki konuşmada tanık olunduğunca öteki adamların bu Nermin isimli, ama gerçek dünyasında Kızgın Melahat diye anılan, genç ve dünyalar güzeli hanıma bir çapkınlık yapmak, hatta daha kötüsü kandırıp iğfal etmek amacında olduğunu duymuştur. Şimdi, Sûruri için ilk yapılacak şey canı gibi sevdiği Nermin’i bu tilki kılıklı pis zamparaların elinden kurtarmak olmalıdır. Mektubunu bu yönüyle yazar, “… adını değiştiren, kendine halı taciri süsü veren çapkının biri seni baştan çıkartmak istiyor. Süslü kelimelerle, yaldızlı sözlerle iffetini lekelemeye, hayatını zehirlemeye çalışıyor. Sen zavallı çocuk, bu ahlaksız adamın mektuplarına kapılıyorsun, gözü kapalı bir uçuruma doğru gidiyorsun!” diye uyarır.

    Lakin ne var, Nermin bu işlere alışık ve şerbetli bir kızdır; uzun zamandan beri bir genelevde çalışmakta, akşamları pavyonlarda müsamereye çıkan konsomatrislerin başında gelmektedir. Nermin’e olan aşkına kısa sürede karşılık alacak, böylece Sûruri’nin dünya güzeli âşıkları ikiye çıkacaktır. O onlardan birisi için karar kılmaya çalışırken, delice zamparalığı artış gösterir, bir başka kıza daha yazmak, onunla da tanışıp artık hangisi münasip ise onunla dünya evine girmek ister. İşte o gün, gazetelerden birisinde doktoruna teşekkür ilanı vermiş Hasnâ adlı bir kızın duyurusunu görür, okur. Hasnâ, boğazındaki bademcikleri kolayca alan ve onu bu dertten kurtaran doktoruna teşekkür etmektedir. Aşk önce isme vurulmakla başlar, bir erkek bir kadının adını sayıklıyorsa, aşk başlamış demektir. İşte kahramanımız Sûruri, “Hasnâ… Hasnâ…” diye diye aşkından yanıp yakılıp mektup başına çöker. Önce bademcikleri aldırmanın sakıncalarından söz ettiği bir komik mektubu, yazarımız Turhan Tan, kahkahalar attırarak romanında bize okutacaktır. Sûruri Bey, lüzumlu lüzumsuz tıbbi lafları ardı ardına sıralayıp birçok geçmiş olsunlar diledikten sonra aşkına sırayı getirir ve Hasnâ’ya nasıl düşkün, kör kütük sarhoş gibi âşık olduğunu yazar. Bu üç mektubun da gelip gittiği adres şimdilik, aylak gezen Sûruri Bey’in Beyazıt taraflarında müdavimi olup takıldığı bir kahvehanenin adresidir. O Hasnâ’dan haber bekleyedursun, birkaç gün geçmeden sokak kızı Nermin’den bir mektup alacak, dünyalar onun olacaktır; ancak mektup bir raslantıyla durumdan haberdar olan kötü niyetli öteki zampara tarafından sahte olarak Nermin ağzıyla yazılmıştır. Nermin onu falanca gece, filanca evde bekliyordur, eğer âşıksa mutlaka gelmelidir ki iki mecnun hasret giderip en kısa zamanda düğün dernek gününü konuşmalıdır. Sûruri kendisine kurulan tuzaktan elbette habersiz, âşıkane verilen adrese gider. Orada baskına uğramış, kendi işi onun yazdığı mektupla bozulan öteki çapkınlar tarafından sabaha kadar eziyet görerek rehin tutulmuştur. Canını oradan zar zor kurtaran Sûruri bu kez diğer mektuplardaki maşûkalarından (âşıklarından) cevap beklemeye koyulur, umudunu yitirmemiştir. Her vakit uğradığı kahveye kendisine bir mektup var mı diye gittiği bir sıra, kahvecinin tezgâhında bir zarf görür, üstünde kendi adı vardır; dünyalar onun olur… Tam mektubu eline alacağı sırada iri yarı bir adam yakasına yapışır; adam Hasnâ’nın babasıdır, mektupla tuzak kurup Sûruri’yi ele geçirmiştir. Ancak, Hasnâ da bizim kadın avcımızın sandığı gibi boylu poslu, dünyalar güzeli bir kadın değil, henüz 3 yaşında bir kız çocuğudur; bedemcik ameliyatı geçirmiş, anne babası, doktora teşekkür etmiştir. Hepsi budur… Hasnâ’nın babası, bu çocuk ayartıcısı adamı ortalıkta rezil eder, ama polise şikâyetçi olmayacağını, zira ucunda kendi kızı olduğunu söyleyerek kahvedekileri sırayla Sûruri’nin yüzüne tükürmeye çağırır. Zaten, “Yakalayın, tutun, kaçmasın!” gibi ihtarlara hazır olan halk bu vazifeyi seve seve yapar. Kadın avcısının bu ikinci hezimeti (yenilgisi) ona ders olmayacaktır; o hâlâ ilk aşkı çirkin Nadire’den haber beklemektedir. O sırada Nadire yerine işe Aleksandra karışır ve Sûruri’yle yatağa kadar giden bir aşk gecesi yaşarlar, durumu sonradan anlayıp kızının acısını dindirmek, hem de böyle bir adam bulmuşken ona kızını vermek isteyen Hacı Nesimî’nin işlere bir Orta Oyuncusu gibi el koyması sonucunda, düğüm tiyatrovari bir sonla çözülür; iş tatlıya bağlanır.

    Sûruri, roman anlatıcısının da vurguladığı gibi deli değildir, ancak Turhan Tan’ın, akıl hastanesi kurucusu ve psikoloji alanında ünlü bir isim olan Mazhar Osman’dan alıntı yaparak romanda kullandığı satırlarla açıklandığı gibi teşhirci-exhibitionist olarak belirir. Anlatıcının satır arasında psikolojik saptamalar yaparak Sûruri karakterini bize tanıtması, romanın tadını artıran girişler, söze katılımlar olarak beliriyor. “Ruhi tebabette (psikolojide) teşhir denilen tenasüli dalaletin (cinsel rahatsızlıkların) gülünç bir nevi bu mektup yollama hastalığıdır. Teşhircilerin idrakleri oldukça iyidir, fakat mizaçları çok hassastır, kolaylıkla taharrüşe (örselenmeye) müsaittir. Çabuk ağlarlar, her şeyden sıkılır, ıstıraplarına süratle mağlup olurlar, hiçbir mukavemet ve istikrar (dayanıklılık ve kararlılılık) kudreti gösteremezler. Onlar yumuşak ve iradesi zaif adamlardır.” (A.g.e., s.192, alıntı Mazhar Osman, Tababet-i Ruhiye, s.630)

    Bu tür değerlendirmelerle Sûruri Bey’in deli değil, ruh sapkınlığına uğramış birisi olduğu vurgusu yapılırken, bize düşen ise Sûruri’nin Fransız tiyatrosunun durum komedisi adıyla anılan rastlantılara dayalı güldürüsü içinde bu roman kahramanını öncelikle Cervantes’in ölmez başyapıtı Don Quijote’deki sarsak ihtiyar şovalyeye benzetmek olmalıdır.

    Hayali sevgilisi Tobosolu bayan Dulcinea’ya delice âşık Don Kişot’un aklına geldikçe ona nameler düzmesi, bunları han odalarında, at sırtında, binbir macera altında yaşayarak yazıp göndermesi, Sûruri Bey’in başvurduğu yoldur.
    Bu zavallı ve sarsıntıya tahammülü olmayan haliyle Sûruri, asla gerçek kadın avcısı olamaz. O salt bu karakterin bir komiğidir; o kadar ki Turhan Tan, kahramanını zaman zaman Orta Oyunu’ndaki Pişekâr hâllerine sokup çıkartmaktadır.

    Yine bu durumuyla, Sûruri, bugüne kadar Molèire’den Camus’ye, Hoffman’dan Pushkin’e kadar yazı sanatında, Mozart’tan Franz Liste’e kadar operada, sinema başta olmak üzere sanatın hemen her alanında belirmiş olan Don Juan karakterinin tam tersidir; başarısızdır.

    Sûruri bir anti-Don Juan karakterine dönüşürken, Türk roman sanatındaki benzer karakterleri çağrıştırmakta, dönemi dikkate alınırsa geleceğin roman karakterlerine öncül de olmaktadır. Ama her şeye karşın, Sûruri Bey’in Voltaire’in klasik romanı Candide’deki saf delikanlısı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
    Candide’in iyimserlik üzerine bir başyapıt olduğu anımsanırsa, Sûruri’nin mektuplarda yaşadığı aşkın iyimser yanı, ama sakarlığı ortaya çıkacaktır. “Bir doktorun eline geçse, muharririnin (yazarının) ya mahkemeye, yahut tımarhaneye gönderilmesine intaç (sonuç) edecek mektuplar…” (A.g.e., s.79) yazan Sûruri, bu iyimser beklentileriyle karanlık bir sona yönelir, bir bakıma Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanında intihar eden Selim’in herkese farklı görünen yüzüyle, farklı farklı mektuplar yazar…

    Yine, Sûruri, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’ndan başkası değildir.

    Atılgan, aylaklık edip sağda solda zaman geçiren kahramanını kimseye benzetmeye uğraşmamıştır, ama gelgelelim, “bizim Sûruri” tıpa tıp, hık demiş burnundan düşmüş bir Aylak Adam’dır.

    Yine Sûruri’nin, 18.yüzyıl İngiliz romancısı Henry Fielding’in Tom Jones’u olduğu üzerine bahse dahi girebiliriz. Seksüel hedonizm, zevk hevesinde olan Tom Jones’un aşkı ve sevdayı, bedensel tutku ve cinselliği aradığı her satır, bir “mukaddime” gibi, Turhan Tan’ın Kadın Avcısı’nı göstermektedir.
    Yine, aslına bakarsanız, Bay Konsolos adlı romanda ülkesi bir başka devletin eline geçtiği halde elçilik görevini yapmaya devam eden Bay Konsolos’un Başkan Mao başta olmak üzere devlet başkanlarına diplomatik mektuplar yazan kaçık kahramanından da bir farkı yoktur.

    Öyle ya da böyle, kadın avcısı Sûruri’nin başına gelenler, bu sözlerden anlaşılacağı gibi hemen herkesin başına şu ya da bu şekilde gelmiştir.

    Herkes kirli çıkısını açıp eteğindeki taşları ortaya dökerse, kendisindeki Sûruri Beyi de kolayca bulur…

    —————-
    [#romankahramanları 11 – ]
    #sayı11#aylakadam #çırpıcıçayırı #sururi #kadınavcısı #mümtazturhantan #turhantan #mturhantan #mahmutşenol

    romankahramanlari replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kadın Avcısı Sûruri Bey’in Başına Gelenler&…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now