Felix: Kutsanmış Hırsız

  • Felix: Kutsanmış Hırsız

    Posted by romankahramanlari on 11 Temmuz 2024 at 16:27

    Kutsanmış Hırsız*

    Makale Yazarı: Mucize Özünal

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI, Temmuz/Eylül 2016, 27. sayıda yayımlanmıştır.

    #ThomasMann’ın, kendisinin de içinden çıktığı sosyal sınıfın değer yargıları ile evrensel değerler arasındaki çatışkılara #Goethe, #Nietzsche, #Schopenhauer’den bakarak yöneldiği söylenebilir. Dil bağlamında yaratıcılığını Alman toplumunun hikâyeleriyle kurduğu ironik dilde gösterdiğini düşünüyorum. Bizde çok okunan kitaplarının başında Buddenbrook ailesinin çöküşünün kurgulandığı romanı gelir. Venedik’te Ölüm’le daha tinsel bir izlekle yaşlı sanatçı Gustav von Aschenbach’ın erkek çocuğu Tadzio’ya olan tutkusu, güzele düşkünlük, bu düşkünlüğün insan ruhunda açtığı ölümcül yaraları göstermiştir. Yani insanın gücünü, güçsüzlüğünü hiçbir değer yargısına, değere görecelemeden zaaflarımızın gücümüzden, gücümüzün zaaflarımızdan doğmuş olabileceğini düşündürerek… Visconci’nin bu romandan yaptığı filmde, mitolojik bir güzellikle betimlenen Tadzio’nun bu güzelliği, gençliği yaşlı adama bir silah gibi yönelterek araçlaştırılmasını gördük. Filmde yaşlı adamın gençleşmek, güzelleşmek için yıpranmış yüzüne makyaj yaptığı sahnedeki ironi, araçlaştırmayı öteki özneden vererek seyirciyi etkiler. Korkunç güzel ile çirkinin, nesnede değil eylemde de ortaya çıkışı olarak…

    #Felix karakteri gene kötülük, güzellik, korkunç güzellik, araçlaştırma izleklerinden yaratılmış bir karakter. Roman boyunca okuyucu yücelik ile düşkünlüğün, güzellik ile çirkinliğin, çatışkılar içindeki insanın, toplumun izini sürmektedir. Yazar, kutsanmış anlamına gelen bu ismi bir hırsıza vererek daha baştan bizi ironik olarak etkilemektedir.

    Romanımızın kahramanı, asude bir mutluluk ülkesi olan Rhein bölgesinde, güneşin parıl pırıl parladığı düz, engebesiz, verimli topraklarda, yeşil yamaçlara yaslanmış villada doğar. Villanın anlatıldığı bölümde iç ve dış mekânlara yerleştirilen kaba saba gülünç objelerle verilen sığ özentiyi, alttan alta gülümseten alaysamayı, kullanılan ironik dille algılarız. Baba Engelbert Krull şampanya üreticisidir. Gösterişli şişelere doldurulan altın sarısı içki ise kahramanımızın vaftiz babasının deyişi ile berbattır. Babanın buna cevabı her defasında çağrışımlı olmaktadır: Ben halka inandığı şeyi sunuyorum! Kahramanımız kız kardeşi Olimpia ile birlikte Veveyli bir dadı tarafından eğitilmekte; davetler, görkemli sofralar, havai fişekler, güzel kadınlar arasında lüks bir yaşam sürmektedir. Bu yaşamda asıl parıldayan şeyse altın sarısı saçları, buğday teni, kusursuz vücut yapısı, her zaman kullanılmaya hazır zarafeti ile Felix’tir. Bu oğlan çocuğu, her şeyi gözlemler, sınıflandırır; istencini amaçları doğrultusunda özgürce kullanır, istencini sınar. En başta kendi vücudunu kullanarak… İstencini gövdesi üzerinde hâkim kılmak için kendi kendisini eğitmeye bu yeni yetmelik yıllarında Başlar. İlk başarısı, aile hekimi karşısında kendisini hasta hem de ölümcül hasta göstermeyi becererek okuldan kaçmaktır. Bu, kahramanımızın kendini yapılandırmada attığı önemli adımlardan ilkidir ve devam edecektir. Burada ilgi çekici olan Shakespeare’in kahramanları nasıl kendilerini sahne üzerinde konuşa konuşa inşa ederlerse Felix Krull da hayat sahnesinde yapa yapa, yaşaya yaşaya kendisini roman boyunca inşa etmektedir.

    Babanın iflası, intiharı, çöküş… Frankfurt’ta kahramanımızı yoksul ama o asude ülkeden çok farklı bir yaşam beklemektedir. Tiyatrolar, barlar, parıltılı vitrinler, bilhassa mücevherci vitrinleri, zenginler, düşkünler ve kadınlar… Oyun, büyü, illüzyon… Mann’ın kahramanının “karakterleşmesinde” burada bir kez daha devreye girmektedir. Felix kendini yeniden keşfeder Frankfurt’ta. Güzeldir, etkileyici konuşmasıyla, hali tavrıyla karizmatiktir, büyüleyici bir gücü vardır. Ama en önemli şeyi eksiktir. Toplumsal bir statüsü yoktur. Bu, o kuyumcu vitrinindeki elmaslar, zümrütler, altınlar kadar ulaşılmazdır. Ait olduğu burjuva cennetinden dımdızlak kovulmuştur. Oysa itibar ile zenginlik arasında her türlü değeri öteleyen kopmaz bir bağ vardır. Kısa zamanda madeni keşfeder. Kadınlar! Cinsel zaafları, haz düşkünlükleriyle onun geçim kaynağını oluştururlar. Tam kurtulmak üzeredir ki askerlik gelir yakasına yapışır.

    Askere alınma dairesinin hangarında çıplak bedenleriyle bekleşip duranları gözlemler. Bedenin mezuralarla ölçümü, basküllerle tartımı; işitme, görme hatta cinsel organların denetimi sürecinde insan vücudunun nesneleştirilmesini gözlemler. Sıra kendine geldiğinde heyecanla öne atılır ve askerliğe tamamen elverişli olduğunu söyler. Okur şaşkınlığa düşer. Bu şaşkınlık roman dünyasında Felix’in düzenbazlık yetisinin okur üzerinde sınanması gibidir. Antik oyunların katarsisini ustaca kullanılmıştır. Şaşırırız. Çünkü onun bu süre içinde iradenin gövde üzerindeki hâkimiyetini sağlamak için bir atlet gibi yöntemli alıştırmalarla çürük çıkarılmaya hazırlandığını biliyoruz. Oysa o, oyun içindeki oyunu adım adım okurdan da gizleyerek kurmuş, okuru da tuzaklamıştır. Sanatını kusursuz icra eder çünkü “Akıl yolundan sapmayanlar, akıl yolu sapkınlarının tuzağına kolayca düşerler.” Bir krizdir bu tuzak, gerçekten daha gerçek bir kriz.

    Çürük raporu onun #Paris pasaportu olacaktır. Kentler değiştikçe Krull da değişmekte ama ana karakteri özünü koruyarak gelişmektedir. Romandaki en önemli özgünlük buradadır: Eyleme, olaya dayalı pikaresk roman kurgusu, modern romanın karakter olgusuyla böyle ustaca birleşmektedir. Paris garının gümrük kapısında şanslı kutsanmışın önüne zengin bir sanayicinin karısı, M. Haupfle düşer. Bavulunu açar. Felix kuyumcu vitrinlerinde seyrettiği parıltılı mücevherlerinin tutkusuyla gözle kaş arasında kadının mücevher kutusunu cebine indirir. Paris’e cepleri mücevherle dolu bir hırsız olarak girmektedir. Cepte değerli bir şey daha vardır: Vaftiz babasının referans mektubu… Bu mektup aslında yeni yetmelik günlerinde onu kılıktan kılığa sokarak resmetmeye meraklı bu amatör ressamın ona kazandırdığı çok önemli bir şeyi de ifade etmektedir: Kılıktan kılığa geçerken kişilikten kişiliğe geçme becerisi… Romalı flütçüden dantel yakalı İngiliz asilzadesine, parlak bolerolu boğa güreşçisinden Avusturyalı subaya, tüylü şapkasıyla Bavyera dağ köylüsüne kadar. Albany Oteline girerken kendini yapılandırmaya devam etmektedir: Kararlılık yetenekten önemlidir!

    Asansörcülükten müşterilerin gözdesi şef garsonluğa yükselmeyi becereceği bu otelde yaşayacağı farklı deneyimleri çalmak, çalarak var olmak araçları haline getirecektir. Felix her şeyi araçlaştırmanın ustasıdır artık. Tam sınıfının araçsal aklının, araçsal değer yargılarının cisimleşmiş hali olarak kötücül dehasıyla yol alacaktır. Ama uslamlamadan da şaşmaz. Kendisine cinsel tutkuyla yaklaşan otel müşterilerinden Baronun eşlik önerisini değerlendirirken ”Bu büyük adamın hevesi alay konusu olamazdı ama onun hevesinin oyuncağı olan kişi alay konusudur.” Böylesine mantıklıdır. Tam bir vitalist olan M. Houpfle ile lobide karşılaştığında, içinden yükselen arzu kadının davetkâr bakışlarını olumlar. “Cesur Uşağı “ aşka davet eden kadına yaşattığı haz dolu saatler ona mücevherler, banknotlar olarak dönecektir. Üstelik hırsızların tanrısı Hermes’i iş başında seyreden Diana, Haupfle’nın farklı doyumuna tanıklık ederek. Oyun, illüzyon izleği bu kez hırsızların sevimli tanrısının oyunculaşmasıyla ortaya çıkmaktadır.

    Felix’in artık ikili bir yaşamı vardır. Otelin şef garsonu, seçkin semtlerin birinde bir oda edinmiştir. Gri flaneller içinde bütün albenisiyle kahvelerde, kulüplerde, tiyatrolarda, operalarda sık sık boy göstermekte; yitik ülkesinin pırıltılı dünyasına, iliştirilmiş olarak da olsa katılmanın tadını çıkarmaktadır. “Almanya’nın savaşı kazanması halinde insanlığın içine düşeceği dehşet tüylerimizi diken diken ediyordu, kaybetmesi halinde ise Alman toplumunun bağlı olduğu değerlerin düzenin devletin Almanya’nın uğrayacağı felaket de ayni derecede bizi etkiliyordu” diyen yazar, insanlığın duyuncu olarak, kurmaca metnin alt anlamlarıyla, ‘suçluyu kazıyın altından insan çıkar’ görüşünün ayak izleriyle bize, “suçluyu da suçu da toplum yaratır der” gibidir.

    Felix, çek defteri sahibi bir garson olarak artık otelden ayrılmak için fırsat kollamaktadır. Bu fırsatı ona yeni çevresinden Marki Luis de Venosta verir. Ailesi onu, Geofry Chaucer’in Bathlı hatununun özgün bir kopyası olan sevgilisi aktrist Zoza’dan ayırmak istemekte, uzun bir yolculuğa çıkmaya zorlamaktadır. Marki Zoza’dan kopmamak, bu uzun yolculuğa kendisi yerine Felix’i göndermek ister. Onun parası, onun kimliği ve ailesinin şanlı unvanı ile… Faust operasından çıktıkları bir akşamda Ambassadore Oteli’nin terasında bu teklif bizi Goethe’nin yirminci yüzyıldaki varisi olarak nitelenen Thomas Mann’ın denemelerinden birine, “Goethe Üzerine Bir Fantezi”ye, yazarın buradaki Goethe yorumuna götürmektedir. “Kavramları, duyguları serbestçe dolaşıma sokmasıyla, liberal ekonomik prensiplerin entelektüel hayata karakteristik bir şekilde geçirilmesi… Muhteşem narsisizmi kendini arıtarak mükemmelleştirme… Mükemmel modellerin bile yıkıcı etkisi vardır; kişisel eğitimimizi aksatabilir, yolumuzu şaşırıp sınırsız bir hayata yönelebiliriz.” Bu tümceler Felix’in inşasının nasıl bir derin bilgi alılmama, anlamlandırma arka planında çimlenmiş bir karakter olduğunu göstermektedir. Hele Goethe’nin şu aforizmaları anımsanırsa: “Sadece başkalarının zenginliklerini kendimizin yaparak büyük şeyler yaratabiliriz. Enerji, güç, irade dışında kendimizin diyebileceğimiz ne var ki!” Felix’i doğuran ananın köklerinin derinliği üzerine daha fazla sözü uzatmadan, parıltılı Paris gecesine uzanan o terasta Marki’yi sanatkârca adım adım yönlendirerek bütün planlamayı yapanın kutsanmış hırsız olduğunu da söylemeliyiz.

    Çevresi, ilişkileri değiştikçe değişip dönüşen kahramanımızı Lizbon treninde bir sürpriz beklemektedir: Doğa Tarihi Müzesi Müdürü Prof. Kuckuck… Kurnazlığı, hilekârlığı karizması, coşkulu kötülüğü ile kendine hayran kahramanımız, doğa varlığı insanın evrimine, tinsel yapısına ait bilgilerle ilk kez karşılaşır. Gözlem sonuçlarını her türlü önyargıdan ayrık tutmasıyla “Gözleri Yıldız” adamın gözlerindeki parıltının iristen değil, sahip olduğu derin bilimsel bilgi ve bağlı olduğu ahlak değerlerinden kaynaklandığına hükmeder. Yolculuk boyunca bu adam ona bir başka dünyanın kapılarını açar. Öylesine etkileyicidir ki Krull’un istenci ilk kez bedenine hâkim olamaz, kompartımanına döndüğünde uykuya dalamaz bir türlü. Zihni Prof. Kuckuck’un anlattıkları, ondan öğrendikleriyle allak bullak olmuştur. Kuckuck, Portekiz halkının etnik yapısından, gökbilime, evrime, antropolojiden paleontolojiye geçmekte hatta Heiddeger’in varlık hiçlik kavramlarını anıştıran şeyler söylemektedir. Yol boyu o eşsiz gözlem yetisini yeniden harekete geçirir. Karşısındakine odaklanarak her sözünü, her devinimini ayrı ayrı not etmekte, bu arada kendi hal, davranış söylemlerinin de Marki kimliğine uygun olmasına özen göstermektedir. Thomas Mann’ın karakterin söz-eylem birliği ustalığına tanık oluyoruz. Kutsanmış hırsız tehlikeyi hemen sezer. Kendiyle mücadeleye girişir. Kendine döner. Bilgiyi özümseyip içselleştirerek bilgiye katkılar sunarak özetle “Başkalarından edindiklerini kendinin yaparak” değil, kendine mal ederek, bilgiyi araçlaştırarak Kuckuck ailesinin içine sevimli hırsız, güzel kötü olarak girecektir.

    Amacı için planlar yapar. Artık aileden biridir. Saf, histerik Suzan yani Zouzu, (Asıl Marki’nin sevgilisinin adıyla benzerliği nedeniyle yazarın bir şakası daha) deneyimsizliğiyle kolay bir avdır onun için. Ama onun amacı paleontoloji profesörünün karısıdır. Ailenin babasından edindiği bilgileri amacının aracı yaparak kullanır. Donna Maria Pia’nın Cruz ailesinden biri olduğunu, Kelt ırkının FinikeKartaca–Arap-Roma karışımı olduğunu ilk elden kullanarak işe başlar. Kendini araçlaştırmanın bir adım daha ötesindedir. Bilgiyi araçlaştırma aşamasındadır artık. Güzelliğinin, zekâsının, bedensel gücünün zevk verme sanatının yeni aşamasına geçer. Anneyi etkileyerek kızla arkadaş olmak, sonra anneyi elde etmek. Burada sanki Rachel’e sahip olmak için Lea ile evlenen Yakup vardır. Ama işler planladığından başka gelişecektir. Bu mağrur kız ona tutulacak, aileyle birlikte gittikleri boğa güreşinde ise o eşsiz gözlem gücü ile Felix, Pia’nın kendisini arzuladığını görecektir. Şimdi sıra ana kız rekabetini kullanmaktadır.

    Felix, toplumların ikiyüzlülüğünü, doğa varlığı ve tinsel varlık olarak insanı, evrensel insan değerlerini, hatta toplumsal değer yargılarını araçlaştırmada sınır tanımayan bir karakter olarak, bir insan türünü ortaya koymaktadır. Bu bir uçurumsa Felix Krull o uçurumda açan en gözalıcı çiçeklerden biridir. Tehlikeli, zehirli bir çiçek… Thomas Mann, her türlü yargıdan uzak olarak bunu gösteriyor. Bir roman kişisini karakter haline getirerek insanın olabilecek durumunu, yaşadığı yılların değişen koşullarıyla güncelleyerek gösteriyor. Bir roman kişisini tasarlamakla bir karakter yaratmak arasındaki farka ulaştırıyor Felix’le okuru.

    Kaynakça:
    Thomas Mann, Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları, çev: Kasım Eğit – Yadigar Eğit, Can Sanat Yayınları, İstanbul, 2014

    romankahramanlari replied 2 years ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Kutsanmış Hırsız* Makale Yazarı: Mucize Özünal *B…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now