Homeros, Troya ve Biz: Karışık Kafalar, Karmaşık İlişkiler
-
Homeros, Troya ve Biz: Karışık Kafalar, Karmaşık İlişkiler
#Homeros, #Troya ve Biz: Karışık Kafalar, Karmaşık İlişkiler*
Makale Yazarı: Haluk Şahin
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak / Mart 2018 34. Sayıda yayımlanmıştır.
#2018’in Troya yılı ilan edilmesi daha çok turistik bir olay olarak algılansa, ya da öyle algılanması istense de, aslında gündeme getirdiği diğer konular açısından da iyi oldu. “Diğer” derken özellikle edebi, sanatsal ve kültürel konuları kastediyorum. Böylece uzun zamandır gündemimizden düşmüş ya da hiç girmemiş bazı konulara da değinmek şansını elde etmiş bulunuyoruz.
Bunlardan birisi de “Homeros’tan bize ne?” sorusudur. Tabii bu soru, “ #Anadolu ve #Trakya’da İslam’dan önce varolmuş #uygarlık ve kültürlerden bize ne?” sorusunun bir alt kategorisidir. Ülkenin kurucusu #Atatürk’ün önemini çok iyi bildiği, ama kendisinden sonra gelen bazılarının hiç hazzetmediği bir sorudur bu. Onlara göre, konuşulacak bir yanı yoktur. Tarihi süreç Türk-İslam zaferiyle sonuçlanmıştır…
Oysa, günümüzün küresel dünyasında öyle ya da böyle bu sorudan kaçamazsınız. Tarih sınavında soru seçme hakkınız yoktur.
Homeros-Troya ilişkisi ile başlayabiliriz. Ne gereksiz soru diyebilirsiniz ama öyle değildir. Kronolojik tarih olarak Troya Homeros’tan çok önce gelse bile, güncellikte Homeros Troya’dan öndedir. Homeros olmasaydı, #İlyada’yı yazmasaydı, yine Troya olur muydu? Elbette olurdu. Ama sıradan bir #höyük ya da arkeolojik kazı yeri olarak olurdu ve belki de o kadarı da olmazdı. Yüzyıllar boyunca gezginler ve bilginler Troya’yı Homeros yüzünden aradılar. #HeinrichSchilemann, #1870’lerde #Çanakkale’de #Hisarlık’ı Homeros’un Troya’sını ya da #İlium’unu bulmak için kazdı ya da “yardı”. Ondan sonra kazanlar da, ne derlerse desinler, ne kadar inkar ederlerse etsinler aslında hep Homeros’un eserinin izlerini arıyorlardı. 1982-2004 arasında kazı yapan Prof. Manfred Osman Korfmann kendisinin bir Homeros araştırmacısı değil bir arkeolog olduğunu ısrarla vurguladı ve Homeros’un Troyası ile bu ören yeri arasındaki ilişki hakkında bir şey söylememeye özen gösterdi: Ama o da Homeros olmasa o taş yığınlarının insanları fazla heyecanlandırmayacağını çok iyi biliyordu. Neyse ki, uzun yıllara yayılan kazılardan sonra buranın “o” kent olması olasılığının başladığı zamandan çok daha fazla olduğunu açıklayabilmenin mutluluğunu yaşadı. Gerçekten Homeros-Troya özdeşliği yeni bulgularla her yıl daha da güçlenmekte. Gittikçe daha fazla insan yöreyi elinde Homeros’un rehberliğinde dolaşıyor ve Troya savaşının izlerini arıyor. Yabancı basında her yıl bu konuda yüzlerce yazı yayınlanıyor. Homeros ve Troya hep popüler ve güncel. Tartışmanın biri biterken biri başlıyor.
Homeros-Troya ilişkisi konusundaki bu ilgi ve duyarlılığı Türkiye insanına anlatmak zordur. Bizimki büyük bir olasılıkla okulda Homeros okumamıştır, evdeki kitaplıkta İlyada ve Odysseia’yı bulmamıştır, Troya atının içinden çıkan cengaverlerin adlarını masal dinlerken öğrenmemiştir, gezdiği müzelerde #Akhillesus’un oğlu #Neoptolemus’un #Priam’ın güzel kızı #Poliksena’yı kurban edişinin tablolarını seyretmemiştir. Bildiklerini daha çok magazin basınından ve popüler kültürden öğrenmiştir. Çoğunluk için, Homeros, #Herodot ile karıştırılan iki yabancı isimden biridir ama o kimdir?
Oysa Batı kültüründe yetişmiş edebiyat okuru için Homeros bir “#baba”dır, kurucu figürdür. Edebiyat, onun İlyada ve Odysseia destanlarıyla başlamıştır. Sonra ne geldiyse o temeller üzerine inşa edilmiştir. Bu saptama tek tek edebi türlere de indirgenebilir: Şiirin hası burada değil midir? #Odysseia ilk roman olarak değerlendirilemez mi? #JamesJoyce’un #Ulysses’i bundan esinlenmmemiş midir? Gene Odysseia gezi edebiyatının ilk örneği sayılmaz mı? İlyada’da savaş muhabirliğinin ve hatta spor yazarlığının en çarpıcı örneklerine rastlamaz mıyız? Ya siyasal tarih? Güç sahipleri arasındaki çekişmeler, entrikalar, askeri manevralar Homeros’un anlattığından daha iyi nasıl anlatılabilir?
#Batılı edebiyat okuru için her şey Homeros’la başlar. Onu bilmemenin mazereti yoktur. O yüzden oraya sık sık dönülür. “Doğulu” edebiyatların da elbette kurucu eserleri vardır. Örneğin biz de #DedeKorkut masallarına, #YunusEmre’nin şiirlerine bu gözle bakabiliriz. Hintliler için Vedalar’ın ya da #Ramayana’nın, Japonlar için #Murasaki’nin #Genji’nin Hikayesi’nin bu niteliklere sahip olduğu söylenebilir. Ancak, “#Doğulu” sayılan bizim, bu topraklarda kök salmış insanların, Homeros ve İlyada konusunda Japonlar ve Hintlilerle eşit konumda olduklarını söylemek ne kadar doğru olur?
Bence olmaz. Hiç olmaz. Doğu-Batı ikilemesi bu noktada işlemez. Çünkü biz, özel konumumuz açısından, hem biz hem de onlarızdır bir bakıma.
Şundan: Eserleriyle Homeros Batı edebiyatının kurucu figürü olsa da, anlattıkları bu toprakların malzemesidir. Mekanlar buradadır, izler buradadır, kalıntılar buradadır. Kaz Dağları buradadır, Troya buradadır. O #rüzgar ve #kekikkokusu buradadır. Oturduğumuz binanın duvarları onun taşlarından yapılmıştır, eriğini yediğimiz ağacın tohumu oradandır. Okusak da okumasak da, bu doğal çevre, bu yaşam dekoru, çağdaş yazarların içinde soludukları ve yarattıkları ürettikleri dekordur. Bunun edebi bir izdüşümü olmayacak mıdır? Homeros bir şekilde onların yarattıklarına sızmayacak mıdır?
İkincisi, #RudyardKipling gibi biz de diyelim ki “Doğu Doğu’dur, Batı ise Batı, ikisi asla bir araya gelemez.” Ne demek gelemez, hangi düzlemde ya da katmanda gelemez? Biraz dikkatle bakınca görürüz ki hiç de öyle değildir. Ayrı görünen iki şey arasında ilk bakışta göze çarpmayan ilişkiler, ilintiler, bağlantılar, sızıntılar olabilir, olagelmiştir. Bu coğrafyada Homeros’tan #Dadaloğlu’na, oradan #YaşarKemal’e ve en genç yazarlara uzanan yeraltı ırmakları vardır. Bu, bizim edebiyatçımız için #Hint’te #Çin’de #Maçin’de olmayan özel bir durum, fazladan bir şanstır. Bu nedenle, kurucu figürümüz olmasa da Homeros’a ve Troya’ya biz farklı bakarız. Bize özel şeyler söyler.
Bir #edebiyatsever ve yazar adayı olarak bu özel ilişkiyi genç yaşta farketmenin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini kendi hayatımdan örnekle somutlaştırmak istiyorum. Bunu, özellikle iyi edebiyat öğretmenlerinin gücünün bir kanıtı olarak yapmak istiyorum. “Anadolu’nun yeraltından ileri geri akan edebi yaratıcılık ırmakları” bulunduğuna ilişkin cümleyi tam 60 yıl önce Bursa Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmenim Muzaffer Abi ‘den (Gürses) duymuştum. Bir yandan Pir Sultan Abdal, Yaşar Kemal, Sait Faik, Fazıl Hüsnü Dağlarca okurken bir yandan da Homeros okumanın bir züppelik ya da yabancılaşma değil, bu toprakların edebiyatına ulaşmanın yollarından biri olduğunu bize öğretmişti. #AhmetCevatEmre’nin İlyada çevirisi 1957 yılında #VarlıkYayınları’ndan çıkmıştı. Nesir bir çeviri idi, kolay okunuyordu ama asla bir #AzraErhat-A. Kadir manzum çevirisi kıvamında değildi. Erhat ve #Kadir on yıl kadar sonra çıkan o muhteşem çeviri ile Homeros’u Türkçe okumayı büyük bir edebi haz haline getirdiler. Epey geç gelmiş olsa da, Türk edebiyat okuru için bu da bir şanstır, ayrıcalıktır. Yıllardır çeşitli dillerde İlyada ve Odysseia çevirisi biriktiririm, Homeros’un özgün sesini bu kadar sadakatla yansıtan ama kendi dilinin olanaklarını bu ölçüde başarıyla kullanan başka bir çeviri var mıdır cihanda, başka bir coğrafyada olabilir mi emin değilim.
Kişisel örneğimle devam edeyim: Bir edebiyat öğretmeninin yönlendirmesi ve teşviki ile başlayan Homeros bağlantım bir ömür boyunca devam etti, benim yalnızca Çanakkale yöresine değil, edebiyata ve #Ege’ye ve hatta Türkiye’ye bakışımı belirledi. #Vergilius’un, #Aeneid destanının başlarında tarif ettiği üzere “Troya’nın tam karşısında” bulunan #Bozcaada’yı yarı mesken seçmişsem biraz bundandır. 1982’den itibaren Troya’yı ve yöresini kazan büyük arkeolog Manfred Osman Korfmann’la ahbaplık kurmuşsam bundandır. 2001 yılından beri Bozcaada da #OzanınGünü etkinliğinde 22 dilde Homeros okuduysak bundandır. Şu anda bu yazıyı yazıyorsam bundandır. O yüzden diyorum ki, bu toprakların ozanlarının ve yazarlarının Troya ve Homeros ile Batılılarınkine benzemediği gibi Hintlilerin ve Japonların kuracakları ilişkilere de benzemeyen çok kendine özgü ilişkileri olabilir, olmuştur.
Bu bağlamda, en başta #HalikarnasBalıkçısı olmak üzere #MaviAnadolucular akla gelecektir. Onlar burada söylediklerime benzer şeyler söylemekle birlikte daha keskin ve iddialı konuşurlar. Homeros’un ve Troya’nın kime ait olduğu konusunda tereddütleri yoktur. Uygarlığın beşiği #Anadolu’dur. Batı’nın sonradan allayıp pulladığı Yunan mucizesi uydurmadır, bir mitostur. Homeros Anadolu’da gerçekleşen asıl mucizenin bir parçası, belki de muştucusudur. Asıl olan Anadolu uygarlığıdır ve biz ne yaparsak yapalım “bu efsaneler bu dağlara taşlara sinmiş”tir. Biz bu kültürün, bu arada Homeros’un ve Troya’nın, “hem fiilen, hem de hukuken mirasçısısyız.” Balıkçı’nın #AnadoluEfsaneleri kitabının önsözünde eleştirisi nettir: “Batı’nın çiçeklerini alıp artık kurumuş olan eski ağacımızın dalllarına pamuk ipliği ile bağlamaya ne hacet vardı? O çiçekleri açan gövde ve kökler bizim topraklarımızdaydı.” (s.13). İşin ilginci, 1980’lerde Avrupa Birliği’ne tam üyelik için başvurulduğunda Turgut Özal da Türkiye’nin Avrupalılığını buna benzer savlarla savunmuştur.
Başta Balıkçı olmak üzere Mavi Anadolucuların bu ilişkiyi #İyonya–#Peleponez ya da Anadolu Yunanistan arasındaki bir karşıtlaşma üzerinden kurmaları eleştirilmiştir. Anadolu’nun ihmal edilişini Yunanistan’ın şımartılmasına bağlamaları bazı çevrelerin tepkisini çekmiştir. Anadolu’nun yarattığı görkemli uygarlığı savunabilmek için Ege’nin karşı kıyısında bir “#öteki”ne ihtiyaç olmadığı söylenmiştir. Bence de öyledir. Bu ve benzeri tartışmalar küllense de hiçbir zaman tam olarak sönmez. Bakarsınız yarın öbürgün harlayıverir.
Bu görüşün tersini savunan ve Anadolu uygarlığına tepeden bakanlar da olmuştur ve kuşkusuz hala vardır. Bunlara göre Troya o çağlarda bir Yunan ileri karakolu konumundadır, onun uzantısıdır, aynı kültürü ve dili paylaşmaktadır. Homeros, İlyada’da farklı diller konuşan kavimlerin Troyaların safında savaştığını belirtir ama Troyalıların kendi aralarında ve Akhalılarla #Yunanca konuşmaları bu önyargıyı pekiştirir. Oysa Hitit tabletlerinden elde edilen bilgilerden ve Prof. Korfmann’ın arkeolojik bulgularından sonra biliyoruz ki Troyalılar #Luvice konuşup yazışıyorlardı. Onları Yunanca konuşturan Homeros’tu. Anadolu’nun o yöresinin kültürel ve linguistik açılardan Helenleşmesi Troya savaşından daha sonraki yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Unutmayalım ki Homeros İlyada’yı Troya savaşından en az dört yüzyıl sonra yazmıştır. Gücünü yitirmekte olan #Hitit ve Luvi uygarlıkları ile yükselen Anadolu (ve Grek) uygarlıklarının geçiştiği, kaynaştığı zaman dilimindedir. Destanda anlatılan, M.Ö. 12. yüzyıl Troya’sı ise (Troya VI) hala son Tunç Çağı’nın Anadolu’ya özgü özelliklerini yansıtan bir Anadolu kentidir. Kendisini yabancı ve istilacı Yunanlılara karşı savunmaktadır.
Bunları Homeros-Troya-Biz üçlemesinin arkasında karmaşık bir fon bulunduğunu hatırlatmak için yazıyorum. Kuşkusuz, cehalet pususu hala dağılmamıştır. Batılı turistlerin bir kısmı Troya’yı Yunanistan ya da İtalya’da sanırlar. Türklerin çoğu da nerede olduğunu bilmez. Çoğunluk Homeros’tan “İzmirli kör ozan” diye söz eder ama ne İlyada’yı ne de Odysseia’yı okumuştur. 1990’larda, her yıl Çanakkale’de yapılan #TroiaFestivali’ne devlet yardımı konusunda bir şeyler yapmak isteyen Kültür Bakanı karşılaştığı sağcı muhalefeti şöyle anlatmıştı: “Yunan kültürünün propagandasına alet olmayalım” diyorlar! Bu zihniyet Troya’yı Yunanistan’a bırakırken kendisinin burada bulunuşunu “fetih” ötesinde bir açıklamayla donatamıyor.
Diyelim ki tamamen Türk-İslam sentezine dayalı bir beyin yıkama ile bu türden soruları örttünüz. Kendi insanlarınızı susturdunuz. Peki şu küresel dünyada, şu ”küresel köy”de bunun dışından gelenlerin sorularını ne yapacaksınız? #Hollywood, popüler kültür ve turizm için Troya hiç tükenmeyen bereketli bir konudur. Sizin kaçtığınız sorular orada üreyecek, size ve çocuklarınıza ulaşacaktır. Dünyanın çeşitli yerlerinde her yıl Troya konusunda onlarca roman yazılıyor. #BBC’de şu sırada Troya konusu sekiz bölümlük bir dizi yayınlanmakta. Gelip size soracaklar: Homeros sizin neyiniz olur? Troya kime aittir? Hatta soranlar çıkacaktır: Troyalılar Türk müydü? Bana soranlar oldu. Çok ilginç şeylerle karşılaştım. Çanakkale Troia dergisinin beşinci sayısındaki yazımdan aktarıyorum:
“2004 yılında, şimdi tahta atı Çanakkale’de bulunan Truva filmi gösterime girdiğinde bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Troya konusunda bir ilgi patlaması yaşanmıştı. Ben de Radikal gazetesindeki köşemde filmi konu alan birkaç yazı yazmış, birine de “Troyalılar Türk müydü?” başlığını koymuştum.
Yazının gördüğü olağanüstü ilgi beni şaşırtmıştı. Yerli yabancı gazeteciler peşime düşmüştü. Televizyon programlarına çıkmıştım, elektronik postam türlü çeşitli mesajlarla dolmuştu. Belli ki, hassas bir noktaya dokunmuştum. Belli ki, kimlerin Türk olduğu sorusu pek çok kişiyi ilgilendiriyordu. Ve pek çok kişi, sorduğum soruya olumlu yanıt vermemi istiyor, yani Troyalıların Türklerle en azından akraba çıkmasını diliyordu.
Konuyu biraz daha derinlemesine araştırınca gördüm ki, bu soru ilk kez sorulmuyor. Üstelik anladım ki, bu soruyu daha çok, soy sop meraklısı Türkler değil Avrupalılar sormuş. Hem de Orta Çağ’da, yüzyıllar boyunca sormuş. Tarihçiler oturup kitaplar, makaleler yazmışlar. Ne yazdıkları döneme göre değişimlerden geçmiş. Başlangıçta, Katolik Avrupa, “Kaf Dağı’nın arkasından gelenler” Anadolu ve Balkanlardaki Ortodoks Hristiyanları ezip geçerken “Yaşasın Troyalılar” diye alkış tutarken, Müslüman akıncılar kendi topraklarına girince “Yok canım bunlar Troyalı filan değil, düpedüz şeytan” demeye başlamışlar.
Malum, “homo sapiens” böyle bir tür-kendisini tanımlayabilmesi için mutlaka bir “öteki” icat etmesi gerekiyor. O “öteki”ni değişen koşullara göre dönüştürerek kendi hayatına ayar veriyor.
Orta Çağ’ın sonlarına doğru tarihçilerin gündemine niçin böyle bir sorunun girdiğini anlayabiliriz: Asya’dan gelen durdurulmaz bir askeri güç Anadolu’ya giriyor, karşısına çıkanı ezip geçiyor ve Batı’ya doğru ilerliyor. Kim ola ki bunlar? Nereden çıktılar, nasıl böyle usta cengaverler oldular? Sakın bunlar Troya’nın Yunanlılar tarafından yıkılışından sonra başka yörelere göç etmek zorunda kalmış olan Troyalılar olmasın? “Tarihçi imgelemi” çalışmaya başlıyor: Kral Priamos’un yeğeni Troyalı cengâver #Aenas’ın birçok badireden sonra İtalya’ya ulaşıp Roma’yı kurduğunu #Virgilius’un #Aeneid destanından biliyoruz. Ya torunu #Turkus? Ona ne oldu? Sakın bu Türkler onun soyundan gelenler olmasın?
Aslında Orta Çağ boyunca feodal düzenin gereği olarak hemen tüm “soylu” aileler bir şekilde secerelerini Priamos’un Troya’sına kadar görürüyorlar. Troya asaletin ya da “mavi kan”ın kaynağı sayılıyor.
Ama dediğim gibi, bu nereden zuhur ettiği bilinmeyen yeni güç Viyana kapılarına doğru yürüyüşüne devam edince bakış değişiyor, Türklerle Troyalılar arasında bağlantı bulunduğu iddiasından vazgeçiliyor. Tam tersine, Türkler Avrupa’da yaşamaya hakkı olmayan kan içici Moğollar olarak betimleniyor!
Ben andığım kitabın sonunda “Troyalılar Türk müydü?” sorusunu sorarak etnik bir sav üretmeye çalışmadığımı, sadece, bizi de ilgilendiren bir tarihsel mitosu anlamaya çalıştığımı söyleyerek birçoklarını hayal kırıklığına uğratmış bazılarını da sevindirmiştim. Bizim milliyetçiler “Evet, Troyalılar bal gibi Türk’tü!” sonucuna varmadığım için kızarken, Yunanlı milliyetçiler ise “Zaten saçma bir soruydu. Siz kim, Troya kim!” türünden sözlerle kibirli tavırlarını dışa vuruyorlardı.,
Bence asıl önemli olan vardığım diğer sonuçtu. Evet, etnik olarak Türklerle Troyalılar arasında bir bağ olduğu kanıtlanamayabilirdi, ama bizim Troyalı olduğumuza kuşku yoktu. Bizim, yani etnik kökeni ne olursa olsun bu topraklarda yaşayanların, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, Türk milletinin… Troyalılık bizim varoluşsal durumumuzdu. Eski #İzlandaca sözlüğünde #Türk ve #Troyalı (#Tyrkir) kelimeleri aynı imiş. Durum bugün de öyleydi. Hepimiz Troyalı idik!
Bizi belirleyen coğrafi ve tarihi anlamda “sınırda yaşamaya” yazgılı olmamızdı. Sınır derken ta Homeros’tan bu yana süregelmiş hayali Doğu-Batı sınır çizgisinden söz ediyorum. İlyada’dan, bir yanda Yunanca konuşan Akhalıların öbür yanda ise “bır bır bır” başka diller konuşan “barbar”ların bulunduğunu anlıyoruz. O dili anlamayan Yunanlılar için ayrım net: Ya onlardansın ya da Doğu’lu “öteki”sin. Troyalı demek “öteki” demek. Homeros’tan birkaç yüzyıl sonra Herodot bu çizginin iki yanına Yunanlılar ile Persleri koyuyor. Ve buna dayanan bir ikileme (dichotomy), çeşitli kisveler altında günümüze kadar geliyor:
Batı-Doğu
Yunanlılar-Barbarlar
Yunanlılar- Persler
Hristiyanlık-Müslümanlık
Özgürlük-Despotizm Vb. vb.Bu çerçevede Troyalıların, daha doğrusu bugün Troya coğrafyasında sınır boyunda yaşayan bizlerin, kendine özgü, sui generis, bir durumu olduğu ortaya çıkıyor. Tarih böyle olduğunu gösteriyor.
Buna denk düşen ruh halini, “ne tam orada ne de tam buradalık” ya da “iki arada bir deredelik” olarak anlatabiliriz. Bazen bölünmüş kişiliğe ya da şizofreniye yaklaşan, bazen “sınırda kişilik” (“#borderlinepersonality”) görünümü kazanan bir rahatsızlık, ikirciklilik, tedirginlik…
Ama zenginlik de.Evet zenginlik: Sınırlar iki bölgeyi birbirinden ayıran çizgiler oldukları kadar birleştiren çizgiler olarak da görülebilirler. Troya farklı uygarlıkların, Doğu ile Batı’nın, birbirinden ayrıldığı kadar buluştuğu yerdir. Böyle yerlerde iki yandan gelen dalgalar sürekli olarak aradaki bölgenin üzerinden geçer, kumunu, yosununu bırakır geri döner. Bu böylece süregider. O bölgede yaşayanlar zorunlu olarak her iki tarafı da anlamaya çalışırken her ikisine de benzemeyen zihinsel beceriler edinir, bakışlar geliştirirler.
İşte bu yüzden farklı olurlar. Başkalarının göremediklerini görebilir, yapamadıklarını becerebilirler. Hem güzel vals yapıp, harika çiftetelli oynayabilirler.
Ancak farklı olmanın bu türden avantajlarının yanı sıra, “açıkta kalmak” türünden dezavantajları da vardır. Bunu siz unutsanız bile böyle olmayan başkaları size hatırlatırlar. “Siz bizden değilsiniz” der, kafanıza vururlar. “Canınız cehenneme!” deyip öteki tarafa sığınacak olsanız oradan alacağınız yanıt da farklı olmayacaktır: Bizden değilsin!
İşte bu, Troyalılık sendromudur!Türkiye’nin son 25 yıldır yaşadığı dış politika serüvenini bu şablon üzerinden anlamlandırabiliriz: 21. Yüzyıl’a Avrupa Birliği’ne nihayet katılacağımız ve Doğu-Batı sınırını aşarak artık tam Batılı sayılacağımız hülyası ile girdik. Artık #Kopenhag’lıydık, Troya geçmişte kalmıştı.
Ne oldu? Bir sürü oyalamadan sonra, “Kusura bakmayın ama siz bizden değilsiniz” dediler…
Sonra hışımla öbür tarafa döndük, kapılarını çaldık, yanık sesimizle gayınları çatlata çatlata Arapça dualar okuduk, ne kadar Müslüman olduğumuzu görünce bizi bağırlarına basacaklarını, hatta başlarına geçireceklerini sandık. Biz #Osmanlı idik, Troya’dan bize neydi!
Ne oldu? Gene aynı şey: Kusura bakmayın ama siz tam bizden değilsiniz, Arapça ağzınıza yakışmıyor, farklısınız dediler. Kapıyı suratımıza çarptılar.
Böylece bir kez daha Troyalılığımızla başbaşa kaldık. Gidecek yerimiz yoktu. Sınırda yaşamaya yazgılı bir halk olarak gerçeği kabul etmek, her iki yandan vuran dalgalarla çalkalanırken kendimize özgü ve saygın bir varoluş platformu kurmak zorundaydık!”
Toparlıyorum: Homeros ve Troya ile ilişkimiz bizim için kolay yanıtları olmayan önemli ve karmaşık sorulardır. Bu sorular ve vereceğimiz yanıtlar, kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, benliğimizin derinliklerine kadar iner. Tıpkı Anadolu’nun altından akan ırmaklar gibi bizi, kimliğimizi, neler yaptığımızı ve yapamadığımızı belirler. Bizim Homeros okuyuşumuz farklıdır. Troya bizim için fevkalade özeldir!
* Prof. Dr. Haluk Şahin. Gazeteci-yazar
#troyasavaşı #troyaturizmi #ManfredOsmanKorfmann #troyaatı #destan #Kazdağları #tarih #herşeyHomeroslabaşlar #izmirlikörozan #uygarlıklarınbeşiği #tahtaat #TroyalılarTürkmüydü #sınırdayaşamak

Sorry, there were no replies found.