Juan: Javier Marias’ın Beyaz Kalp Adlı Romanında Hatıralar, Sırlar, Günahlar ve Günahkârlar
-
Juan: Javier Marias’ın Beyaz Kalp Adlı Romanında Hatıralar, Sırlar, Günahlar ve Günahkârlar
Javier Marias’ın Beyaz Kalp Adlı Romanında Hatıralar, Sırlar, Günahlar ve Günahkârlar*
Makale Yazarı: Ceren Çerçioğlu
*Bu Makale Roman Kahramanları (Temmuz/ Eylül 2017) 31. sayıda yayımlanmıştır.
“Bilmek istemezdim ama artık biliyorum.” cümlesiyle başlayan Beyaz Kalp bilmek ve bilmemek diyalektiği üzerine kurulan bir roman. Yıllardır tanıdığımız insanların hiç bilmediğimiz hatıraları, sırları ve günahları olduğunu varsaysak bile, bunlar kelimelere dökülüp gerçeklik kazandığı anda, tanıdığımızı düşündüğümüz insanla aramıza mesafe gireceğini biliriz. Marias bu açılış cümlesiyle bize bu mesafeyi hatırlatır. O hatıralar, o sırlar, o günahlar ağızdan bir kere çıktı mı, bir kere bizim tarafımızdan duyuldu mu her şey değişir; ya biz de bir suç ortağına dönüşürüz ya da istemediğimiz veya beklemediğimiz bir yükü omuzlarımıza almış oluruz.
Marias’ın Lady Macbeth’in “Ellerim senin renginde, ama bu kadar beyaz bir kalp taşımaktan utanıyorum.” şeklindeki ifadesi de bu noktada anlam kazandırıyor romana. Okurun beklediği açıklamayı Marias zaten romanında veriyor: “O (Lady #Macbeth) biliyor, artık öğrenmiş (Macbeth’in Duncan’ı öldürdüğünü) ve tek hatası bu, her ne kadar üzülse ya da üzüldüğünü düşünse de suçu işlemedi; ellerini ölünün kanına bulamak bir oyun, göstermelik bir şey, onu öldürenle kurmaya çalıştığı beyhude bir ortaklık (65)”[1]. Marias’a göre Lady Macbeth’i suç ortağı yapan şey ne kışkırtmaları ne elini Duncan’ın kanına bulaması ne de sonrasında yazacağı hikâyedir. O suç ortağıdır çünkü “I have done the deed” cümlesini duymuştur, çünkü biliyordur.
Marias okuru roman boyunca ağızdan çıkan sözün gerçekle olan bağlantısını sorgulamaya iter. Romanın başında Havana’da balayını geçiren Juan ve Luisa yan odadaki tartışmayı dinlerken, Juan’ın tartışmanın tek bir kelimesini kaçırmamak için sarf ettiği çabanın nedeni yine Juan’ın ağzından açıklanır: Kayıt yok, başa sarmak yok, tekrar dinlemek yok. Kaçan an geri gelmez, kaçan kelimeler tekrar duyulamaz. O yüzden hasta yatağındaki karısını ihmal etme pahasına kendini yan odadaki konuşmaya kaptırmış bulur. Hiç tanımadığı iki insan arasındaki bu konuşmayı dinlemesindeki amaç sadece merak ya da bilme arzusu değildir, çözümlemek ister. Kelimelerin dışındaki dünyayı kendince yeniden kurmak ister. Konuşan adamın nereli olduğunu bulmaya çalışır, bir dedektif gibi hikâyenin eksik parçalarını tamamlamaya uğraşır. Ölmek üzere olan bir karısı olduğunu söyleyen bir adam ve Kübalı sevgilisi arasında geçen konuşmanın altındaki metin, konuşmadan daha çok ilgisini çeker Juan’ın. Gerçekten evli midir bu adam? Karısı gerçekten hasta mıdır? Sevgilisiyle gerçekten evlenmeyi planlıyor mudur? Juan gerçekten bu konuşmanın arkasındaki gerçekleri bilmek istiyor mudur? Aslında bu noktada bilmek ya da bilmemek Juan için hiçbir şey ifade etmez. Kendi dünyasına ait olmayan bu iki insan hakkında varsayımlarda bulunmaktır onu eğlendiren. O iki insan eğer Juan’ın evreninde bir yere sahip olsalardı, sorunun cevabı muhtemelen bilmek istemezdim ama artık biliyorum cümlesine bağlanacaktır.
Peki, nedir Juan’ın bilmemek istemeyip de bildiği şey? Otuzlu yaşlarında yeni evlenmiş bir adamın, tanıdığını sandığı babasını ve annesini aslında hiç tanımadığını ortaya çıkaran sır nedir? Hiç yaşlanmayan bir adam gibi görünen babasını bir günahkâra çeviren sır, babasının arkadaşı profesör Villalobos tarafından dile getirilir. “Her şeyin bilmeye değer olduğuna ya da bilmenin zarar vermeyeceğine ya da verecekse de buna katlanmak gerektiğine (205)” inanan Villalobos babasının hatıralarıyla sırlarını Juan ve karısı Luisa’ya anlatmadan önce “her şey buralarda bir yerde geri çağrılmayı bekler (205) diyerek anlatacaklarının uzun yıllardır saklanmış hatta gömülmüş gerçekler olduğunu ima eder. Bilmek ya da bilmemek artık özneden bağımsız bir hal almıştır Juan’a göre. Bilmek ya da bilmemek konusunda kararsız olsa da duymak istemektedir anlatılacakları: “Belki şeylerin kendilerinin de anlatılmak istedikleri bir zaman gelir, belki artık dinlenmek ya da sonunda kurguya dönüşmek istedikleri için (205).” Juan bu cümleyle anlatılacakların ya da duyulacakların ağırlığını hem Villalobos hem de Luisa ve kendi üzerinden atmak ister. Aslında ne Villalobos suçludur bunları anlattığı için ne de dinledikleri için onlar. Bu, Lady Macbeth’inki gibi bir suç ortaklığı olmayacaktır:
“Bilmek istemezdim ama artık biliyorum ki kızlardan biri artık kız değilken ve halayından döneli çok olmamışken, banyoya girdi, aynanın karşısında geçti, bluzunun düğmelerini çözdü, sutyenini çıkardı ve o sırada ailenin diğer fertleri ve üç davetliyle beraber yemek odasında olan babasına ait silahın namlusuyla kalbini yokladı (9).”
Romanın açılışı olan bu satırları okuduğu anda okurun aklında beliren soru Villalobos’un, babasının teyzesiyle olan ikinci evliliğine dair bu hikâyeyi anlattığı anda Luisa’nın dudaklarından dökülür: Ama neden kendini öldürdü? (207). Juan tarafından sorulan eş zamanlı ikinci soru ise ilkinin cevabını da içinde barındırır: ilk karısı kimdi?
Bu ikinci soruyla Juan’ın babası Ranz’ın geçmişinde hiç bilmediği bir dönemin kapıları açılır. Havana’da bir ya da iki yıl yaşamış olan Ranz, ilk evliliğini bir yangında ölen Kübalı bir kadınla yapmış, anneannesi Kübalı olan Juan’ın annesi ve teyzesiyle de Küba’da bulunduğu sırada tanışmıştı. Böylece baba-oğul arasında romanın başından beri hissedilen gerilim ve uzaklık belirginleşirken, bu iki kişi arasında bir nevi aracı işlevi gören Luisa’nın rolü ise önem kazanır. Roman boyunca iş gezilerinde olan ve evliliğin ne olduğunu veya ne olmadığını bile tam anlayamayan Juan’ın yine bir iş gezisi sonrası evde Luisa ve babasını konuşurken gizlice dinlemesi, bilme eyleminde tesadüfün anlamına dikkat çeker. Juan daha önceden Havana’da yaptığı gibi gizlice bu konuşmayı dinlerken yaptığı gibi konuşmaya odaklanır. Kayıt yok, başa sarmak yok, tekrar dinlemek yok. Kaçırılan her bir kelime kaçırılmış olacaktır. Ancak bu konuşma Juan’ın evreninin merkezindeki iki kişi tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla söylenen her şey, anlatılan her olay, ağızdan çıkan her laf, duyulan her kelime, o evreni tepeden tırnağa yıkabilecek güce de sahip olacaktır. Bilmemeyi tercih edebileceği şeyi, kendini tesadüfün rüzgârına bıraktığı için bilmek zorunda kalacaktır: Teyzesinin kendini neden öldürdüğünü.
Ranz’ın neredeyse kırk yıl önce Juan’ın teyzesine anlattığı sır, onu günahkâr yapan şey, hiç tekrar dile getirilmediği, üzerine hiç konuşulmadığı için Ranz’ın gözünde bir nevi gerçekliğini yitirmiştir. Anlatılan çok uzak bir hatıradır, Ranz’ın en büyük sırrıdır, aslında belki de hep bir sır olarak kalması gerekmektedir ama Ranz bunu Juan’ın teyzesi Teresa’yla paylaşır.
“Biriyle ne kadar çok sırrını paylaşırsa onu o kadar çok sevdiğini sanır insan, anlatmak çoğu zaman hediye gibidir, verilebilecek en büyük hediye, en büyük bağlılık, teslim olmanın ve aşkın en büyük kanıtıdır (221 – 2).” Ranz, #Teresa‘ya aşkını kanıtlamak için en büyük sırrını, en büyük günahını onunla paylaşır, bunu yaparken de duyduklarının Teresa’nın omuzlarına nasıl bir ağırlık yükleyeceğini hesaba katmayı ihmal eder. Bilme arzusunun Teresa’yı cezbedeceğini düşünür, ancak kendisinin de daha sonra anlayacağı gibi Teresa bu sırrı bilmek, bu günaha ortak olmak, onun suç ortağına dönüşmeyi istememiştir. Küba’da bulunduğu sırada ilk karısıyla evlenen Ranz, Teresa’ya âşık olduğunda İspanyol usulü evlendiği için boşanma ihtimali yoktur. Teresa’nın İspanya’ya dönerken “Tek şansımız onun bir gün ölmesi” demesi, Ranz’ın çözüm arayışını noktalar. Teresa tarafından bilinçsizce yapılan bu yorum, Lady Macbeth’in kışkırtmalarıyla aynı etkiyi yaratır ve Ranz üzerine düşenin karısını öldürmek olduğunu düşündüğü için evini ateşe vererek kadını öldürür. Yukarıda da ifade edildiği gibi, Teresa bilme eylemi gerçekleşene kadar konudan haberdar değildir. Ranz ona yaptığı “yiğitliği” anlatınca ve üzerine ona söylemiş olduğu sözü hatırlatınca Teresa kendini bu günahın bir parçası, bir cinayetin suç ortağı olarak görmeye başlar. Bu olay Teresa’nın balayı dönüşü göğsüne dayadığını namluyu ateşlemesiyle tekrar geçmişe gömülür ve Ranz, Luisa’ya anlatana kadar da sır olarak kalmayı sürdürür.
Roman bilmek ve bilmemek diyalektiği üzerine kurulmuştur demiştik. Bilme eyleminin gerçekleşmesindeki en önemli unsuru ağızdan çıkan sözler olarak kabul edecek olursak, roman kelimeler, ifadeler ve anlamlar üzerine de kurulmuştur diyebiliriz. Juan ve Luisa’nın mesleklerinin çevirmenlik olması romanda kelimelerin, ifadelerin ve anlamların hatta bunların doğru ya da yanlış şekilde aktarılmasının doğuracağı sonuçların önemine dikkat çekmek için yapılmış bir tercihtir. Yazarın üst düzey politikacılara çevirmenlik yapan bir kahraman yaratması gerek yazara gerekse anlatıcı Juan’a politik konulara rahatça değinebilme özgürlüğü sağlamıştır. Çevirmen nerede çevirmesi, nerede susması gerektiğini bilmek zorundadır. Neyi, nasıl ifade etmesi gerektiği üzerine çok hızlı düşünüp karar verir. Çevirmen, zaman zaman gerçeği saklayarak, değiştirerek, söylenenleri yumuşatarak hedef dilin kültürüne uygun ifadeler kullanmak durumunda kalabilir. Juan’ın dinleme ve duymayla olan ilişkisi ve yorumlarının roman boyunca söylenenlerin yanında parantez içinde verilmesi, kahramanın mesleğiyle olan ilişkisine önem kazandırır. Duyduğu bir şeyin alt metnini ya da kendince yorumunu ekleyerek mesleğinin, kahramanın hayatını hatta karakterini nasıl geliştirdiği görülmektedir.
Beyaz Kalp okuru bir detektif gibi olayların içine çekerken sadece sırları, günahları, bilme bilmeme diyalektiğini değil aşk, sadakat ve evlilik gibi kavramları da sorgulatır. “Güzel, artık evlendin. Peki ya şimdi? (73)” Ranz, Juan’ın evlendiği gün ona böyle söyler, insanların evlenene kadar evliliği bilmediği, hatta kimi zaman evlendikten sonra bile bilmediği Juan tarafından defalarca yinelenir. Luisa ile evlenmeden önce kendini evliliği sorgularken bulduğunda, gerçekten onu geceliğiyle görüp görmek istemediğine karar veremez. Evlilik bir bilinmezdir, neyi getirip neyi götüreceğini bilmek imkânsızdır. Evliliğe kutsal bir yerden değil de zamanı gelince yapılması gereken, bazen kaçınılmaz olan bir durum olarak yaklaşılır. Juan evden uzakta kaldığı her seyahatten dönüşte, kendi evinde bir yabancı gibi hissettiğini belirtir. Eşyaların yeri değişir, yeni eşyalar alınır. Hiçbir zaman aynı eve dönmez, dönemez. Ev de Luisa gibi sürekli bir devinim halindedir ama karısını aldatmasına rağmen bile her şeyin aynı kalmasını isteyen hep Juan’dır.
Başından sonuna kadar, anlatılan hikâyenin yanı sıra Juan’ın olayları, kişileri, kavramları, kelimeleri sorgulaması, okurun da bunları sorgulamasına yol açar. Okur romanın evreniyle kendi yaşadığı evren arasında kavramsal boyutta bir paralellik kurma imkânı yakalar ve kurulan bu paralellik de yazarın başından beri planladığı şeyi yankılar: Neyi, ne kadar bilmek istiyoruz? Bilmek istiyor muyuz? Bilmemeyi tercih eder miyiz? Bilmemek ister miyiz? ■
————
[*] Arş. Gör, Dr., Ceren Çerçioğlu, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.[1] Kitaba yapılan bütün atıflar, Javier Marías (2016). Beyaz Kalp. Çev. Bülent Kale. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları baskısından yapılmıştır.
#Sayı31 #juan #ranz #luisa #cerençerçioğlu #JavierMarias #BeyazKalp

Sorry, there were no replies found.