Jack: ÇOCUKLUĞUN MASUM OLMAYAN DÜNYASI: BETON BAHÇE
-
Jack: ÇOCUKLUĞUN MASUM OLMAYAN DÜNYASI: BETON BAHÇE
ÇOCUKLUĞUN MASUM OLMAYAN DÜNYASI: “BETON BAHÇE”*
Makale Yazarı: Nemika Tuğcu
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisi (Ocak/Mart 2013) 13. sayıda yayımlanmıştır.
“Beton Bahçe” 1978 yılında yayınlandığında konusu nedeniyle #İngiltere’de büyük tartışmalara neden oldu. Ian McEwan, bu ilk romanında #cinsellik teması üzerinden çocukların masum gibi görünen dünyalarının karanlık dehlizlerinde dolaşarak sapkın ilişkilerine, suçluluk duygularına, korkularına, saplantılarına ayna tutuyor.
Az konuşan, sevgisiz, sinirli bir baba, babanın ezdiği silik bir anne, iki kız, iki erkek dört çocuğun hikâyesi “Beton Bahçe”. Dört karakterin üzerine kurulmuş roman.
#Jack, #Julie, #Sue ve #Tom, gökdelenlerin ortasında, terk edilmiş yıkık evlerin arasında eski, şatoya benzetilerek yapılmış büyük bir evde anne ve babaları ile otururlar. Ailenin en küçüğü Tom’un bahçede oynadığı bir iki arkadaşının dışında hiç kimse eve gelmez. İkisi de ailenin tek çocuğu olan anne ve babanın büyükleri ölmüştür. Dostları yoktur. Akrabaları ile görüşmezler; içlerine kapanık yaşarlar.
Romanın kahramanı ve anlatıcısı Jack, bedenindeki ve duygularındaki değişimleri anlamakta zorlanmaktadır. 14 yaşındadır; ne çocuktur ne de erişkin. Bedenindeki değişimi, içsel dürtülerinin nedenini bulamaz; iletişim kuramadığı için kimse ona yardım edemez. Sık sık yaptığı mastürbasyon suçluluk duygusu yaratır. #Yetişkinmodeli olarak gördüğü babası gibi davranmaya çalışır, ona yakın olmak isterken bir yandan da nefret eder. Çelişik duygular yaşıyordur. Romanın ilk satırları bir itiraf gibidir:
“Babamı ben öldürmedim ama işini kolaylaştırdığımı hissettim zaman zaman. Kendi fiziksel gelişimimde bir dönüm noktasıyla aynı zamana rastlaması dışında, babamın ölümü sonradan olanların yanında önemsizdi… Sarımsı elleri ve yüzü olan, çelimsiz, sinirli ve takıntılı bir adamdı babamız. Burada onun “küçük” ölüm hikâyesinden söz etmemin nedeni, sadece kız kardeşlerimle benim nasıl bu kadar çok çimentomuz olduğunu anlatmak.” (s.7)
Babanın ölüm hikâyesi Jack için önemsizdir, ondan nefret eder; nasıl bu kadar çok çimentolarının olduğu önemlidir; çünkü ‘#çimento aileyi bir arada tutan, dağılmalarını önleyen ortak sırlarıdır.
Roman boyunca sık sık karşılaşacağımız “çimento” örtmeyi, saklamayı, suçu, ölümü, sevgisizliği, yalnızlığı, korkuyu simgeler; bir yandan da #bağlayıcı, #birleştirici olarak karşımıza çıkar.
Jack, evinin merdivenlerine oturmuş #çizgiroman okuduğu sırada bir kamyon gelir evin önüne. “Şoförle birlikte bir adam bana doğru geldiler. Ayağa kalktım ve çizgi romanımı sakladım. Keşke babamın gazetesindeki yarış sayfasını ya da futbol sonuçlarını okuyor olsaydım,” diye düşünür Jack, bir çocuk gibi görünmek istemez.
Adamlar çimento getirmişlerdir. Jack başparmaklarını ceplerine takıp ağırlığını tek ayağına vererek, gözlerini kısar,- az ve kısa konuşan babasının yaptığı gibi- kısa ve anlamlı bir şey söylemek ister. Düşünür… O sırada ağzındaki piposunu ısıran babası, elinde bir not tahtasıyla dışarı çıkar. “Çimento” diye tekrarlar kamyoncu. Baba başını sallar. Jack çizgi romanı katlayıp arka cebine koyar. Çuvalları sayar baba; elindeki bloknota bakar ve “on beş” der. Jack dikkatle gözler hepsini: “İki adam da homurdandı. Bu tür konuşmalar hoşuma giderdi. Ben de kendi kendime “on beş” dedim. Adamların her biri omzuna bir çuval aldı ve bahçe yolundan aşağı döndük; ‘bu kez ben öndeydim, babam da arkamda… babam piposunun ıslak sapıyla kömürlüğü işaret etti. Adamlar çuvalları bodruma fırlattılar ve daha almak için kamyona gittiler. Babam not tahtasına kalemle işaret koydu. Topuklarının üzerinde geriye sallanıp bekledi. Ben çite yaslandım. Çimentonun ne için olduğunu bilmiyordum ama cehalet gösterip bu yoğun çalışma birliğinden dışlanmak istemezdim. Hepsi bitince, babam irsaliyeyi imzalarken, dirseğinin yanında durdum. Sonra tek söz etmeden içeri girdi. (s.8)
Az ve kısa konuşan, piposunu bir organıymış gibi kullanan babayı model almak, büyüklerin dünyasına ait olmak ister Jack; ama ona yaklaşamaz.
Geçirdiği kalp krizi yüzünden bahçede çalışamayacak olan baba, çamurlardan kurtulmak için evin etrafını betonla kaplayacaktır. Çimentolar bunun için getirilmiştir. Anne gereksiz bulduğu bu harcama yüzünden babayla kavga eder.” Sessiz biri olan annem çok kızmıştı, diye anlatır Jack: “Babamdan hepsini geri yollamasını istiyordu. Yemeği henüz bitirmiştik. Annem konuşurken babam pek dokunmadığı yemeğinin üzerine çakıyla piposunun haznesinden siyah parçalar kazıyordu. Piposunu anneme karşı nasıl kullanacağını bilirdi…” Baba, çimentoları geri yollamanın söz konusu olmadığını söyler. Babasına hak verir.. “Ama o şeyi ağzından çıkarıp, haznesinden kavrayarak, siyah sapını anneme doğru tuttuğunda ne kadar kendini beğenmiş ve budala görünüyordu. Annem daha da kızdı. Sesi hiddetten boğuluyordu.” (s.9)
Romanın ilk sayfalarında McEwan, okuru gerilimli bir atmosferin içine fırlatır. Tartışma devam ederken, Julie, Jack ve Sue sıvışırlar. İçinde yaşadıkları sevgisiz, hoyrat, sıkıcı, umutsuz ortamı unutmak için bir oyun icat etmişlerdir çocuklar: Sue’yu, soyup yatırırlar, bu sırada Julie kapıya bir sandalye dayar. Julie’yle Jack uzaydan gelen bir yaratığı inceleyen bilim adamlarıdır. Aşağıdan annelerinin yorgun, ısrarlı vızıltısı geliyordur: Sue’yu yuvarlayıp önce yan, sonra yüzüstü yatırdık. Tırnaklarımızla sırtını ve uyluklarını okşadık. Fenerle ağzının içine, bacaklarının arasına baktık ve etten küçük çiçeği bulduk.
“Buna ne diyorsunuz, Herr Doktor? “Julie ıslak parmakla orayı okşadı ve Sue’nun kemikli omurgası boyunca küçük bir titreme oldu. “Ciddi bir şey değil,” dedi Julie, en sonunda ve yarığı baş ve işaret parmaklarıyla kapadı. “Ama gelişmeleri takip edeceğiz.” Sue devam etmemiz için yalvardı. Julie’yle bilmiş bilmiş, hiçbir şey bilmeden birbirimize baktık. (s.9)
Julie on altı, Jack on dört, Sue on iki, Tom da altı yaşındadır. Jack ve Julie ergenlik bunalımları içindedir. Cinsiyetlerini, bedenlerindeki değişikliği fark etmiş iki kardeş, cinselliği Sue’nun bedeni üzerinde yaptıkları oyunlarla tanımaya çalışırlar. Sue, bu oyundan hoşlanır, hep tekrarlanmasını ister. Bir çeşit tatmindir bu oyun. Jack ve Julie, birbirlerinin bedenlerine ilgi duyarlar; Bilinçaltlarında bu ilginin tabu olduğunu hissettiklerinden her ikisi de ‘doktorculuk’ oyununun kendi bedenleri üzerinde yapılmasını reddeder.
“Şimdi Julie’nin sırası,” der Jack. “Hayır,” diye yanıtlar Julie, “her zamanki gibi, senin sıran.” “ Söz konusu olamaz,” der Jack; ağzında hayali bir pipo vardır. #Pipo, babanın yani otoritenin simgesidir; onun söylemiyle bitirir konuşmayı: “Konu kapanmıştır.” Jack banyoya gider, Julie’nin Sue’nun bacakları arasındaki açık kahverengi parmaklarını düşünerek mastürbasyon yapar.
Geçirdiği kalp krizinden dolayı ağır işler yasak olmasına karşın Jack çuvalları taşırken, babasının kendisi kadar ağırlık yüklenmesi için gerekeni yapar: “Eğilip, her birimiz çuvalın bir köşesinden tuttuğumuzda oyalandığını, yükü benim almamı beklediğini hissettim. Ama ben, ‘bir, iki, üç’ deyip, çuvalı sadece onun kolunun sertleştiğini gördüğümde çektim. Eğer daha fazlasını yapacaksam, onun bunu yüksek sesle itiraf etmesini istiyordum.“ (s.11)
Jack babanın rakibidir; onu alt etmek, kendi gücünü göstermek için çabalar:
“Babam hızlı hızlı soluyarak tek eliyle duvara yaslandı. Bense bilerek, olabildiğince yavaş, bayılacak gibi hissetsem de burnumdan nefes aldım. Kayıtsızca ellerimi belime koydum. ‘Bu kadar şeyi ne için kullanacaksın?’ Artık sormaya hakkım olduğunu hissetmiştim… (s.11)
Bahçede, bir taş yığınının üzerinde yarım metre kadar yükseltilmiş küçük bir çim alan, etrafında tek sıra #kadifeçiçeği, tam ortasında dans eden bir #Panheykeli vardır. Babayı simgelediğini düşündüğüm, mitolojide yarı insan yarı keçi görünümündeki Pan, insanların karşısına aniden çıkıp korkuttuğu için ‘panik’ sözcüğüne ilham vermiştir. Dünya nimetlerine düşkünlüğün, cinselliğin ve Hazcılığın da simgesidir.
Ailesine karşı soğuk ve ilgisiz olmaktan öte, aşağılayıcı bir tavrı olan babanın yaptığı şakalar da vardır. Neredeyse görünmez kirpik ve kaşları olduğu için Sue’ya, ünlü bir sporcu olma hırsı yüzünden Julie’ye, bazen yatağına işediği için Tom’a, aritmetiği zayıf olduğu için eşine, sivilceleri yüzünden de Jack’a iğneleyici sözlerle sataşır.
İlk kalp krizinden sonra, baba bahçede çalışmayı bırakır. Pan heykeli devrilir, taşların arasından otlar çıkar, taşlık bahçe çöker. Evin etrafı betonla kaplanacaktır.
Baba, Jack için sadece otorite değil, tehdittir. Ona karşı içinde büyüttüğü nefrettir, yanında hep huzursuzluk duyar, Bir sabah babasıyla Jack, beton hazırlamak için işe koyulurlar. Kumu rahatça taşımak için evin yanından dolaşan sert zeminli bir yol yapmaktır planları: “Arada bir verdiği kısa komutlardan başka bir şey söylemedi. Ne yaptığımızı ve diğerinin ne düşündüğünü tam olarak bildiğimiz için, konuşmaya ihtiyacımız olmamasından memnundum,”der Jack; “Bir kez olsun yanında rahattım.”
#Babaoğul birlikte çalışırlarken, can sıkıntısı ve “bildik arzular” yüzünden hareketlerini yavaşlatır Jack. Babasına bir kova kum uzattıktan sonra tuvalete gider, Julie’nin, Sue’nin bacakları arasındaki parmaklarını hayal eder yine, hızlıca kendini tatmin eder. Aşağı indiğinde babası taze çimentonun üstünde yüzüstü yatıyordur. Yardımına koşması gerektiğini bilerek yavaşça yaklaşır, merakla uzun uzun bakar. Ambulans gelip babayı götürdükten sonra Jack, birlikte yaptıkları yola bakar ve düzeltme tahtasıyla, babanın ıslak çimento üzerinde bıraktığı izi dikkatle siler. Babanın izi bile kalmamalıdır! Belki de bilinçaltında babasının ölümünü çabuklaştırdığı duygusunu da silmek ister.
#Otorite çökmüş, çocuklar özgürlüklerine kavuşmuştur.
Julie ve Sue babalarının ölümü üzerine konuşup ağlarlar ama bir daha söze getirilmez bu olay. Herkes kendine göre yaşar ölüm acısını. Yaşam hiçbir şey olmamış gibi devam eder ama babanın anılarını içlerinde yaşatırlar.
Julie’yi evde ve okulda izler Jack. Okulda en asi, en adı çıkmış kızlarla arkadaşlık ettiğini, grupta baskın olduğunu, erkek arkadaşlarının ona yaklaşmasına izin vermediğini bilir. Julie, Jack’le birlikte okula gitmek istemez, okulda onunla hiç konuşmaz, varlığını tanımaz. Oysa Jack’ın okulda ablasından dolayı bir statüsü vardır. Julie onun kahramanıdır, onun gibi olmak ister, içten içe kıskanır. “Sessiz bir gücü ve kayıtsızlığı vardı ve o olağanüstü güzel olanlar ve öyle olduğunu gizlice bilenlerin ayrı dünyasında yaşardı,”diye anlatır. (s,20)
Sivilceleri çoğalıp bütün yüzüne yayıldığında Jack kişisel temizliğini tamamen bırakır. Banyo yapmaz, tırnaklarını kesmez, dişlerini fırçalamaz; annesi ve kardeşleri uyarsa da aldırmaz, ‘eğer insanlar gerçekten benden hoşlanıyorsa, olduğum gibi kabul eder beni,’ diye düşünür. Hafta sonları öğleye kadar yatar, uzun yürüyüşler yapar, akşamları da Julie’yi seyredip radyo dinler ya da sadece oturur. Aynaya bakıp bazen kendini soylu bir kişi gibi görür, bazen de görüntüsüne küfreder.
Anneleri yorgun ve halsizdir. Julie, okula birlikte yürümek isteğini reddettiği bir gün Jack eve döner, pencereden annesini seyretmeye başlar. Sekiz yaşındayken de bir sabah okuldan hasta numarası yapıp eve geldiğini anımsar. Annesi onu şımartmıştı. Babası ve iki kız kardeşinin yokluğunda annesini tekeline almak için gelmişti. Annesi de bunu biliyordu. “Onun bağımsız varlığının açık gerçekliği beni çarpmıştı. Ben okuldayken bile devam ediyordu. Herkes devam ediyordu. O zaman bu kavrayış unutulmaz ama acısızdı,” der. Şimdiyse masadan yumurta kabuklarını çöp kutusuna atmak için eğilmesini seyrederken aynı farkına varış, dayanılmaz bir #hüzün ve #tehdit duygusu verir Jack’a. Yalnızdır, bunalımlıdır, varoluş nedenini anlamlandıramaz; kendine ve duygularına odaklı yaşıyordur.
Jack, bir gece kendi isteği dışında kutuya kapatılmış, pis kokan bir yaratık görür; bu bir karabasandır. Bütün gece kovalanmış olduğu için yorgundur. Uyanmaya çalışır, bağırmak ister, başaramaz. Annesi uyandırır onu.”Son zamanlarda aynada gözlerine baktın mı? “ diye sorar. Hayır, der Jack. “Yeni uyandığın halde gözaltlarında torbalar var. Bu neden biliyor musun? Neden söz ettiğimi biliyorsun. Genç bir erkek oluyorsun, bundan gurur duyuyorum. Onu…her yaptığında yerine koymak için bir litre kan gerekiyor.” Bu tehdit, Jack’ı alışkanlığından vazgeçiremez ama kötü rüyalar da peşini bırakmaz.
Babanın ölümüyle çocukların “doktorculuk” oyunu sona erer. Ama anne hastaneye gittiği bir gün Jack, yatağına çıkıp Julie’yi gıdıklamaya başlar, ablası çırpındıkça zevklenir, kahkahalar atar; boşaldığını dizlerine yayılan sıcaklıkla hisseder, dehşet içinde yataktan fırlar. Julie’nin son gülüşleri bitkin bir ağlamaya dönüşür. Eşik aşılmış, bir adım atılmıştır. Tom ve Sue’da kapıdan olayı seyrederler. Bir süre konuşmaz, birbirlerinin yüzüne bakamazlar. Julie çok kızgındır.
Anne hasta olduğu için bazı sorumlulukları Julie’ye verir. Jack’la Sue, bazen anne ve babalarının birbirlerini sevip sevmedikleri üzerine konuşurlar. Jack ve Julie özgürlüğün sarhoşluğunu yaşarken Tom ve Sue, babalarının boşluğunu doldurmaya çalışırlar. Tom, kız olmak, kız elbiseleri giymek ister. Ablaları bu isteğini olumlu karşılarsa da Jack dehşetle karşılar bu fikri.
Onbeşinci doğum günü için annesinin arkadaşlarının da katılacağı bir parti yapma teklifini geri çevirir Jack. Aile arasında olmasını ister. Arkadaşı, birlikte olmak istediği kimse yoktur; bunu istemez.
Doğum gününden iki gün önce anne hastalandığı için kutlama yatağının başında yapılır. Julie, annenin verdiği yetkiyi sonuna dek kullanır, evi de kardeşlerini de yönetir, Jack’a da emir vermeye başlar. Bronzlaşmak için güneşte yatarken Jack’tan krem sürmesini ister. Önce sırtını, sora bacaklarını yarı kapalı gözlerle kremler, çabucak banyoya gider Jack.
Anne, hastalığının teşhisi için belki de uzun bir süre hastanede kalacağını, söyleyerek evin yönetimini ablası ile paylaşmasını ister Jack’tan. Hastanede kalış süresinin ne kadar olduğunu merak eder Jack; asıl merak ettiği ne kadar özgür kalabilecekleridir.
Üç gün sonra anneleri ölür. Jack annesi için ağlamaya çalışsa da başaramaz. Bencilce bir duyguyla kendini annesi ölmüş biri olarak düşündüğünde gerçekten ağlamaya başlar. Bir süre annesinin öldüğü Tom’a söylenmez.
Çocuklar ölümü hiç kimseye, hiçbir kuruma bildirmezler. Kendi çekirdek ailelerinin dışında tanıdıkları kimse de yoktur. Birileri annelerinin de öldüğünü öğrenirse sahipsiz kalan çocuklar yetimhaneye gönderilecek, ev boş kalacağı için civardaki terk edilmiş evler gibi yağmalanacak, aile parçalanacaktır. Julie’ye karşı olan duygularının dışında kardeşlerine bağlı değildir Jack. Ama onlardan kopamaz da. Cesedin evde kalması ise kokmasına neden olacaktır. Dört kardeş sabaha kadar annelerini ne yapacakları konusunu tartışırlar. Sonunda Julie ve Jack onu bodrumdaki sandığın içine koyar, üstünü de çimentoyla kapatırlar.
Çocuklar annelerinin ölümünü sessizce yaşar, bunu konuşmaz, gerçekle yüzleşmekten kaçınırlar. Daha çok içine kapanan Jack, bir anısını hatırlar: Babaları ölmeden birkaç yıl önce, kalan son akrabalarının cenazesine gitmeden, anne çocukların yemeklerini hazırlar, her birine ocağı nasıl yakacaklarını öğretir; kapattıktan sonra üç kez kontrol etmeleri konusunda da her birinden söz alır. Baba ise kapı çalarsa nasıl davranacaklarını, yangın çıkarsa “savaşmayıp” telefon kulübesine koşmalarını, Tom’u asla unutmamaları gerektiğini, parmaklarını da prize sokmamalarını sıkı sıkı tembih edip, bütün ayrıntıları doğru yanıtlar gelene kadar tekrarlatır!
Anne ve babaları evden uzaklaşınca, çocuklar yastık kavgasına girişirler. Sonra yatak ve yastıklardan barikat yapılır, su savaşı başlar. Küçük Tom heyecandan altına yapar. Temizleme işini Jack’ın yapması söylenince kavga büyür. Korkudan çığlıklar atan Tom’u, Julie yatağına bağlar, kapıyı çekip çılgın oyunlarına devam ederler. “Birkaç saat geçmemişti, ama bu süre, çocukluğumun bütün bir dönemini kaplamış gibidir,” (s.64) diye anlatır Jack. Çocukların özgürce hareket edebildikleri, baskıdan kurtuldukları, çılgınca eğlenebildikleri birkaç saattir bu. Çocukluğuna ilişkin başka güzel bir anı yoktur. Anne ve baba gelmeden ortalığı toplar, Tom’u temizler, yiyemedikleri yemeği tuvalete dökerler. Ortak sırları çok heyecanlandırır onları. Bunu nasıl ‘tekrar’ yapacaklarını konuşurlar.
Önce babanın sonra annenin ölümüyle baskı kalkmış, artık özgürlük kapıları açılmıştır. Ama hayatla nasıl baş edeceklerdir?
“Annem öldüğünde, en güçlü duygularımın altında kendime itiraf etmeye cesaret edemediğim ve beş yıl önceki o günün anısından türeyen bir macera ve özgürlük duygusu vardı. Ama şimdi heyecan yoktu” diyecektir Jack. (s.65)
Evdeki tek mutlu kişinin Tom olduğunu düşünür Jack. Kız elbiseleri giyip, bütün gün arkadaşıyla dışarıda oynar Tom; akşamları Julie’nin peşinde dolaşır, sızlanarak ilgi ister ondan. Annelik görevini üstlenen Julie, sık sık ortadan kayboluyor nereye gittiğini de söylemiyordur. Sue, günlük tutar, annesine mektuplar yazarak yokluğuyla baş etmeye çalışır. Jack ise ne istediğini bir türlü bulamaz. Ev pis ve içerisi sineklerle doludur, kötü kokuyordur; uzun süre çocuklar temizlik yapmazlar, yemek de pişirmeyip hazır gıdalarla beslenirler.
Jack, annesini kafasında canlandırmaya çalışır; yüzünü gözünün önüne getiremez. Sözlerini, ses tonunu, kurduğu tümceleri anımsayamaz. Hiç şaka yapmış mıydı, anımsamaya çalışır. Ölü olduğu bile kesin değildir; Jack’a göre, hiçbir şeyin kesinliği yoktu. Annesini bir süredir yattığı sandıktan çıkarıp görmek ister, çimentonun çatlağı üzerinde parmağını gezdirir. Artık annesini neden bu sandığa gömdükleri bile Jack’a mantıklı gelmiyordur. Aileyi bir arada tutma fikri iyi bir neden miydi, sıradan, anlaşılır bir şey miydi? Ayrı ayrı olmaları daha ilginç olmaz mıydı? Ve eğer cesedi sakladıkları ortaya çıkarsa gazetelere manşet olacak kadar tuhaf bir sonuç mu verirdi?… Hiçbir şey düşünemiyordur Jack; “Tıpkı annemin yüzünün aklımdaki resmi gibi her düşüncem bir hiçe eridi,” der .
Kesin olarak bir şey bilmenin ya da hissetmenin olanaksızlığı Jack’da şiddetli bir mastürbasyon duygusu uyandırır. Çoğu zaman odasında tavana bakarak yatar, aynaya bakıp, “benim neyim var?” diye sorar kendine. Bazı öğleden sonraları koltukta uyuyakalır. Bir kez üst geçitte gördüğü bir kadını önce annesine benzetir Jack; koşar, yaklaşırken Julie’ye benzetip seslenir, yanına geldiğinde yabancı bir kadınla karşılaşır. Julie’nin bedenine ilgi duyuyordur sadece ama ne kız kardeşlerine ne de Tom’a sevgi duymaz. Sevgiyi öğrenmemiştir. Kendine odaklı yaşıyordur.
Çocuklar olabildiğince az konuşur, annelerinden söz etmezler. Sonunda evi temizleyip, çöpleri atarlar. Julie yemek pişirir. Sofraya fazladan bir tabak konur… “Julie’ninki gelecek,” der Sue; “#Derek’in kırmızı bir arabası var!” Jack haberi alınca heyecanlanır. Julie, onları tanıştırdığında ayağa kalkmaz. Derek’in arabasıyla ilgili küçük bir tartışma geçer aralarında. Sofraya otururlar. Jack dikkatle izler: “Biz oturmadan önce Julie’nin yeni çizmelerini, kadife eteğini giydiğini gördüm. Onunla Derek masada yan yana oturdular. Ben bir köşede, Tom’un yanına oturdum. İlk başta acıktığımı hissedemeyecek kadar kızgındım. Julie bana bir tabak yemek uzattığında acıkmadığımı söyledim. ‘Aptallık etme,’ dedi tabağı bıçağımla çatalım arasına bırakıp Derek’e gülümseyerek…Onların birbirlerine dokunduklarını görmek istedim. Julie elini onun dirseğinin girintisine dayadı ve tuzu istedi. Ben, Derek’ten önce yumurta kabına uzandım ve onu kız kardeşime geçirirken tuz boydan boya masaya döküldü.” (s.85)
Derek, eve gelen ilk konuk olmanın yanında Julie’nin sevgilisiydi dolayısıyla da Jack’ın rakibi. Üstelik ortak sırlarını barındıran bu eve gelişi tehlikeli olabilirdi.
Yemekten sonra Julie ve Derek bahçeye çıkarlar; Sue ve Jack pencereden onları izler. Sue’nun, bilardo oyuncusu ve çok zengin olan Derek’in, Julie’nin deyişine göre bir erkek için en mükemmel sayılabilecek 23 yaşında olduğunu söylemesi Jack’ı öfkelendirir.
Jack’ın kötü rüyaları kâbusa dönüşür; annesinin önünde mastürbasyon yaptığını görür. Sue’yla rüyasını paylaşır, ama konu eskiden oynadıkları doktorculuk oyununa gelir. Jack o oyunu oynamak ister misin, diye sorar. Sue, çok küçük olduğunu, oyunu hatırlamadığını söyler. Oysa hatırlıyordur ve Jack’ın ne istediğini biliyordur. Günlüğünün annesine ilişkin bölümlerini okumak isteğini reddeder Sue; yazdıklarının hiçbirini anlamayacağını, hayattayken annesini çok üzdüğünü, ona kötü davrandığını söyler Jack’a: “Sen rüyanda onu görmedin, kendini gördün. Ondan günlüğüme bakmak istiyorsun, orada seninle ilgili bir şey var mı diye.” (s.90)
Julie, bir erkekle beraber olmak, olanları unutmak mı istiyordu, yoksa Derek’i eve getirip Jack’ı kıskandırmak mı? Sue, kitaplara gömülmüştü; günlüğü ile paylaşıyordu annesizliğin acısını. Tom, kız olarak yaşamanın daha kolay olacağını sanıyor, kız elbiseleri giyip parmağını emerek Julie’nin kucağında bebek olmak istiyordu. Julie, Tom’a annelik etme görevini benimsemişti. Ölmeden önce annesi tarafından ona verilen ‘yönetim’ görevini yerine getirebilmesi için ‘baskı kurması’ gerekiyordu. Otoritesini şakacıktan da olsa Jack üzerinde de kurmaya kalkışınca tepki gördü. Oysa anne ölmeden önce Jack’tan evin yönetimini ablasıyla paylaşmasını istemişti. Jack, Julie’ye hem tepki gösteriyor hem de onun tarafından beğenilmek istiyor, mastürbasyon yaptığı için suçluluk duyuyor, iletişim kuramıyordu hiç kimseyle.
Julie’nin sevgilisi Derek, aileye katılmak, Jack ve kardeşleriyle dost olmak istese de onların ortak sırlarının oluşturduğu demir perdeden içeri adım atamaz.. Bodrum kattaki sandığı görmüş, çimentonun çatlağını fark etmiş, çocukların anne ve babalarının yakında öldüklerini öğrenmiştir. Evdeki pis kokuyu fark eden Derek, durmadan çocuklara annelerinin, babalarının ne zaman ve nasıl öldüğünü sorar. Çelişik yanıtlar, sandıktan gelen pis koku Derek’in sırrı çözmesini kolaylaştırır. Beton karışımını doğru yapmadıklarını ama bu konuda yardım edebileceğini söyler.
Jack bunalımlarıyla baş edemez bir noktaya gelir. Harap olmuş bahçenin etrafında “babasının hep, herkesin gitmesini istediği gibi” dolaşırken yanlışlıkla bir kurbağayı ezer. “Bir pörtlek gözle, kederli, suçlamasız bir şekilde yukarı, bana baktı,“ diye anlatır Jack: Yanına diz çöktüm ve büyük düz bir taş aldım. Artık bana yardım isteyerek bakıyordu. Birden iyileşmesini ya da ölmesini umarak bekledim. Ama hava torbası daha hızlı boşalıp doluyordu ve kurbağa kendini düzeltmek için umutsuzca öbür ayağını kullanmaya yelteniyordu. Küçük ön bacakları havada yüzme hareketleri yapıyordu. Sarımsı göz benimkinin içine baktı. Yeter, dedim yüksek sesle ve ve düz taşı küçük yeşil kafanın üzerine şiddetle indirdim. Taşı kaldırdığımda kurbağanın bedeni ona yapışmıştı ve yere düştü. Ağlamaya başladım. Başka bir taş buldum ve kısa, derin bir hendek kazdım. Bir sopayla kurbağayı içine iterken ön bacaklarının titrediğini gördüm.” (s.106) Çukuru çabucak toprakla örter ve ayağıyla üstünü düzleştirir. Babasının çimento üzerindeki izlerini sildiği gibi. Jack, babasının ölümüne ilişkin suçluluk duygularından kurtulmak istiyordur, başaramaz, gölgesi hâlâ üzerindedir.
Otorite kalkınca başıboş kalan çocuklar hayatla baş edemezler. Ortak sırlarını saklamak konusunda acemice davrandıkları için Derek bodrumdaki sandıkta ne olduğunu anlar; sandığın çimentosunu kırmaya çalışırken, Julie ve Jack birbirlerinin çıplak bedenini inceler, bir yandan konuşurlar. Acemice sevişirler. Haz, unutmak istedikleri gerçeği örtebilir miydi? Julie, Jack, Tom ve Sue, yatakta birbirlerine sarılıp, birlikte gittikleri tatilin anılarını, yastık savaşını, annelerinin ölümünü, konuşurlar. Odadaki perdenin aralığından, dönen mavi bir ışık girer; kapı vurulur, birkaç araba kapıya yanaşır.
Roman, Julie’nin sözleriyle sonlanır: “İşte, der; ne güzel bir uykuydu, değil mi?
Çok katmanlı bir roman “Beton Bahçe”; Ian McEwan, usta bir anlatım, dil, kurgu ve simgelerle okuru karakterlerin karanlık, boğucu dünyasına hapsediyor; içe dönük, toplumdan uzak yaşayan bir aileyi, ensesti, ergenliği güçlü bir roman tadı vererek anlatıyor.
* “Beton Bahçe” Ian McEwan. Türkçesi Figen Bingül. Sel Yayıncılık
Panel Konusu: “Darbelerin Öykülere Yansıması” “Darbelerin Öykülerdeki İzdüşümü”
Sorry, there were no replies found.
