Joseph K. Kapı…

  • Joseph K. Kapı…

    Posted by RomanKa on 12 Temmuz 2024 at 10:12

    Kapı…*

    Makale Yazarı: Aycan Topay

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/Haziran 2012, 10. sayısında yayımlanmıştır. 

    Geçenlerde Hrant Dink davasında ilk derece mahkemesi kararını verdi; “örgüt yok” dedi. Vuran, azmettiren, göz yuman, delil yok eden belliyken, el birliğiyle öldürenler ortada iken çarklar işledi ve makina, organizma, ne dersek diyelim, sistem ördüğü çorabı tek bir çocuğun başına geçiriverdi. Şaşırmam sanıyordum; “ülkemde ve dünyada olan bitenler karşısında, artık hiçbir şey beni şaşırtamaz” diyordum ama “bu kadar da olmaz” dedirten bu karara şaşırdım yine de. Adalet ve hakikat arayışına, hukukun üstünlüğüne dair hâlâ umudum varmış demek ki…

    Mahkemeden çıkan karar üzerine, Dink ailesinin vekilleri olan meslektaşlarım bir basın açıklaması yaptılar. O satırları okurken, gerçekten müthiş bir özveri ve azimle mücadele eden bu insanların isyanını ve hayal kırıklığını ta yüreğimde duydum ben. Hem hukukçular hem de davalılar açısından düşünüyorum da… Dink davası bir yanda; diğerleri, Oda tv, Balyoz, Ergenekon, KCK davaları, HES protestocuları, parasız eğitim isteyen öğrenciler ve niceleri diğer yanda. Bir sis perdesinin ardında, ne olduğu belirsiz iddialar ve delillerle hayatlarına ve özgürlüklerine müdahale edilen yüzlerce, binlerce insan…

    Aklıma Kafka’nın “Dava”sı ve romanın kahramanı Josef K. geldi ansızın. Ne olduğunu, neden olduğunu bilmeden, kendini bir davanın davalısı olarak buluveren Josef K… Başına gelenleri anlamaya çalışırken ve davasının izini sürerken, o güne kadar farkına bile varmadan dişlileri arasında ezildiği çarkın iç yüzünü, kokuşmuşluğunu, onu ve onun gibileri öğütüşünü görüşü… Bu işleyişin uyum sağlamış bir parçası olarak kendi içe dönük, bireysel ve bencil yaşamını sürdürürken hiç farkında olmadığı ve sorgulamadığı düzeni, dişlilerden birine takılıp varlığını ve rahatını tehdit edince farkedişi, önce reddedişi, sonra isyan edişi ve sonunda çaresiz teslimiyeti. Bir hiç olmayı kabullenişi…

    Kafka, insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini “kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” diyerek özetlemiş. Josef K. da insanlar, iş ortamı, mahkeme, akrabalar, din, kurumlar ve görevlileriyle, bireyin çevresini kaplamış olan toplum otoritesi karşısında, adeta avını aramaya çıkmış bir kafestedir “Dava”da. Bu kafeste bireyden beklenen tek rol ise zayıflık ve teslimiyettir.

    Romanın sonunda, katedraldeki rahibin yasanın kuralı hakkında anlattıkları, günümüz insanının açmazını ve sistemin döngüsünü özetleyen müthiş bir öyküdür.

    Yasanın kapısında bir bekçi vardır. Kapıya gelen bir adam, bekçiye içeri girip giremeyeceğini sorar. Bekçi “hayır” der, “şimdi olmaz”. Adam daha sonra bunun mümkün olup olmayacağını sorunca da “belki” der, “ama şimdi olmaz..!” Yasaya açılan kapı hep açıktır, adam içeriyi görebilmek için başını uzatır. Bekçi bunu farkedince adama güler ve der ki; “sana bu kadar cazip geliyorsa, yasağa rağmen içeri girmeyi deneyebilirsin, ama bil ki ben çok güçlüyüm ve sadece en alt derecedeki kapı bekçisiyim. Oysa içerideki salonları bekleyen diğer bekçilerin her biri diğerinden daha güçlüdür. Adam bunu hiç beklememiştir. Yasanın herkese ve her zaman açık olacağını düşünmüştür. Bekçinin görünümüne tekrar bakar ve içeri girmek için izin verilene kadar beklemeye karar verir. Bekçi ona oturması için bir tabure verir ve adam o taburede günlerce, aylarca, yıllarca oturur. Bu süre içinde pek çok kez kapıdan girmeyi dener, bekçi onu bir sürü ilgisiz soruyla sorgular. Adam yanında getirdiği şeylerle rüşvet vermeyi dener. Bekçi hepsini alır ama adama, bunları bir fırsat kaçırdığını sanmasın diye aldığını söyler. Bu bekleyiş o kadar uzun sürmüştür ki adam artık içerideki diğer bekçileri tümüyle unutmuştur, bu ilk bekçi yasaya girişinin tek engeli gibi görünmektedir ona. Nihayet adam ömrünün sonuna gelir. Derken bu uzun bekleyişin ve o zamana dek yaşadıklarının etkisiyle, daha önce üzerinde düşünmediği bir soru gelir aklına ve bekçiye sorar: “Herkes yasaya göre ölüyor, ama nasıl oldu da bugüne dek benden başka hiç kimse giriş izni istemedi..?” Bekçi sükunet ve hoşgörü ile yanıtlar adamı; “çünkü bu kapı sadece senin için öngörülmüştü ve ben şimdi o kapıyı kapatmaya gidiyorum..!”

    Bu öykü bana adliye koridorlarında, icra daireleri, emniyet ya da tapu sicil müdürlükleri, vergi daireleri v.s. kamu kurumlarında bekleşen, iş görmeye, işini yaptırmaya çalışan insanları anımsattı ister istemez. Oradaki memurun, yani varlık nedeni, işi için oraya gelen bireyin işini yapmak olan bir görevlinin önünde ezilip büzülerek derdini anlatmaya çalışan, saatlerce bekletilen, azarlanan, beni niye meşgul ediyorsun havalarında suçlu hissettirilen insanları… Bu hal, bu duruş bize doğduğumuz günden itibaren işlenen, ezberletilen bir şey. Kafamıza kazınmaya çalışılan devlet ve kurumları bizim hizmetimizde olmadığı, aksine bireyin varlığı ve hayatı ile devletinin emrine amade olduğudur. Onun kurumları ve görevlilerinden hizmet değil, ancak lütuf bekleyebilir.

    Ernest Fischer, bürokrasi üzerine Kafka’dan şunları aktarır:

    “Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evraka dönüşür. Evraka verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrakın akışına girer. Bu varlık şahsen çağrıldığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. Konu ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese bile kendini suçlu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.” (#Fischer, 1998)

    Dava’da olduğu gibi, Kafka kişilerini ve ilişkilerini daima “yabancılaşma” üzerinden anlatmıştır. Onun yapıtlarında yer verdiği her şey kahramanı, yani kendini, insanı yok sayar ve dışlar. Gerek kendi yaşamı ve aile ilişkileri, gerekse yaşadığı dönem olan I. ve II. Dünya Savaşı arasındaki toplumsal süreç, Kafka’dan bize “yabancılaşma” olarak yansır.

    Kafka “Dava”da, 1920’lerde kendi yabancılaşması temelinde, bu yapının sürekliliğini de görmüştür.

    Gerçekte de bu günümüz toplumunda da böyle değil midir?.. Toplumsal yapının işleyişi kendi kuralları ile bir bütün oluşturmaktadır. Kişinin veya dışarıdan başka etkenlerin bu yapıyı etkilemesi ve hatta o yapıya girip kendi kimliği ile yer tutması, kişiliği ile yaşama iradesi söz konusu olamaz. Yapı buna izin vermez. Tüm toplum bu soğuk ve kalıplaşmış işleyişi o kadar doğal karşılar ki, herkes kendiliğinden bu sürecin uydusu, adamı olur. Bu yapı örgüsü içindeki kişiler ve bu kişiler arasındaki bireysel ve kurumsal-kurumlarla olan ilişkiler, o denli sistemle uyumludur ki, hiç kimse kendisi için bir varlık olma veya kendi düş gücü için bir şey isteme, bir kurgu yapma gereksinimi bile duymaz. Aslında buna faşizm diyebiliriz. Kimliksizlik içselleştirilir ki, mevcut yapının sorgulanması söz konusu olmasın.

    Josef K., sadece kurgusal bir kişi, bir roman kahramanı değil, gerçekte hepimiz açısından, bildiğimiz toplumsal yapının özlediği bir tipin tarifidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de, her coğrafyada şöyle ya da böyle, etkin erk odakları, kendi alanlarında, aynı yalnızlık duyguları ile kuşatılmış olarak çırpınan ve o ruh sıkıntısında bunalıp kalan kişiler yaratmaya çalışmıyor mu?

    Bir bakıyoruz ki, kimlik ve kişilik öneren ve önemseyenler bile, etraflarındaki toplumu, silikliği içselleştirmiş oluyor. Bunu bir yaşama, hayatını sürdürebilme biçimi, zorunluğu olarak benimsiyor.

    Hepimizin anladığı bir gerçek var ki; Dava’nın Josef K’sı ve kimliği bir kurgu değil, tam anlamıyla bir gerçekliktir ve günümüz toplumlarında sayıları daha da artarak yaşamaktalar. Eğer; daha kitabı yayınlanmadan bir yazar tutuklanıyor, bir yayıncı, bir konuşmacı aynı şekilde sanık oluveriyorsa, “Josef K” kurgusal bir tip değildir. Adlarının Josef. K. yerine Ahmet Ş., Nedim Ş., Ragıp Z., Büşra E. ve daha binlercesi olarak yazılması mümkün ve gerçektir.

    Bu isimlerin hepsi, Josef K. gibi ürkmüş ve şaşkın değiller mi..? Tek fark; bizim Josef K.’lar bir romanda değil, gerçek hayatta, farklı davalarda, daha gerçek bir yabancılaşma yaşıyor ve “Dava” kahramanı olarak, bugün bizim toplumumuzda, bizim yanımızda yaşıyorlar.

    Sözün özü, benim demem o ki; korkutmak, ürkütmek, baş eğmeye zorlamak tek başına bir bireyin hak arama ve sorgulama azmini yok edip, direnişini kırabilir. Bunun en kolay yolu bireyi yalıtmak, yalnızlaştırmak, toplum kuralları ve yasalarla karşılaştığı her alanda suçlu hissettirmek, nihai olarak onu hem kendine hem de bulunduğu topluma, ortamına yabancılaştırmaktır. Bunu önleyecek olan insanın bireysellikten sıyrılıp içinde yaşadığı toplumun işlevsel bir parçası olabilmesi ve kendi neslinin yaşamsal sorunlarını mesele edinebilmesi, varlığını ve insan olmayı anlamlandırabilmesidir. Bunun yegane yolu ise, sağlam bir felsefesi olan, nesnel temellere dayanan, sürdürülebilir, aktarılabilir kollektif düşünme ve çalışma yöntemleri ile sağlanabilecek örgütlülüktür.

    Kendine ve bulunduğu topluma yabancılaşan, kimliksizleşen, kişiliksizleşen Josef K.’lar kapının önünde beklemeye ve orada ölmeye mahkumdur.

    ——————

    #sayı10 #kapı #franzkafka #aycantopay #kafka #josephK #dava #hrantdink

    RomanKa replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: RomanKa
Kapı…* Makale Yazarı: Aycan Topay *Bu makale ROMA…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now