John ve Marisol: Kendini Zor Aşkla Tanımak veya Duygusal Sağaltım

  • John ve Marisol: Kendini Zor Aşkla Tanımak veya Duygusal Sağaltım

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:51

    Kendini Zor Aşkla Tanımak veya Duygusal Sağaltım*

    Makale Yazarı: Dicle Kızılkan

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2018, 35. sayıda yayımlanmıştır. 

    İşte çok uzaklarda olsam da söylüyorum seni sevdiğimi, Ve günler geçtikçe beni nasıl değiştirdiğini, Kendimi kabul etmeme nasıl yardım ettiğini ve Şunu da unutmayacağım eklemeyi, Aşk asla boşa gitmez, hatta olsa bile zor aşk.

    Yukarıdaki dizeler Türkçeye #MineKazmaoğlu tarafından “#ZorSevgiler” şeklinde çevrilen #BobFranke şarkısının güftesinden bir parça. Kıta, âdeta #EllenWittlinger’ın da aynı şarkıdan esinlenerek yazdığı romanının özeti niteliğinde. Zira romanda odak figürü değiştiren oldukça zor bir aşkın kendisinin karakter gelişiminde yarattığı etkiyi görüyoruz. Odak figürün hissettiği aşkın kendisini zorlayan bir aşk olmasının en önemli sebebi, âşık olunan şahsın cinsel yöneliminin odak figürüyle örtüşmüyor oluşu.

    Yazar, genç yetişkin okuyucuya hitap eden bir aşk romanı yazmanın zorluklarıyla başa çıkmasının yanında, ilk gençlik çağındaki bireylerin cinsel yönelim ekseninde kendilerini tanıma çabaları, hayatlarında yaşadıkları zorluklar gibi konuları çok yalın bir şekilde aktarıyor. Dolayısıyla 2000 yılında hem Çocuk/Genç Kitapları dalında Lambda Edebiyat Ödülü’nü(1) alması hem de Michael L. Printz Onur Ödülünü(2) alması şaşırtıcı değil.

    Ellen Wittlinger, genç yetişkinler için ve çocuklar için kitap yazıyor. Kendisini LGBTQ birey olarak tanımlamıyor, hatta karşıcinsel (heteroseksüel) bir evliliği var. Dolayısıyla yazarın hem kendisinden yaşça çok ufak, kuşakça çok farklı olan gençlerle, hem de cinsel yönelim kaynaklı deneyimlerce çok farklı olan LGBTQ bireylerle özdeşim kurması gerekiyor. Ellen Wittlinger her iki kitle tahayyülünü yerinde yapıp isabetli bir şekilde harmanlamış olacak ki bu empati ve edebiyat sınavında okurlardan da saygın kurumlardan da tam not alabilmiş. Romanla ilgili en etkileyici unsurlardan birisi belki de bu: içinden çıkılması son derece zor bir konu olan benlik arayışını, lise çağındaki karakterlerin deneyimleri üzerinden, cinsel yönelim ekseninde anlatması.

    Odak figür John 17 yaşında, lise üçe giden ergenlik çağında bir genç. John’un aşkının hedefi olan Marisol ise lise sona gidiyor ve daha önceden de belirttiğimiz gibi LGBTQ birey olan o, John değil. Marisol kendisi üzerine farkındalığı oldukça gelişmiş bir genç kadın. Her şeyden önce, fanzininin(3) başında yer alan bir “kendi” tanımı var:

    “Böylece ben, Marisol Guzman oldum: Porto Rikolu, Kübalı, Cambridge, Massachusetts’li Yanki, zengin şımarık lezbiyen, özel okullu-yetenekli-veyaratıcı yazar, aşk arayan bakire.” (s. 19) Tam teşekküllü bir tanım olmasa da kendine dair oldukça emin bir şekilde sıralayabildiği bir sıfatlar dizisi var Marisol’un. John ise bunun tam tersine, ne istemediğini genel anlamda bilse de ne istediğine dair pek bir fikri yok.

    Başlarından geçen olaylar boyunca Marisol-John ilişkisinde bu kendini bilmek-kendini bilmemek ayrımının bir çatışma konusu olduğu gözlemlenebiliyor. Marisol için ve romanın genel söyleminde, cinsel kimliğin farkında olmak kendinin farkında olmak için bir olmazsa olmaz. Lakin John, kendisini umursamazlık duvarı ardına gizleyerek korumaya alışkın, ama aslında çok kırılgan. Marisol ise dobra ve açık sözlü, kendisi üzerine düşünmekten, kendisiyle ve çevresindekilerle hesaplaşmaktan korkmuyor. Aksine bu hesaplaşmaların güçlendirici niteliği olduğunu düşünüyor. Marisol’le tanıştığı yaşa kadar cinsel yönelimine dair bir fikri bile yok John’un. Bir fikirden ziyade, bir varsayımı var; o da kendisinin genelgeçer normla paralel bir şekilde heteroseksüel olduğu. Ancak John’un, bunun deneyimlerden süzülerek ulaşılmış bir yargı değil de ön kabul olduğunu fark etmesi için Marisol’le konuşması yetiyor:

    “‘Gey değilim,’ dedim. Oysa, böyle söylemek için güçlü bir kanıtım yoktu. ‘En azından öyle olduğumu sanmıyorum.’
    ‘Başka bölmeler de var.’
    ‘Aslında, sanırım gey olabilirdim.’ Bu doğruculuk havasına girmeye çalışıyordum.
    ‘Kararını verince haber ver.’” (s. 37)

    Aslına bakılırsa arkadaşlıkları boyunca Marisol John’u eğitiyor; onun, çok havalı olduğunu sandığı kişisel duvarını yıkmaya zorluyor. “Gey olup olmadığına bile karar vermiyorsun. Sana hiçbir yaftanın yapıştırılmasını istemiyorsun; kendine ilişkin en ufak bir ipucu vermekten kaçınıyorsun.” (s. 87) diyerek John’un yaptığı şeyi yüzüne çarpıyor mesela.

    Bu, kurgusal olmayan evrende de pek çok ergen bireyin geçtiği bir süreç. Pek çok kişinin sorunları konuşmaktan ve yüzleşmekten kaçınarak, içine kapanarak çözmeye çalıştığı bir ilk gençlik dönemi olmuştur. Hâlbuki o koruma yöntemi, aynı zamanda birileriyle gerçek anlamda bir yakınlık kurmak için engel. Çünkü Marisol’ün de John’a dediği gibi; “Sen kim olduğunu bilmiyorsan, başkaları seni nasıl tanısın?” (s. 66)

    Bireysel varoluşun cinsiyet kimliği vurgusuyla işlenişi dışında da pek çok önemli meseleye dokundurma yapıyor roman. Gençlik arasında ve toplumun genelinde, en açık fikirli olduğunu iddia eden kesimlerde bile, eşcinsellikle gerçek anlamda karşılaşıldığında yapılan hataları ve edilen gafları gözler önüne seriyor. Ya da John gibi, Marisol’ün eşcinselliğini kendi aşkına karşılık bulamıyor olmak dışında sorun etmeyen bir karakterin bile günlük dilde ne kadar LGBTQ karşıtı bir söylemi benimsediğini görebiliyoruz. Ki bu, rastlantısal bir söylem değil kesinlikle; Ellen Wittlinger tarafından didaktik amaçla seçilmiş bir üslup. Bu yüzden John, içinde bulunduğu bir gey bara dair aşağıdaki lafları edince, heteroseksüellik için “normal” kelimesini kullanmak gibi basit hatalara ne kadar sık düştüğümüzü fark ediyorsunuz.
    “Erkek erkeğe ya da kadın kadına dans edenler şaşırtıcı değildi, ama bir de cinsiyet bileşimini tahmin edemediğim çiftler görüyordum. Müdavimlerin yarısı, kulağına, burnuna, kaşına metal halkalar takan, boyalı ve jöleli saçlı, adaleli, dövmeli tiplerdi. Alnımda neon ışıklarla, NAİF NORMAL ÇOCUK yazıyormuş gibi hissettim kendimi.” (s. 203)

    Belki nadir karşılaşılan bir durum ama romanda önemli bir yer bulması açısından John’un Marisol’un eşcinselliğine rağmen onunla olmaya çabalaması, belki de eşcinselliği yok sayan geleneğin ikili ilişkilerde bir tezahürü. Marisol’da “Daha İlk Gün’den beri sana lezbiyen olduğumu söyleyip duruyorum. Buna inanmamaya mı karar verdin keyfince?” (s. 172) demek zorunluluğu yaratacak kadar yok sayıyordu John Marisol’un cinsel yönelim beyanını. İnsana tebessüm ettiren bir başka diyalog ise, John’un bilinçaltındaki bir algının istemsiz dışavurumu sırasında oluyor:

    “…‘Ne oluyoruz, beni tavlamaya mı çalışıyorsun? Lezbiyen olduğumu söylemiştim sana.’

    ‘Kesinlikle hayır,’ dedim. Biraz alınmıştım. ‘O tarakta bezim yok. Yani, lezbiyen olman daha iyi. Aslında kızlardan pek hoşlanmam.’ Ağzımdan çıktığı anda saçmaladığımı fark ettim. Kollarını hızla beline doladı.

    ‘Şunu bil ki, lezbiyenler de kızdır, kalın kafalı. Sizin okul programında cinsel eğitim yok mu?” (s.34)

    Marisol’un hep yanında olan annesinin, Marisol’un eşcinsel olduğunu ilk duyduğunda uzunca bir süre ağlaması da aynı şekilde bir yok sayma ve LGBTQ gerçeğini istisna kabul etme kültürünün devamlılığını sağlıyor ancak. Ağlayan annesi için “Beklentilerinin yasını tutuyordu sanıyorum: Elbiseler, bir düğün, erkek arkadaşlar ve bebekler; umduğu şeyler yani.” (s. 53) diyor Marisol.

    Bu aşamada, LGBTQ bir bireyle karşılaşılınca yapılan başka hatalara, verilen tepkilere gelelim. Örneğin Marisol anne ve babasına durumu açtığında aldığı tepkilerin kendisini nasıl hissettirdiğini şöyle açıklıyor:

    “Biri yadsıyor, öteki benimsiyor. Babam gözlerini bağlıyor, annemse benimle yarış ediyor! Ben kendim eşcinselliğin ne olduğunu daha tam bilmezken, annem “duygularımı kavramak” arzusuyla, bu konuda yazılan her şeyi okuyup, uzmanlara danışarak beni geçiyor. Lezbiyenliği annemle birlikte keşfetmek istemiyorum, en azından şimdilik.” (s. 54)

    Bu tam da modern kibrine yenik düşen birey davranışı, edindiği bilgiler sayesinde kendisini olayı birebir yaşayan kişilerin bile deneyimlerine erişmiş saymak; ne yazık ki son derece üstten bakan bir tutum çünkü savaşı okumak başkadır yaşamak başkadır; aldatılmayı okumak başkadır düşünmek başkadır deneyimlemek çok başkadır. Paralel bir şekilde, heteroseksüelliğin norm olarak sunulduğu bir toplumda eşcinsel olmayı deneyimlemek de deneyimlememekten çok başka olsa gerek. Kaldı ki toplum normlarına uyan bireylerin bile kişisel farkındalık geliştirmelerinde cinselliğin yeri çok merkezidir. Belki LGBTQ bireylerin yaşadığı zorlukların ağır ağır da olsa sona ermesi bunun idrakiyle başlar.

    Altının çizilmesini gerektiren önemli bir unsur da hikâyeci tercihi. Ellen Wittlinger, romanı 17 yaşında bir erkeğin dilinden yazarak hep iki farklı cins olarak lanse edilen kadın-erkek ayrımını üst kurgusal bakımdan da reddetmiş veya yok saymış oluyor. Hali hazırda eşcinsellik, transseksüellik gibi olgularla zaten yokluğu kanıtlanmış bir ayrımın ne kadar yaratılmış/inşa edilmiş bir ayrım olduğu böylece bir kez daha gözler önüne seriliyor. Bu ayrım yüzyıllarca sürdürüldüğü için belli kalıplar halinde günlük yaşama yansıyan farazi bir ayrımdan başka bir şey değildir, biyoloji tenzih edildiğinde. Empati kurulabildiği müddetçe kadın, erkeği anlamaya erkek de kadını anlamaya muktedirdir. Ancak bu anlayışın bir yanılsama değil, samimi bir empati olması gerekir, bireylerin cinsel anlamda birlikte oldukları kişinin benliklerinin bir parçası olduğunu kabul etmeleri gerekir. Cinsel yönelimi yok saymanın sağlıksız ilişkilere yol açtığını romanda da bir kez daha Marisol-John diyaloğundan çıkarabiliyoruz:

    “Demek artık yalnızca eşcinsellerle bir şeyler paylaşabileceğini düşünüyorsun? Bu kadar basit değil. Gio, sen beni eşcinsel olarak görmüyorsun. Sevimli bir yanı da yok değil bunun. Demek istediğim, beni eşcinsel olduğum için sevmedin, ama olumsuz bir etmen de olmadı. Seninle birlikteyken eşcinselliğimin kimliğimi belirlememesi hoşuma gidiyordu. Ancak şimdi bunun bir hata olduğunu anladım.” (s. 186)

    Belki de kişinin kendisine dair bir gerçeğin, kimliğinde tek başına belirleyici rol olmaması için onun önce kişinin kendisi tarafından irdelenmesi gerekiyordur. Bence romanını okuyacak kişilere ve okuması beklenen genç kitleye Wittlinger’ın vermek istediği mesaj tam olarak bu doğrultuda şekillenmiş; önyargısız bir şekilde kendini, cinsel yönelimini keşfetmenin sağlıklı bir toplum ve sağlıklı bireyler olmak için elzem oluşu. Ancak kendimize dair bazı gizleri çözmemiz gereken vakitlerde çözdüğümüz zaman sevgi gibi daha büyük gizemlerin peşinden ilerleyebilecek kudrete sahip olabiliriz. Belki ancak bu şekilde yaşandığı müddetçe şarkıda da dediği gibi yaşamlarımızı sağaltan aşk oluyordur zor aşk…

    1. LAMBDA Edebiyat, Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve kuir literatürün önemini tanıyan, bunun teşvik edilmesi ve bu alanlarda yazılmış eserlerin bilinmesi için çaba harcayan bir kuruluştur. Kuruluşu 1987’ye dayanır ve o günden bugüne LGBTQ edebiyatı için prestijli bir kurum sayılmaktadır. (http://www.lambdaliterary.org/)
    2. Michael L. Printz Ödülü her yıl, edebi değer bağlamında gençler için yazılan en iyi kitabı seçen bir Amerika Kütüphane Birliği ödülüdür.
    3: Fanzin, İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan bir basılı materyaldir. Kelime 1940’larda kullanılmaya başlanmıştır. Amatörler tarafından, bir kurum veya kuruluşa bağlı olmadan çıkarılırlar. Konusu spordan edebiyata, siyasetten müziğe kadar çeşitlilik gösterebilir. (https://www.collinsdictionary.com/ dictionary/english/fanzine)

    romankahramanlari replied 1 year, 7 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kendini Zor Aşkla Tanımak veya Duygusal Sağaltım*…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now