Holden Caulfield: Holden’ın Sahtekârları

  • Holden Caulfield: Holden’ın Sahtekârları

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 10:01

    Holden’ın Sahtekârları*

    Makale Yazarı: Bülent Uçar

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Ocak/Mart 2012, 9. sayısında yayımlanmıştır. 

    Çocuk çocukken kollarını sallayarak yürürdü
    Derenin ırmak olmasını isterdi
    Irmağın da sel
    Ve su birikintisinin de deniz olmasını…
    Çocuk çocukken
    Çocuk olduğunu bilmezdi
    Bağdaş kurup otururdu
    Sonra koşmaya başlardı
    Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
    Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…
    ~Wim Wenders-Wings of Desire~

    Bir seri olarak yayımlandığı 45-46 yılları arasında geçen süreç göz ardı edilirse, kitap olarak ilk defa 1951 yılında yayımlanan The Catcher ln The Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar) bir ‘Genç Adam Çocuk’un bakışından, neredeyse fenomenolojik bir sahtekârlık deşifrasyonudur. Amerikalı yazar J.D Salinger tarafından yazılan ve yarım yüzyılı aşkın süredir bir tür insan modelinin başucu kitabı olan, hatırı sayılır süreler boyunca yasaklı da kalan bu romanın ruhundaki içtenlik ve poz verme itkisinden uzaklık göz önüne alındığında, buna kitabın protagonisti Holden Caulfield’in kimi zaman uzak kalma duygularıyla kimi zaman da bulantı atakları eşliğinde sayısız yerde dile getirdiği, sahtekâr-sahtekârlık sözcüklerindeki kullanım sıklığı ve ‘kitsh’ anlatıları eklendiğinde, eserin bir sahtekârlık deşifrasyonu olduğu gerçeği anlaşılacak düzeye yükseliyor.

    Eğitim politikalarının lise prosedürü göz önüne alınarak kimi tutucu Amerikan bölgelerinde lise düzeyi okullarda ve bazı kütüphanelerde ahlaka aykırı ve müstehcen bulunması dolayısıyla uzun süre yasaklı kalmıştır Salinger ve Holden. Oysa sosyal hayat, kişinin hem kendisine hem diğerine yönelik ikiyüzlülüğü ve bunun getirdiği kaçınılmaz sahtekârlıkla akıllı uslu(!) bir pornografi barındırır ve bu hal deşifre edildiğinde utanç, örtüyü kaldıranın sayılır ya, bu olmamalı.

    Holden Caulfield, sessiz karanlıkta acemice söylenen şarkının titremeye direnen sesine saklanmış müzik gibi, güven vermese de korkuyu uzak tutar ve bakışları örtüyü çekip alsa da, çocuksuluğundan olmalı tehlikesiz görünür. Ancak, siz yine de hiç hafife almayın onu ve onun gibileri. Ve akılda tutulmalı ki bulunduğunuz yerlerde Caulfield gibileri varsa eğer ve sizler onlardan birinin bakışları altındaysanız, anlamca tutunabilen biri olarak, tiksinilmeden, rahatsızlık duyurmayan bir eda içinde var olmayı deneyecekseniz, üzgünüm; bu, zor ve boşuna çaba olacaktır. Hem bilinmelidir, Holden ve onun gibilerin övgü ve sempatisine mazhar olmak, kayda değer bir varoluş aklaması sayılabilecek denli yoğun bir değer taşır.

    “The Catcher in The Rye”, yazar J.D. Salinger, Holden’ın yaşadığı şekilde yaşamamış olsa dahi, olması gereken biçim ve içerikteki olabilecek en dürüst anlamda vahşi ve sert bir ergenlik çağının bir çeşit kurgusal otobiyografisi gibidir. Holden’la Salinger’ı, yazar ve yazarın yarattığı bir karakter olarak ayırmak pek olanaklı görünmüyor. Roman boyunca o denli bir iç içe geçiş ve içtenlik duyuruyor ki kendini… Kitabı okurken neredeyse her sayfada altı çizilesi bir bölümle karşılaştığınız o anlarda, Salinger’ı telefonla aramamak için kendinizi güçlükle alıkoyduğunuzu fark ediyorsunuz. Üstelik onu aramanın imkânsız olduğunu bile bile yaşıyorsunuz bu güçlüğü.

    Kitap yayımlandığı 1951 yılından bu yana, yalnızca onlu yaşlarını süren kimi “yetişkin çocuk”ların değil, bir türlü büyümeyen, büyüyemeyen, buna ısrarla karşı çıkan “çocuk yetişkin”lerin de ilgisini çekmeyi başarmıştır. Hatta belki yetişkin çocuklar, çocuk yetişkinlerden daha da çok sevmişlerdir bu romanı ve kahramanı Holden Caulfield’i.

    Geride kalan onlarca yıla rağmen Holden, Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar, eksilmeyen, her dönemde hayranlarını çoğaltan bir etki gücüne sahip olmayı başardı. Hâlâ, henüz yetişkin olmayı isteyemeyerek buna direnmeyi seçenlerin, tek uğraşları yetişkin olmak olanların sığ, sıkıcı karanlığına bulaşmaktan korkarak çocukluktaki masumiyeti kutsayanların, bir çeşit Peter Pan sendromuyla meşgul ruhların başucu kitabı olmayı sürdürüyor. Sanırım Holden’ın özgür, hırs yoksunu ve henüz kirlenmemiş ruhu ve Salinger’ın neredeyse hiçbir yazarın yazarlık serüveni içerisinde göze alamayacağı denli komplekssiz anlatım biçimi bu etkinin oluşmasını ve sürekliliğini sağlayan en güçlü nedenler olarak görülmeli. Bir tür kişilik testi bile olabilir Holden etkisi. Onu delice bir sevgi ile karşılayan bir insanın nasıl biri olabileceği üzerine keskin ifadeler söylenemese de bu kişinin kötü biri olamayacağı söylenebilir. Holden, Tanrım! Olacak iş değil. Onun ruhu gerçek olamayacak kadar hayali bir güzelliğin içinde devinir ve hayal olmadığından emin olunacak denli orada duran herhangi birinin nesnelliği kadar da duyurur yakınlığını.

    Gerçeğin görünürlüğü için yalan ne denli etkili bir iksir olabilir? Vazgeçilmezlik ve dürüstlük zorunluluğu için ne denli gereklilik içerir?

    Şu bizim Caulfield (Holden) “… Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancıdır herhalde. Rezalet bir şey… Yani bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri ona rastlayıp nereye gittiğini sorsa, gözünü kırpmadan operaya gittiği söyleyebilir. Felaket bir şey yani… Bir düşünürseniz…” Üstelik o, bunu, gerçeği dile getirmenin fetiş isteği, inandırıcı olabilmek arzusuyla, yeminler ederek bile yapabilir. Hem üstelik çoğu zaman ve hatta ruha dair önemli tüm gerçeklik arayışlarında önemsizdir gerçek gibi görünen ve onun ölçüye vurulabilen doğruluğu. Çocuk kendisini operaya giden kişi olarak duyumsuyor ve o ruh hali içinde hissediyorsa, o an olması gereken “gerçek” operaya yolculuksa, gazeteciye doğru yol alıyor olması “gerçeğin” hatasıdır.

    Üstelik Holden, hayali ya da kurgusal olanı dile getirdiğinde dahi, gerçeği olmasa da gerçeğin özünü duyurur yanındakine. Diğerleri, yani sahtekârlar ise, gerçeği gözünüzün içine sokmalarına rağmen yalan söyler, sahteliğe, sahtekârlığa, ‘adam kandırmaya’ düşerler. Kaçınılmaz… Hem gerçek olan da arada hiç edilir. Tanrı aşkına, olacak iş değil.

    Holden’ın kilidi çeviren, perdeyi açan bakışından kaçınamazsınız, bir sahtekârsanız ve Holden ortalıktaysa gizlenmeye çalışmak inanın zor iş. Denemeyin. Bu gizlenme ediminiz sahtekârlık boyutunuzu artırmaya neden olabilir ancak.

    Eserin bir sahtekârlık deşifrasyonu olduğunu söylemiştim, işte metindeki sayısız sahtekârlık anlatılarından bazıları:

    Holden Caulfiled, Mezar işleriyle uğraşan ve okula hala bağış yapan Ossenburger adlı eski bir Pencey (Holden’ın atıldığı okul) mezunundan söz ederken “İsa’yı ahbabımız gibi düşünecekmişiz, bize kendisinin İsa’yla konuştuğunu anlattı. Araba kullanırken bile konuşurmuş. İşte buna bitmiştim. Bu sahtekâr herifin arabasını kullanırken İsa’dan daha fazla ceset dilediğini aklıma getiriyorum.”

    Okul yurdundan arkadaşı yakışıklı Stradlater’den söz ederken, “Kapının kenarında durur ‘Selam’ der. Sanki felaket sıkılmış, felaket yorulmuş gibi söylerdi bu sözü. Sizi görmeye geldiğinizi filan düşünmenizi istemezdi. Sanki yanlışlıkla geldiğini sanmanızı isterdi, Tanrı aşkına.”

    Tarih öğretmeni yaşlı Mr. Spencer’ın ‘Hayat bir oyundur.” deyişinde yer alan klişedeki sahtekârlığa Holden’ın cevabı, “Oyunmuş, kıçımın kenarı, oyun öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam, kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun.”

    Holden, Mr. Spencer’ı kastederek, “Kapıyı kapatıp çıkarken bana kesin ‘iyi şanslar’ filan demiştir, umarım dememiştir. Umarım o lanet sözcüğü kullanmamıştır. Ben kimsenin ardından ‘iyi şanslar” diye bağırmam. O ne korkunç, sahte bir sözdür bir düşünürseniz.”

    Başka bir diyalogda da ‘harika’ sözcüğüne takılır hem ne ciddi bir takıntı… İçeriksiz, yalnızca o an sessizlikle geçiştirilmesin ve sahtekârca bir duygudaşlık yaşansın diye, sanki sessiz kalınırsa günah işlenmiş sayılacakmış gibi, insanların sahtekârca, yalnızca boşluğu doldurmak için kullandıkları bir sözcük. ‘Harika ha…’ Çok önemliydi yani. Bir sözcükten bile tiksinecek denli apaçık bilinç ve sahtelik avcılığı konusundaki lanet yeteneğiyle birlikte bir J.P. Sartre karakteri olacak bir boyut içinde, kanmak bilmeyen ikna olabilme yeteneksizliğiyle donanmış bir bilincin sahibi Caulfield.

    “…Vay canına, herif nasıl da moralimi bozdu! Kötü bir herif olduğunu söylemek istemiyorum; değildi. Ama birinin moralini bozmak için ille de kötü bir herif olmak gerekmez ki; iyi bir herif olup yine de moral bozucu olabilirsin. Tek yapacağın şey, kenefte adının baş harflerini ararken birilerine bir sürü sahtekârca öğüt vermek; bunu yap, yeter. Ne bileyim belki, öyle soluksuz kalmasaydı o kadar bozulmazdı moralim, merdivenleri çıkarken soluk alamaz olmuştu, sonra o baş harfleri ararken zorlukla soluk alıyordu, burun delikleri tuhaf ve üzüntü verici biçimde açıla açıla…”

    Holden Caulfield, nesnelerde, tutum ve tavırlarda, düşünülebilen ya da gerçek kılınan tüm insani hallerde anlamı dışlayan, anlamın tutunamadığı, dürüstlükten yoksun yaşamların uzağında olmayı hayal ediyor. Her şeyin, her davranış ya da sözün gündelik hayatın kazanma arzularına yenik insan aklının kurnazca kurmacalarıyla değil de içtenlikle, yalnızca çocuklara özgü olan o kendiliğindenlikle görünür olmasını diliyor.

    Onun kendi bilinci içerisinde anlamını hiçleyemediği çok az şey var, ona göre anlamın var oluşta tutunabilmesi neredeyse büyüsel bir mucizeye bağlı. Fakat o, çocuklara özgü masumiyet ve kendiliğindenlik hallerini, çok az yetişkinde gördüğü zarafet ile içtenliği ve bunların hepsinden daha baskın olan ve bir türlü kontrol edemediği kadın güzelliğine dair tutkusunu, bunlara bağlanmış anlamı hiçleyemiyor.

    Sally’le buluştuğunda aklından geçenler örneğin “Buluşmaya geç kalmıştı ama ne önemi vardı ki bunun, sevgilileri geç kaldığı için mosmor kesilen herifleri konu alan Saturday Evening Post karikatürleri filan hepsi palavra, bir kız sizinle buluşmaya geldiğinde felaket güzelse kimin umurunda ha geç gelmiş, ha erken gelmiş, yani? Ah Sally, siyah bir manto ve siyah bir bere giymişti, genellikle şapka giyer ama bu bere çok yakışmıştı ona. İşin gülünç yanı, onu gördüğüm an onunla evlenmek istedim, birdenbire kalkmış kendimi ona aşık sanıyor ve onunla evlenmek istiyordum. Yemin ederim ben deliyim, deli olduğumu kabul ediyorum.”

    Holden Caulfield, eserin konu ettiği şükran gününden önceki o üç gün boyunca tutunamayan anlamın üçkâğıdını hiç yutmuyor, sahtekârlığı nerede olsa tanıyor ve damgalıyordu.

    Bir aktör oynamaya kalkınca, onu zor izliyorum. Her an, ne sahtekârlık yapacak diye kıvranıp duruyorum. (Bu söylem, insana dair her şeyle ilgili ve onun varlığıyla dolup taşan bütün insan evreni için ele alınabilir. İnsan kendini bir başkasının karşısında göstermeye, ‘öteki’ ile var olmaya başlayınca katlanılmaz bir hale düşüyor, izlemek öyle riskli ki, her an ne sahtekârlık yapılacak diye kıvranır durursunuz.)

    Sally’le birlikte gittikleri tiyatro oyununda yaşlı karı koca Lunt’lar öyle iyi bir oyun çıkarmışlardır ki, Caulfield onlar için şunları söyler, “Normal insan ya da aktörler gibi oynamadılar, aşağı yukarı çok ünlü ve iyi olduklarını filan bilerek, o havada oynadılar. Çok gerçekçi ve iyiydiler, sorun da buydu işte çok sahteydi bu, ne yaptıklarını biliyorlardı, gerçek hayattaki insanların konuşmaları gibi olsun diye hareket ediyorlardı sahnede. Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. Ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.”

    Oyuna ara verildiğinde, fuayede, Sally’nin tanış olduğu ve sürekli “Şu çocuğu bir yerden tanıyorum,” zımbırtısını sürdürdüğü sırada (O çocuğu bir yerden tanıyor muymuş neymiş, çok önemliydi yani.) Sally hiç susmadan bu ‘zıpır’dan söz ederken, Holden bu çocuğu izler, “Duvarın dibinde duruyor, öldüresiye sigara içiyor, felaket sıkılmış havası basıyordu. Sally’le uzun uzun konuştular. Oyun bittikten sonra bizimle birlikte taksiye binecek mi diye, bir dakika düşündüm bile. Oyun sonunda sokak boyunca bizimle yürüdü. Sonra, kokteyl için bir sürü sahtekârla buluşacakmış, öyle dedi, ayrıldı. Düşünün bir bar tezgâhının çevresine dizilmişler, sırtlarında o lanet damalı yelekleri, tiyatro oyunlarını, kitapları, kadınları, o yorgun kasıntı sesleriyle eleştirip duruyorlar. Bitiyorum bu heriflere.”

    Bir Peter Pan Sendromu Bağılında Caulfield

    Holden bir parkta oyun oynayan ve tahterevalliye binmiş iki çocuğun yanına yaklaşarak zayıf olanın oturağına eliyle destek verdiğinde, o an bu iki çocuğun oyunlarına ilişmeye çalışan bir yetişkinin yanlarında olmasından duyduğu rahatsızlığı fark ederek oradan uzaklaşır.

    Holden, iş bilirlerin (yetişkinlerin) dünyasında tıpkı o çocuklar gibidir. Sahtekârların yanındayken, ya da sahtekârlar onun yanındayken ve bir türlü rahat vermiyorken, Holden tahterevallideki çocuklar kadar rahatsız ve yabancı bir dünyanın bulantısı içinde buluyor kendini…

    Kız kardeşi Phoebe ona ‘Sen hayatta hiçbir şeyi sevmiyorsun.” dediğinde buna korkuyla karşı çıkıyor, korkuyor, bu korkuyu kendisi de o an fark ediyor. İçinde güzelliğe ve hayata karşı sınırsız bir sevgi olmasına karşın (Holden Central Parktaki ördeklere karşı bile duyarlıdır!) insanlara ve onların yaptıklarına karşı hiç de öyle insani iyimserlik ve sevecenlik duymadığını fark ediyor. Ve Phoebe’ye aslında kendisinin bir ucube olmadığını, diğer normal insanlar gibi bazı şeyleri sevmediğini ve bazı şeyleri de sevdiğini anlatmaya çalışırken, o an bile ortaya bir yabancı çıkıyor.

    Ben birçok şeyi severim Phoebe; bak, okuldayken bir grup çocuğa boyun eğmeyerek utandırılmasının ardından, daha da utandırılması riskine karşı intihar eden bir çocuk vardı: James Castle, onu seviyorum mesela. ‘Kendisini pencereden aşağıya bırakmış, bir eşya gibi yere düşmüştü. Radyo, masa gibi bir şey sanmıştım, insan olabileceği hiç aklıma gelmemişti.” Holden’ın bu çocuğa karşı duyduğu sevgi sanırım, çocuğun hiçbir biçimde sahte ya da kurmaca olmayacak denli gerçek ve içtenlik taşıyan saf varoluş parçası oluşluğuydu. İntihar etmişti, ötesi var mıydı? (Ölümden daha ciddi bir şey vardı ayrıca; UTANÇ) Sonra o çocuğu öldüğü yerden, bir eşya gibi düştüğü bahçeden, beton zeminden alıp pardösüsüne sararak taşıyan ‘Bay Antolini’; “Yerden kaldırıp revire kadar taşımıştı onu, duraksamamıştı bile, paltosu kanlanacak diye filan.” Holden, bu adama da sevgi duyuyor, onu da sahtekârlıkla suçlamadan bir parça da ağabeyi D.B.’ye benzeterek, varlığına katlanabildiklerinin kategorisine sokuyordu onu. Sonra elbette güzeller güzeli kız kardeşi Phoebe’yi seviyordu, ölü kardeşi Allie’yi filan. O mezarında yatıyordu. “Onu ziyarete filan gittiklerinde yağmur filan yağsa herkes arabalara koşuyor, radyolarını açabiliyor, evlerine gidebiliyorlardı. Oysa Allie yerinden kalkamazdı.” Sırf bu nedenle bile insanlar sahtekâr ve kördüler. Mezarlıklarda onca ölü varken ve onlar da öleceklerini bilirlerken ve sevdikleri insanlar toprakların altında ölüden de ölü yatıyorken, sanki her şey yolunda ve hayat güzelmiş, hiç ölmeyecekmişler, hiç ölmeyecekmişiz ve sevdikleri hiç ölmemiş ve ölmeyecekmiş gibi yağmur yağınca öyle çekip gidebiliyorlardı, hem radyolarını da açıyorlardı.

    Holden Melankolisi

    Holden Pencey’den, ayrılmaya can attığı o lanet Pencey’den tamamen ayrıldığı o gece yarısı vaktinde, varlığının artık o okulun hiçbir yerinde olmayacağını, olamayacağını anlar. Pencey’deki var olma halinin bir ölüden farksız hatta bir ceset gibi karşısında belirdiğini görünce de ağlamaya başlar. Bu ağlayış, bir şeylerin, bu lanet bir okul hayatı olsa bile, bir şeylerin sona erdiğini ve artık var olamayacağı anlaşıldığında yaşanan derin bir kaybetme hissiyatından kaynaklanır. Holden yok olan her şeye ağıt besteler içinden ve bu besteler eşliğinde kendi kendine hüzünlenir durur. O zaten böyle arada hep hüzünlenir. Central Park’taki buz tutmuş çölün üzerindeki ördeklerin bile kış geldiğinde, her yer buz tuttuğunda nereye gittiğini merak eder. Onların bile terk etmesi fikri katlanılmazdır onun için. Ölü kardeşi Allie’yi ise hiç unutamaz, bu yüzden müzede sergilenen, Kızılderili hayatının donmuş ve kıpırdamayan ve dolayısıyla asla değişmeyecek oluşuyla, çocukluğuna dair bir anıyı asla yok etme riski taşımadığına sevinir ve ‘bazı şeyler hiç değişmemeli öylece olduğu gibi kalmalı.’ der içinden kendine. Kürek çeken çevreye sert sert bakınan Kızılderililer, kendi çocukluğunda nasıl orada o müzedeyseler, hâlâ ve hep orada olacaklardı. Hem o zaman “Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hâlâ güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde, o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu.”

    Bazen, kendi varlığının bile birdenbire yok olacağına dair korkular, tekinsizlikler duyar ruhunda.

    “… Neden koştuğumu hatırlamıyorum. Her yer rezalet buz tutmuştu. Az kalsın yere kapaklanıyordum. Sanırım canım öylesine koşmak istemişti. Karşıdan karşıya geçerken kendimi yok oluyormuş gibi hissettim. Felaket soğuk, güneşsiz yoldan her geçişinizde kendinizi yok oluyormuş gibi hissettiğiniz o çılgın akşamüstlerinden biriydi.

    Holden Caulfield, zamanın geleceğinde ele geçirebileceği kazanma anlarından feragat edebilecek bir çocuk olması nedeniyle ve bir artistik tutum sahibi oluşluğuyla, kârdan zarar etme gönüllüsü olarak bile bir kaybedendir ki; kendisi on yedisinde neyse yetmiş yedisinde aynı kişi olabileceğine inanabileceğiniz bir ‘genç çocuk adamdır’ kuşkusuz, tıpkı yedisinde nasıl hıyarsa, yetmiş yedisinde aynı hıyar olacağına kanaat getireceğiniz ‘çocuk şeyler’ gibi…

    Bazı insanlar öyle doğal var oluşları içerisinde kazanmaya programlı ve bu yüzden hep kazanan ve bu yüzden fena halde rüsva edici bir kaybetmenin içindedirler; hayatları boyunca hiç fark etmezler bile bunu. Holden bu model insanları kastederek Sally’e:
    “Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Arabalarını aldıklarını gün, başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. Ben, eski arabaları bile sevmiyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar, lanet bir atım olsa daha iyi. Atlar en azından insana yakın, Tanrı aşkına. Atlarla en azından…”

    Tabii bizim Sally daha o yaşta “kaybeden öğütücüsü”, “kazanan avcısı” olmaya terfi etmiştir bile. Holden’ın bu tür konuşmalarından sonra, ona, bir ucubeye bakar gibi bakmaya başlamış ve azarlamalar terslemeler art arda gelmiştir.

    Holden öyle hassasiyetlere ve ince görülere sahiptir ki: Başka kafalar yaşayan bir müptezelden farksızdır ‘olağan insanların’ dünyasında. Ne bileyim, genç güzel bir fahişenin (Sunny) giydiği o elbiseyi aldığı günü ve tezgâhtar kızın onu, o, elbiseyi denerken ve satın alırken, kendi halinde bir kız olarak gördüğünü, öyle sandığını kurar kafasında ve o an, küçük fahişe kızın haline felaket üzülür. Hem buna neden üzüldüğünü kendisine sorduğunda ‘… neden bilmem.’ der. Böyle biridir yani. Tanrı aşkına… Trende tanıştığı zarif bir kadının gülümseyişine ve zarafetine hayran kalır ve “Nasıl da güzel gülümsüyor, çoğu insan ya hiç gülümsemez ya da sırıtır.” diyecek kadar incelik düşkünüdür Holden. Ve bu yüzden bir gün, bir yerlerde dayaktan öldürülebilir, ciddiyim bazı insanlar böyledir. İncelikleri yüzünden, kaba saba insanların kötülük düşkünlüklerini, bayağılıklarını kışkırtarak, canlarının yanmasına katlanmak zorunda kalırlar ya da ölürler!

    Holden içtenliğin kırıntılarının bile bulunmadığı, aymazlık ve kabalığın kol gezdiği bu sahtekârların dünyasında öyle pek az şeye ilgi ve sevecenlik duymaktadır.

    Anne babasıyla kız kardeşi Phoebe’nin yaşadığı eve gizlice girdiği ve Phoebe’yle konuştuğu o gece, Phoebe ona, ‘Sen hiç bir şeye değer vermiyorsun, bir gün bir işle uğraşman, bir yetişkin olman gerekecek ve sen hiçbir şey yapmayacaksın, biliyorum. Hey Caulfield söylesene, sen hangi meslekte çalışmak istersin. Biliyorum, sen hiçbir şey yapmayacaksın, çünkü sen hiçbir şeyi sevmiyorsun!’ dediğinde, Caulfield karşılık verir vermesine de, aslında hiçbir meslek ona göre değildir. Yapabileceği birkaç mesleği sahtekârca olduğundan dolayı eledikten sonra (o mesleklerden biri avukatlıktır) ansızın, öyle birdenbire aklına gelmiş bir fikri dile getirir gibi:

    “Ben hep çavdar tarlasında oynayan binlerce çocuk getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta, yetişkin hiç kimse yani, benden başka. Ve çılgın uçurumun kenarında durmuşum ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıp yakalıyorum onları. Bütün gün bu işi yapıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.”

    Caulfield öyle sevmektedir ki çocukluktaki kendiliğindenliği, saflığı, o nedensiz güzelliği, öyle yoğun biçimde kutsamaktadır ki ruhunun derinlerinde bunları… Onlar sağa sola öyle hesapsızca koşuşurken, ortalıkta birçok tuzak ve kötülük var; hiçbir şey olmasa, hiçbir kötülükle karşılaşmayacak denli şanslı olsalar bile, büyümek ve saf oluşluktan uzaklaşmak, hesap yapmayı öğrenmek var. Biri, bu kayboluş ve masumiyete yabancılaşmanın uçurumundan korumalı onları.

    Salinger’ın Caulfield Biçemi

    Salinger, The Catcher in The Rye’ın biçemini oluştururken, lafı ağdalayarak ve dolaylı anlatımlara başvurarak, sahtekârca(!) yazan yazarlara benzememek için daha metnin giriş paragrafında “Anlatacaklarımı dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumu, annemle babamın nasıl tanıştığını ve tüm o David Copperfield saçmalıklarını bilmek isteyeceksiniz. Ama ben bu zırvalardan söz etmeyeceğim.” diyerek doğrudan hikâyeye başlar. Ve metnin yine bir yerlerinde, iyi yazılmış bir kitabı tanımlarken ‘okuduktan sonra yazarıyla telefonda konuşmak isteyebiliyorsam kitap iyidir.” dedirtir Holden’a. “Çünkü telefonda konuşmak aslında rezil bir şeydir, eğer içtenlik hususunda sahtekârca bir durum içindeyseniz ya da kendiliğindenliğin hakîm olduğu o samimiyet yoksa telefon konuşmaları cehennemdir. En azından benim cehennemimde buna da yer vardır. İşte bu yüzden kendisiyle telefonda konuşulacak yazarın kitabı iyidir ya da iyi yazdığı için telefonda konuşma hevesi uyandıracak yazarın kitabı…”

    Caulfield arkadaşı Stradlater’in kompozisyon ödevi için kardeşi Alllie’yi ve onun ölümüne duyduğu acıyı ve onun beyzbol eldivenini betimler. Stradlater bu kompozisyonu beğenmez, “nasıl bir betimleme ödevi bu, hani mekân ya da insan görünümü tasvirleri” gibi serzenişlerde bulunur. “Sen lanet bir beyzbol eldivenini anlatmışsın.” der. Holden yazıyı elinden alır, yırtıp atar, Salinger klasik edebiyatın ağdalarından ve kompleksli sayılabilecek tutumundan uzaktır. Metni okurken, biçemdeki bilinçli naifliği ve uzun betimlemeler ve duygu aktarımları yerine kestirip atan söylem biçimine (bir şey çok güzelse uzatmaz örneğin; ‘felaket güzel’dir işte yani) ve dolayısıyla eserine beğenmezlikle bakanların kitaplarını ellerinden alıp yırtarsa şaşırmam, olur mu olur.

    Sanatçının Bir Caulfield Olarak Portresi

    Caulfield bir kurgucu ve gerçeğe dokunmak isteğiyle, yalnızca bu yüzden bile hayalci ve fazlasıyla artisttir. Aşağıdaki örneklerde açıkça görülmektedir bu. Caulfield’ın kendisini zatürre sanarak, kişisel bir ölüm kurgusu yapması ve ben ölünce Tanrım kim bilir neler olur diye hayal edip durması, örneğin.

    “… Her neyse işte, saçlarımda tıkır tıkır buzlarla zatürreye yakalanıp öleceğim diye üzülüp duruyordum. Anneme babama felaket acıdım. Özellikle anneme, çünkü kardeşim Allie’nin üzüntüsünden hâlâ kurtulamamıştı. Onu gözümün önüne getirip durdum; elbiselerime, spor malzemelerime ne yapacağını bilemeyecekti. İşin tek iyi yanı annem bizim Phoebe’yi lanet cenaze törenine getirmezdi, daha küçük olduğu için. Sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm, mezar taşına adım filan yazılmıştı. Çepeçevre ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda Phoebe çok üzülürdü hem de çok, Phoebe beni çok severdi.”

    O, kurgudan hoşlanan ve tüm dünyayı anlam bütünlüğü içinde estetik ölçülere vurulduğunda eksiksiz bulmak isteyen estetlerden biri gibidir.

    O, yakışıklı ve atletik Strandlater’den yediği yumruk sonrası durumda bile aynaya bakar, yüzü ve bakışları nasıl görünüyor diye. Sonra çeşitli kurgular yapar hem de sinematografik kurgular; onlara karşı nefretine rağmen, evet yapar bunu. Kendine yine kendisinin izlediği gösteriler yapan gösterişçi bir züppe gibidir Holden.

    Caulfield, kendisine bir gece kadın ayarlayan (pazarlayan) asansörcü Maurice’den karnına yediği yumruk sonrasında, nefes almakta zorlandığı ve acı çektiği o anda bile kurgu yapar, o an karnına yumrukla vurulmamış da silahla ateş edilmiş gibi kurmaya başlar. Bu kurgu içerisinde, hayalinde, Maurice’i gidip o pis odasında kıstırır ve altı patlarıyla vurur. Jane, (kitap boyunca onu aramalı mıyım aramamalı mıyım diye düşünüp durduğu, yakışıklı Stradlater’la bir gece çıktı diye bütün gece uyuyamayıp #Stradlater onu arabanın arka koltuğunda… diye düşündüğü) şu meşhur Jane gelip onu öper filan, bunları düşler ve şunları düşünür yattığı yerde:

    “Lanet filmler sizi ne hale getiriyorlar. Şaka etmiyorum. Banyo filan yaptım, uykum yoktu ama uyudum, uykuya dalmam epey sürdü. Ama sonunda daldım. Ne istedim ama canıma kıymak geçti aklımdan. Pencereden atlayıvereyim dedim. Yere indikten sonra hemen üstümü örteceklerinden emin olsaydım, atlardım da. Bir sürü meraklı turşucu salağın beni kanlar içinde seyretmesini istemiyordum.”

    Sona erdiğinde bile bitmeyen bir şey yaşam, yerin altı feet altına (iki buçuk metre) girinceye dek rahat bırakılmadığın bir göz önünde olma deneyimi. Duacı olun gözleyenler sahtekârlar olmasın, utandırmasınlar ruhunuzu ve açmasınlar örtüyü, görmesinler artık şekil veremediğiniz biçimsiz çıplaklığı.

    —————-

    #sayı9 #peterpan #HoldenCaulfield #Sallinger #çavdartarlasındaçocuklar #CatcherintheRye #bülentuçar

    romankahramanlari replied 1 year, 10 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Holden’ın Sahtekârları* Makale Yazarı: Büle…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now