İdris Âmil Hazretleri: GALÎZ KAHRAMAN
-
İdris Âmil Hazretleri: GALÎZ KAHRAMAN
GALÎZ KAHRAMAN*
Makale Yazarı: A. Murat Özhan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Nisan/ Haziran 2015, 22. sayıda yayımlanmıştır.
“Galîz Kahraman”, sıradanlığı sıra dışı anlatan bir roman. İhsan Oktay Anar, yarattığı kahramanı “İdris Âmil Hazretleri” üzerinden toplumun hemen hemen tüm katmanlarına, değerler sistemine bir yandan ayna tutarken, öbür taraftan da bir #anlatıcı konumlanışıyla bu değerleri, yerleşmiş kanıları eleştirmekten de imtina etmiyor.
Romanın odak noktasındaki “İdris Âmil”, yazarın tabiriyle “Sıradanlığın üst insanıdır”. Yaptıkları ve becerdikleriyle değil, daha çok, yapamadıkları ve başarısızlıklarıyla mevcudiyetini hissettirir okuyucuya. Yazar, romanın adındaki “Galîz” nitelemesiyle okura üç aşağı beş yukarı, ne okuyacağının ipuçlarını verir. Hakikaten de olayların akışındaki “İdris Âmil”, “galîz” özelliklerini külliyen üzerinde toplayan bir anti kahramandır adeta. #Başkahramanımız, fi tarihinde doğmuş, biraz hınzırca, saf ama aynı zamanda çıkarlarını her şeyin üstünde gören, amaca giden yolda her şeyin mubah sayılabileceği düsturundan beslenen, başkalarının düştüğü komik durumları görmekten haz duyan, yüzü sivilceli, burnu basık, gözleri pörtlek, kısa boylu, doğuştan sünnetli, dört yaşına kadar süt emmiş biridir.
Romanın kurgusunun, “İdris Âmil Hazretleri”nin, bu anti kahramanın eylemlilikleri üzerine inşa edildiğini söylemek zorlama olmayacaktır sanırım. Yazar, daha baştan, kahramanımızın “malul” bir karakter olduğunu, romanın geneline hâkim olan üçüncü kişi ağzından anlatır okura. Öyle ki, #İstanbul’da yakın bir tarihte geçen olaylar silsilesinin başlangıcını, #Kurankursu başarısızlığı oluşturacaktır. Olay örgüsü, “İdris Âmil Hazretleri”nin kendisine şöhret ve itibar kazandıracak #şairlik ve #yazarlık unvanına sahip olmak amacıyla girip çıktığı çeşitli işler ve bir sarkaç gibi gidip geldiği mekânlar çerçevesinde gelişir. Metnin yapısı adeta bunun üzerine kurulu gibidir.
Erenlerden olsun diye Kur’an kursuna yazdırılan “İdris Âmil Hazretleri”, bu işte dikiş tutturamaz. Şair olmayı ve buradan para kazanmayı kafasına koyan kahramanımız, #Kasımpaşa ve #Babıali aristokrasisinin gözüne girmek ve rüştünü ispat etmek için #SultanahmetCezaevi‘ne girerek #RumeliKülhanbeyi’nin huzuruna çıkmalıdır. Kaba etini tekmelediği bekçiden af dileyip cezaevinden çıkar ama racona ters davrandığından Kasımpaşa #kabadayılar cemiyetinden de aforoz edilir. Aşçı dükkânında garson olarak başlar. Başının üstündeki tepsiyle geneleve yemek taşırken #genelev sermayesi Handan’a gönlünü kaptırır. Zor bela ailesini ikna ettikten sonra, Salı Pazarı’ndaki evine kızı istemeye giderler. Kızın belalısı “#Mercan” evi basınca, korkudan yüreği ağzına gelen “İdris Âmil Hazretleri”, kızı isteyenin Dayı olduğunu parmağıyla işaret eder, kabadayı, kumarbaz Dayı’yı kovalarken Dayı düşüp uyluk kemiğini kırar. Yapıtta, #Dayı öyle bir çizilmiş ki tam evlere şenlik. Anlatıcının bilincinden öğreniyoruz ki, Dayı biraz marazi bir karakter. Öyle ki, omzunda çapraz taşıdığı radyoya benzer tahta kutudan, kafasına bağlanan kablolarla elektrik verildiğinde deliliği azalarak rahatlaması sağlanır. Yazar, gerçek yaşamda göremeyeceğimiz, böylesine absürt bir durumu vermekle, aslında okura, bu metin bağlamında, yani romanda oldukları sürece, bir “#oyuniçinde” yer aldıklarını inceden inceye ima etmek ister.
Toplumun çeşitli kesimlerinin temsil edildiğini düşündüğüm mekânlar arasında mekik dokur “İdris Âmil”. Ekmeğini şiir sanatından kazanmak amacıyla #ÜmmüGülsümKıraathanesi’nde kursa yazılır. Kuşkusuz burada İhsan Oktay Anar, belirli ücretler karşılığında yazarlık, şairlik öğretilen seminerleri, atölyeleri eleştirerek alay eder. Kıraathanede toplanan #münevverler, bir şey bildiklerini sanan, iki afili kelimeyi bir araya getirdiğinde dünyanın merkezi olduklarını düşünen allame güruhundan başkası değildir aslında. Kurs öğrencilerinden yirmili yaşlarda biri şöyle bir soru yöneltir: “Nedensellikten kayan düşüncenin yaşamın işlevselliği üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?” (s.29). Yazar, kurs hocasını konuşturarak yine onun zihniyle bu soruyu cevaplandırır. Ama asıl, roman anlatıcısının bakış açısıyla soruya nasıl yanıt verildiğine dikkat çekmek istiyorum:
“Bu tür sorular ve cevaplar birbirini kovaladı. Anlaşılan bu şahısların her biri, lügatteki kelimeleri torbaya doldurmuş, rastgele çekerek cümleler kuruyorlardı. Cümlenin anlam taşıması için özne, yüklem, nesne ve tümlecin olması kâfi görünüyordu. Fakat anlamın tamamlanması için cümlenin devrik olması şarttı. Çünkü edebiyatta devrim yapmanın başka çaresi yok gibiydi. Talebelerin ve Hoca’nın söz ve söylevleri, #CanatanSivif’in Gülüver’in Seyahatleri başlıklı kitabındaki, #LagandoAkademisi’ni akla getiriyordu. Malum olduğu gibi burada, mihanikî usulle kollarını çevirmek suretiyle kelime üretip eser yazmak için bir makine vardı. İşte bunun gibi her birinin zihni, kumarhanedeki slot makinesi gibi çalışıyor, #ilhamperisi kolu çevirince, akıllarında bir cümle peyda oluyordu. Öyle ki talih yaver giderse bu, “El, Eli, Eliyle, Elledi” gibi bir cümle olur ve şiir müsabakasında büyük ödülü kazanırdı.” (s.30)
Biraz uzunca alıntılamak zorunda kaldığım bu paragrafta, günümüzün genelde sanat, özelde şiir anlayışı ve şair bozuntularına, günümüz şairler klanında geçer akçe olan sisteme ve ödül mekanizmasına da adeta ironik bir tarzda hiciv oklarının saplandığı su götürmez bir netliktedir. Hayatın hemen her alanındaki ahbap çavuş ilişkilerine, egosu şişik entelektüellere, adeta bir kast sistemine dönüşmüş yapılara dair ciddi anlamda vurgular yer alıyor “Galîz Kahraman”da. Bu hengâmede, bir “kültür ağalığı” alabildiğine işlerliğini sürdürüyor. Bu, bir bakıyorsunuz üniversitelerde kendisine her anlamda biat edilen #profesörler olarak karşımıza çıkıyor, bir bakıyorsunuz yayın dünyasında #yayıncı, #editör, #yazar, #okur, #eleştirmen ayağında dalavereler, handikaplar olarak görünüyor. Öte yandan, anlatıcının bilincinden görünür kılınmaya çalışılan, yer yer sanatçının realiteye bakışına, dil jandarmalarına, romancılara, roman diline dair eleştirilere tanık oluruz: “Her halinden, gaipten haber veren derin bir romancı olduğu belliydi. Derindi, çünkü zirvede değildi.” (s.47)
Romanın bana kalırsa, belki de tek “olumlu” kişisi sayılabilecek sarı bukleli saçları olan ve kekemelikle malûl #EfganBakara, “İdris Âmil” ile karşıt karakterde olması bir yana, kurstaki ve cemiyetteki fertlere, “diğerlerine” benzememek hususunda, hiçbir yere ait olmayışıyla, “#kralçıplak” deme cesaretiyle, tek başına kalmaya mahkûm biridir. Zaten yazarlık kursuna da roman, hikâye yazma suretiyle ünlü olmak amacıyla katılmamış, incelediği hayvanlarla ilgili bir kitap yayımlamak üzere girmiştir. Romanın belli yerlerinde Efgan Bakara bir görünür bir kaybolur. Şu var ki, yazar, anlatıcının Efgan Bakara’ya bakışını, yargılarını, üçüncü kişi ağzıyla söyletirken belli bir mesafeden durmak yerine taraf oluyor. Efgan Bakara ile ilgili bölümlerde, anlatıcı tarafından, onun yapıp etmelerine dair, “enayi”, “fodul”, “kaşalotzâde” sıfatları sıkça kullanılırken, öte yandan #deli olarak da damgalanır. Nitekim, Ümmü Gülsüm Kıraathanesi’nde, ders vermeye gelen bir konuk profesöre yönelttiği sorudan ötürü kurs Hoca’sı tarafından kovulduğu bölümde, İhsan Oktay Anar, anlatıcıya ironi yoluyla şunları söyletir:
“Profesörün canı sıkılmış gibiydi. Nitekim, ‘Burada deliler olacağını bilseydim gelmezdim,’ deyince, özür üzerine özür sıraladı. Profesör haklı gibiydi. Çünkü o, bu memleket, #LortBayron, #Nikelanj, ağlargüler #ŞarlzDikınz, yine onun gibi terelelli olan #BiriderikNiçe ve #İshakNefton gibi delilere değil, esnafın alaya aldığı türden mahalle delilerine âşinâydı. Efgan Bakara delisinin kovulduğu da iyi olmuştu. Çünkü hayatın tekdüze ve teksesli bir musiki gibi aktığı, sürprizler, şaşırtmacalar ve geniş interval sıçramalarıyla tatlı huzurlarının bozulmasını istemeyen miskin insanların yaşadığı bir yerde, ne yapacağı kestirilemez delilere, kısacası yeniliklere ihtiyaç yoktu.” (s.96)
Alışılmışın, sıradanlığın dışında hareket eden, #ezberbozan söz ve tavırlarıyla aslında normal sayılması gereken Efgan Bakara, yaşadığı toplumun içinden bakarak diyebiliriz ki, “olumlu” bir anti kahraman olarak karşımıza çıkar. Sırılsıklam âşık olduğu müteahhidin kızı Mualla’dan karşılık bulamaz. Çünkü #Mualla, külliyen tesadüfi, sözde bir romancıya, #MuhtarLüpen’e, hırsızlar âleminin pirine âşıktır, daha doğrusu onun ününe, itibarına, şanına… Mualla’nın henüz bilmediği, görmediği bir romancıya ait olduğunu belirten sözleri, günümüz kapitalist üretim ilişkilerinin değerler sistemine, buna teşne insanlara göndermede bulunulan müthiş bölümler olarak zihinlerde yer ediyor bu haliyle bile. Efgan Bakara ise bir “#tutunamayan” olarak, kanımca yerini çoktan aldı edebiyat tarihinde.
İhsan Oktay Anar, romanında gerek açık gerekse örtük biçimde, metinler arasında ilişkiler kuruyor. Örneğin, Anadolu Külhanbeyi Remiz’in ikiz kız kardeşi Remziye ile “İdris Âmil”in, Rumeli Külhanbeyi #Yarmaİskender’in zorlaması ile evlendirildiği bölümde, düğün gecesi kaçan karısından, adı “Yaşar” konan bir bebeği olur ki, bebek, üç günlükken emeklemeye başlar, pişmemiş eti yer. İhsan Oktay Anar, sanırım burada Türk mitolojisine, #OğuzKağanDestanı’na örtük bir göndermede bulunuyor. Bu destanda da Oğuz Kağan, annesinden ilk sütü emdikten sonra, çiğ et, çorba ve şarap ister, kırk gün geçince yürümeye başlar.
Yazar, toplumdaki kokuşmuşluğa, yozlaşmış düzene, kahramanı İdris Âmil’i bir maşa gibi kullandırarak bakışını ortaya koyar. Hırsızlık sanatından, kendine pay çıkarmak amacıyla, asıl adı “Üçüncü Remzi” olan “Muhtar” lakaplı, hırsızlık camiası reisinin hizmetinde çalışmaya başlayan ve sınava tabi tutulan İdris Âmil Hazretleri, evine girdiği ev sahibi müteahhit tarafından yakalanınca, polise teslim edilmeme karşılığında dört yüz yıllık tarihi hamamı yakmayı kabul eder. Zira yanan hamamın arsasına iş hanı yapılacak ve buradan vurgun elde edilecektir. Nihayetinde, kahramanımız, kundakçılıkla da hemhal olur. Yazar, #Vandalizm’in ulaştığı boyutlara roman bağlamında dikkat çekerken Türkiye’nin içinde bulunduğu hali pür melali anlatıyor aslında.
Edebiyat ve sinemayı, şöhret için bir sıçrama tahtası olarak görür. Kızları, kendine hayran bırakmanın, itibar elde etmenin yegâne yoludur sanat ona göre. #YeşilçamSokağı’ndaki artist ajansına başvurduğu bölümde, çekim için film setindeyken, yatak sahnesinde âşık rolü oynayacağını sanır. Başına, şapka gibi tüylü bir nesne geçirildiğini düşünerek yatağa girer. Aşığına dönüp sevgiyle bakması tembih edilir. İçeri giren kişi, izbandut gibi, gür bıyıklı bir adamdır. “İdris Âmil”, başındaki şeyi çıkardığında, bunun sarı bir peruk olduğunu görür. Kadın oyuncu bulamadıklarından kahramanımız, kurban olarak seçilmiştir. Böylelikle, onun şöhret yolundaki hayali bir başka bahara kalmıştır ne yazık ki.
İhsan Oktay Anar, edebiyat dünyasının kafasını bir hayli meşgul eden ve muhtemelen bundan sonra da edecek bir konuya da parmak basmaktan geri durmaz: #sanattahırsızlık. #İntihal mi #esinlenme mi tartışmasına girmek değil niyetim ama bunun önem arz ettiği ortada ki yazar, kurguda böyle bir öyküye yer vermiş. “İdris Âmil Hazretleri”, genç münevverlerin gittiği Kültür Kıraathanesi’nde de, kabadayıların mekânı olan Babalar Kıraathanesi’nde de umduğunu bulamayınca, umudunu Galata’daki Muhtar’a iş teklifinde bulunmaya bağlar: Bir yayınevi kuracaktır. Kasımpaşa’daki #GerminalKırtasiye’den altı edebi şaheseri satın aldıktan sonra, yayınevinde kendisine yardım edecek çocuklara her bir romanın karakterlerinin, yer isimlerinin diğerleri ile değiştirilmesi görevini verir. Böylelikle karakterler, bir katakulli ile birbirinin yerine geçecek ve kitaplardan her birinin yazarının “İdris Âmil” olduğu, yeni altı farklı şaheser ortaya çıkacaktır. İhsan Oktay Anar, burada, edebiyat, sanat ve hatta bilim dünyasındaki eser hırsızlığının parodisini yaparak ilgili yerlere göndermelerde bulunuyor. Yayınevindeki çocuklardan birinin oyununa gelir İdris Âmil. Kitaplar, “Muhtar” lakaplı başhırsızın adıyla, “Muhtar Lüpen” olarak basılır sonunda, Muhtar Lüpen, ünlü bir yazardır artık. Yazar, #Fransızromankahramanı zeki ve kibar hırsız Arsen Lüpen’i anıştırıyor bu noktada. Zaten romanda, metinler arası koşutlukları yer yer görmekteyiz. #Kapital’den #TürlerinKökeni’ne, Kur’an’a, #İlahiKomedya’ya kadar bir dizi siyasi, dini, edebi metinlere, hatta #NobelÖdülü’ne bile göndermede bulunulur.
Bölümlere ayrılmadan yazılan roman, bu yönüyle okuma esnasında sıkıntılar yaratabiliyor. Bence romanın anlatım yönüyle ilgili tek eksi yönü bu. Yazarın kullandığı dil ve biçem, başlangıç bölümlerinde daha yoğun şekilde, Osmanlıcadan ibaret olsa da, ortalama bir okur için bunun devede kulak kalacağını düşünüyorum. Çünkü okuma sürecinde, yazarın bu üslubuna kendinizi öylesine kaptırıyorsunuz ki, belli bir noktadan sonra akıp gidiyorsunuz. Kendi adıma şunu söyleyeyim ki, “Galîz Kahraman”ı bir günde, hem de notlar alarak okudum.
Romanda, okurun ilgisi sürekli tetikte tutuluyor. Kanımca yazar bunu, gerek kullandığı dil ve anlatım üslubu ile gerekse mizah öğelerini ustalıkla kullanarak sağlıyor. Kahramanımız “İdris Âmil”, bir entrikadan bir başka entrikaya savrulurken, serüvenden serüvene geçerken, bütün doğallığı içinde, bundan sonra ne olacak diye düşünmeden kendinizi alamıyorsunuz. Olay dizisi, hiç beklenmedik bir anda, ama bir kadar doğallığını yitirmeden, başka bir mecrada akıp gidebiliyor. Olay örgüsünün sağlam kurgulanması, ne eksik ne fazla bir öğeye yer verilmiş olması, romanı eşsiz kılıyor kanımca.
Yazar, deyim yerindeyse “#sokaktaki”, “#yeraltındaki” insanı, derin ruhsal betimlemelere girmeden büyük bir başarıyla anlatıyor. “#Avam”a yönelen yazar, toplumca pek de bilinmeyen kesimlerin yaşamlarını okurun önüne koyarken, kabadayıların, genelev kadınlarının, hırsızların davranış ritüellerini sergiler. Öte yandan, zaten yapıtın tümüne sinmiş olan mizah öğesinin ustaca kotarılmasının yanı sıra, argonun bolca kullanılmasının da yapıta zenginlik kazandırdığı inancındayım. Yazarın, toplumun çeşitli kesimlerinden insanların konumlarına uygun, işi fazla abartıya vardırmadan, olması gerektiği kadar argoyu öyküye yedirerek romanına çeşni kattığı aşikar. Örneğin, kalantor, uçlanmak, kopil, zampara, vartayı atlatmak bunlardan sadece birkaçı.
İhsan Oktay Anar, “Galîz Kahraman”ın, başından sonuna kadar bir “oyun”dan ibaret olduğunu adeta kör kör parmağım gözüne misali okura gösterir. “Galîz Kahraman”ı, yapıt ve oyun arasındaki yakın markajdan, metinler arasında koşutluklar kurmasından, parodiye ve absürt öğelere yer vermesinden ötürü, postmodern bir roman kabul etmek makul bir yaklaşım görünüyor.
Tüm bunların ötesinde, İdris Âmil Hazretleri, galîz bir kişilik olsa da, o, içimizden, bizden biridir aslında, “İçimizdeki Şeytan”ın cisimleşmiş hâlidir kimbilir. “Galîz Kahraman”, hem eğlenmek, gülmek hem de toplumun çeşitli katmanlarına eleştirel bir gözle bakmak isteyenlerin elinden bırakamayacakları bir kült yapıt olmayı fazlasıyla hak ediyor.
KAYNAKÇA:
İhsan Oktay Anar, Galîz Kahraman, s.29, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2014, İstanbul
Agy., s.30
Agy., s.96
Sorry, there were no replies found.