İÇİMİZDEKİ TAŞRA

  • İÇİMİZDEKİ TAŞRA

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 14:41

    İÇİMİZDEKİ TAŞRA*

    Makale Yazarı: Asuman Susam

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Ocak/Mart 2016) 25. sayıda yayımlanmıştır.

    Gölge varlığın, varoluşun biricik kanıtı değilse ne? Peki gölgesizler… gaiptekiler, gaipteki hayat… Bütün bu düşündüklerimiz biz varız, diye var. Belki biz rüyayız, dünya dediğimiz bir rüya…

    Klostrofobiktir çoğu taşra hikâyesi ya benim için öyle değildir taşra. Zamansızlığın mekânıdır. Mekânsal bir açıklıktır. Bir varoluş evrenidir, ruhsal bir iklimdir. Dış zamandan çok için hükmünü sürer orada. Coğrafyanın yatay serüvenine karşı insanın dikey aranmaları, içe doğru, kuyu yolculukları… Her ayrıntı için duyumlar keskinleşmiştir; kanat çırpış, ot hışırtısı, yağmur tıpırtısı, rüzgâr esişi, bulut gölgesi… Bütün sesleri Gammaz Yürek içine çekmiştir, bütün görüntüleri kaydetmiştir. Taşra #melankolik bir yasevi’dir yavaşlığınca. Orada hiç kimse kimseden saklanamaz, hiçbir şey hiç kimsenin gözünden kaçmaz. Ama oradayken, göz önündeyken yok hükmünde olan pek çok şey kaybolduğunda değere biner. Ancak bir kayboluş varlığın sınanma yerine dönüştürür taşrayı.

    Taşra anlatıları merkezle ilişkisi yüzyıllardır sorunlu olmuş bir toplumda elbette çok olacaktır. Osmanlı’nın taşrası, Cumhuriyetin taşrası, şimdiki zamanların taşrası anlatılarda zamanın ruhuna göre farklılıklar taşısa da değişmezleri ile daha çok edebiyatta kendini sorunsallaştırmıştır. Edebiyattaki taşra meselesi üzerinden tematik bir yaklaşımla taşrayı kendi merkezimize çekmeye çalışırsak herkesin taşra duyuşu ve hafızasında beklettiği taşrası farklı olacağından metin üzerinden taşraya bakışı ve yorumlayışı da başka olacaktır. Benim için içimin zaman ve mekân algısına denk düşen taşra, Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’inde (1) kimlik kazandırdığı taşradır.

    Son derece basit bir konu, çetrefil bir kurgu, varlık-yokluk aksında gidip gelen insanlar, oluşlar, kayboluşlar, silinişler, düşten hakikate, hakikatten düşe düşüşler… Bu yazının evreninde taşranın kendisi başlı başına bir roman kahramanı olarak çıkar karşımıza. Düşle gerçek, uzak ile yakın, merkez ile taşra arasındaki geçişler- geçirgenliklerle silik, belirsiz bir zamanda olup biter her şey. İnsanlar hem orada hem değildir. Var’ın yüzü hep yoka, gayba dönüktür. Var bildiğimiz gerçekten var mıdır, şimdi ve burada olan hakikat midir? Zamanın askıya alındığı bir mekânda her şey bir berberin aynasından seyredilen geniş bir şimdiki zaman masalı mıdır? Peki ya okur? Elindeki ayna-kitaptan içeri girdiğinde onu ele geçiren iç zamanla dışarıdaki zaman arasında askıda nasıl bir hakikat evreninden içeri girmiştir?

    Roman, kişiler arası ilişkilerin müphemliğine zaman ve mekânsal düzensizliklerin de eşlik etmesiyle, ilişkilerden çok ilişkisizlikler üzerine boy veren ıpıssız yalnızlıklarıyla kaotik ve #metaforik bir evren-aynadır. Köyden şehre berberin ayna kapısından gidip gelenlerle kurulmuştur roman. Nedensiz kayboluşlarla kurulan romanda her #gayb kendi içinde bir varoluş meselesine odaklanmışsa da dış çerçevede aynı felsefi soruna gelip bağlar kendini. Kayboluş ve zuhur etme hikâyeleri, metin içi metinlerle kurulan bu küçük #anlatıçemberleri romanın katlarını oluştur. Roman bir berber aynasından seyredilen varlık ve oluş dünyasının yansımalarıyla toplumun #alegorik bir okumasını yapar. Sık sık akışı kesen “şehirdeki yazar”ın ayna-gözü ey okur, şimdiden ve kendi varlık evreninden kopma demektedir. Varlık ve yokluk; hakikat ve düş geçişlerine yönelik içe bakış böyle yabancılaştırma anlarıyla sağlanırken, okur da rehavetten uzak bir varlık, varoluş sorgulamasına çekilebilmektedir. Nasıl azdan çoğa gitmek varsa varlıktan yokluğa gitmek de var. Ve roman bu sorgulamayı yokluk, yok oluş, gölgesiz oluş üzerinden yapar:

    “Belki de doğru düşünüyordu; herkesin bir yoku vardı köyde, herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyorlardı insanlar gibi, kahveye oturup çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki #köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sessizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giyiyordu.”

    Roman, #Güvercin’in kayboluşu üzerine geçmişe dönük gayb hikâyelerinin kurulmasıyla gelişir. Bu köyde insanlar nedensiz yoklara, yokluğa karışırlar. #BerberNuri, #AynalıFatma…bu kayboluş hikâyeleri taşra sessizliğindeki insan ilişkilerinin tekinsiz katlarını, kıvrımlarını da okura birbir gösterir. İlmek ilmek sökülür taşra bu romanla. Suçlar, kabahatlar, günahlarla örülü bir #ikiyüzlülük içinde devinen köy/dünya eleştirel bir art alan olarak önümüze serilir. #Köyünmuhtarı, bekçisi ve güçlüsü üzerinden bir iktidar eleştirisi de yapılmaktadır. Sessiz yığınların #hiçkimse oluşluğu sorgulanmaktadır. Bu alt okumaların en dışında da kuvvetle yazarın biricikliğini kurduğu bir dünya olarak da dil ve yazı vardır. Yazının hakikati, yazarın bu hakikat alanına bir gölge gibi sızışı…Taşra/ dünya bir hayret yeridir; bu dünyaya düşüş hali ancak irrasyonelliğin içinde algılanabilirdir. Görülebilir, hissedilebilirdir. Bunu yazar ayna metaforuna yaslanarak yansıtır romanda. “Belki de ikiyüzlü bir pencereydi benim gördüğüm; ondan geçen bakışın hangi taraftan geldiği hem görenin hem de görülenin yaşadığı duygulara bağlıydı.”

    Gölgesizler’de #mekân bir gölge oyunundaki hayal perdesidir. Ve her şey gerçekmiş illüzyonu ile hayal olan gerçekmiş şaşkınlığı ve hayreti içindeki gel-gitlerle ilerler. Mekân o nedenle romanın kurucu unsuru olarak romanın gerçek ile kurmaya çalıştığı soru ve okurlara bırakmak istediği sorular açısından dikkatlice bakılması gerekendir.

    “Benim yazdığım şey kasaba ya da kent değil. İnsanın olabilirlikleri. Hem Kayıp Hayaller Kitabı’nda, hem de öteki romanlarımda sürekli bir #çıkışsızlık ve insanın ıssızlığı. Bu kahramanların kasaba ya da kentte olmaları beni ilgilendirmiyor. Sözgelimi Gölgesizler’in mekânı çok tehlikeli bir bölgeydi benim için. Köy edebiyatı dediğimiz türün doygunluk noktasına ulaştığı bir zamanda çıktı Gölgesizler. Ardından bu romanda imam var, muhtar var ama neden öğretmen yok, diye soruldu. Oysa benim amacım o alışılagelmiş köy romanlarından birini yazmak değildi.” (2)

    Bir söyleşisinde böyle der Hasan Ali Toptaş. Gerçekten de tipik ve alışa gelinen köy ve taşra romanlarından değildir Gölgesizler. Burada mekân da romanın alegorik atmosferine dahil bir unsurdur ve mekâna dair #simgeselkodlar romanın asıl söylediğini açmak için bir tutamak, bir zemin olur. Hiçbir mekân parçası uzun uzadıya ve ayrıntılarla yer almaz, çeşitlilik de taşımaz. Romanda köy varla yok arasında; devletin, merkezin görme mesafesinin dışındadır. Mekân bu otorite-iktidar ilişki ağında yok, görünmez, silik, belirsiz ve özelliksizdir. Kişiler yittikçe o da yeryüzünden silinip gidecek gibidir. #Muhtarlıkbinası heyula gibi devletin ceberutluğunun simgesi olarak köyün orta yerinde durur. Tüm şiddet olaylarının vuku bulduğu yerdir önü. Yine de insanlar arası ilişkileri özellikle de örtük bırakılmış güç ilişkilerini sezgisel bir biçimde de olsa vermek açısından mekân bu romanın diğer unsurları bir arada tutmak için kullandığı harcıdır diyebiliriz. Hem tanrıya hem devlete uzak, insanlarının yaşadıklarına kendilerini inandırmakta zorlandıkları bir yerdir romanın habitatı. “Köy, güneşin altında yaralı, beyaz bir hayvan gibi yatıyordu(r).” Berber dükkânı, #DedeMusa’nın ve imamın evi, muhtarlık taşranın varoluşsal sıkıntılarının ve sıkıcılığının anlatım yerleridir. Berber dükkânı romanın paralel evrenler olarak iç ve dış kurgusunun kilit mekânıdır. Romandaki tüm geçişler, zuhur edişler ve kayboluşlar bu mekân aracılığıyla kendilerine yer bulurlar.

    Peki, mekânlardan roman uzun uzadıya söz etmezken roman yazarın da dikkat çektiği gibi tipik bir köy romanı hiç değilken taşra ile bağı ve temas’ını nasıl korumak gerekmekte romanın? Bu soruya aranacak yanıt romanın asıl meselesinin ne olduğunu da açık eder bir çabayı da gerektirir. Roman bir kayboluşlar hikâyesi ise köyle şehir arasındaki gidiş gelişler taşranın şehrin negatifi olarak görülmesine olanak vermez mi? Dış iç ilişkisinde taşra ister istemez içi temsil etmez mi?

    Yazar-anlatıcının kurduğu bir oyunun içine çekilir okur Gölgesizlerde “ yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek insan ne yapsa bir oyun içinde.” Düş ve gerçek arasındaki gidiş gelişler de dünya bir hayal perdesidir yazar için. Oyunun oynayan gölgesizler âlemine çekilir, ya da oyuna katılmak için kısa bir süre için de olsa gölgesini giyinir. Bu açıdan baktığımızda metafizik bir bağ üzerinden okumamızı yaptığımızda gölgesizlik âlemi, yokluk âlemi ile gölgeler âlemi arasındaki varoluşa dair ağır ve ağrılı soruları da sordurur roman. Bu soruların açıldığı yerdir taşra romanda. Issızlıktır, fırlatıldığımız gurbettir, varken yok olduğumuz, unutulduğumuz… O nedenle romandaki kişiler var olduklarını önce kendi kendilerine kavramaya sonra da ötekilere- okur da buna dahildir- bunu kanıtlamaya çabalar dururlar. Ama taşra-köy büyük hissiz-ıpıssız bir açıklıktır, varlığı yutandır. O nedenle ruhlar burada bu açıklığa rağmen daralır. Görünmez duvarların dışına çıkmak kaybolmakla mümkün olur.

    “ – Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor. Tekrarlardan değil, dedi; tekrarların tekrarından.”, “#CıngılNuri’nin yıllar önce köye gelişiyle Cennet’in oğlununkinin hiç farkı yoktu; tekrarların tekrarıyla sürüp giden yaşam, zamanları ve bedenleri değiştirerek kendini bir kez daha sergiliyordu…”, “…binlerce kişi, ayrı ayrı yerlerde birbirinden habersiz binlerce duruşu tekrarlıyordu böyle…” Kayboluşlar, tekrar bulunuşlarla yaşam bir döngüsellik içinde Sisiphos trajedisi gibi yinelenir durur. Varoluş sıkıntısı hiç geçmez. Köydeki için de şehirdeki için de. Yazar-anlatıcı sıkıldığı için, iç sıkıntısını geçirmek için hikâyeler uydurur. Köydekiler kaybolur. Okur sıkıntısını geçirmek için onu okur, oyalanır. Sonra? Sonra yine herkeste kalan bu dünyada olmanın sıkıntısıdır. “İşte böyle, insanlar burnumuzun dibinde doğuyor, burnumuzun dibinde yaşıyor, sonra birdenbire yoklara karışıyorlar…”, “Bütün bunları fark edemediğimize göre yoksa biz de mi yokuz?”

    Bu Tanrıya ve devlete en uzak köyde kayıplar üzerinden devletle-merkezle-otoriteyle kurulan ilişki şaşırtıcı ve yeni değildir elbette. Buradaki otantiklik taşra-merkez ilişkisinin kurgulanışı ve diliyle ilgilidir. Köyde #devletitemsileden muhtarın devlet katına çıktığında nokta kadar hiçleşmesi, köyde yaşayanların devlet katında, bürokraside ancak nokta kadar değerlerinin olması ve varlık alanlarının bu kadar olması Muhtarı ciddi bir varlık krizinin içine sokar. Varken yokturlar, işte. “bir kızın kayboluşunun devlet işlerinde kaçıncı sırada yer aldığını bilmeyecek ve bu bilgisizliği yüzünden devletin bayrak dalgalandırdığı bir köyü şu kadar gün muhtarsız bırakacak kadar aptalsan, nasıl muhtar olabilin ki?” der devlet ona. Devlet katında “gördüğü şey, Güvercin’in yokluğuna benzeyen küçücük, belli belirsiz bir işaretti[r]. Nokta bile değildi[r] hatta, sayfayı dolduran binlerce tuhaf çizginin arasında, pire gözü gibi daracık bir boşluktu[r]…”

    Gölgesizler özellikle merkez-taşra, ilişkisi üzerinden devletin, iktidarın otoriter gücü üzerinden bireyin varlık yoklamasını eleştirel ve ironik bir tonla yapar. Yer yer grotesk unsurlardan beslenir roman. Bu yanıyla Yıldız Ecevit’in çalışmasında da belirttiği gibi #kafkaesk bir yana sahip oluşuyla anılır #HasanAliToptaş. Kimi açılardan doğruluk taşıyan bu saptamayı belki daha başka yönlerden yeniden düşünmek de mümkün olabilir mi ki? #Varoluştrajedisi ve dünyaya gelmiş bulunmak üzerinden her ikisinde de var olan iç sıkıntısı bağlamında otorite, iktidar ilişkileri, insanın ötekiyle ilişkisi bağlamında ortak yerlere varoluşçu bir sancıyla dokunuyorsalar da Kafka için çember bir cehenneme kapatır kendini. Hasan Ali’nin hayal perdesiyse son sönen mumla birlikte bir belirsizliğe, kendisinden ne doğacağını bilemediğimiz bir boşluğa kapanır. Rutin ve tekrar, sıkıntı kadar yenidenlik gayretini de taşır onda. Taşra bağlamındaysa belki uzak bir yoldaşlıktır ya, Faulkner en azından Döşeğimde Ölürken’de ağzımda bıraktığı taşra tadıyla Gölgesizler’in taşrasına mekânsal özellikleriyle ve bu özelliklerin insanların gündelik hayatlarını sürdürüş biçimleri, şeylerle kurdukları ilişki bağlamında daha yakın duruyor. Sonuçta yaşam dediğimiz şeye hafıza havuzunda biriktirdiklerimiz renk ve kokusunu veriyorsa bu yakın tatların birbirini çağırmalarında poetik olarak da bir yanlışlık olamaz değil mi?

    NOTLAR:
    (1) Hasan Ali Toptaş, Gölgesizler, Can Yayınları, 1. baskı, istanbul, 1995
    (2) Aziz Çağlar, İnsanın Issızlığının Romancısı: Hasan Ali Toptaş, Hürriyet Gösteri, S: 217, Mart 2000, s. 29.

    #içimizdekitaşra #AsumanSusam #gölge #gölgesizler #gaiptekiler #taşrahikâyesi #varoluşevreni #ruhsalbirkimlik #GammazYürek #edebiyattataşra #varlıkyokluk #aynakitap #evrenayna #metiniçindemetin #berberaynası #şehirdekiyazar #herkesinbiryokuvar #gölgeoyunu #hayalperdesi #insanınıssızlığı #köyedebiyatı #köyünhabitatı #kayboluşlarhikâyesi #gölgesizlikalemi #yoklukalemi #gölgeleralemi #tekrarlarıntekrarı #varlıkkrizi

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
İÇİMİZDEKİ TAŞRA* Makale Yazarı: Asuman Susam *Bu…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now