HEMŞİRELİK YAPAN PAŞA KIZI: GÜLNİHAL
-
HEMŞİRELİK YAPAN PAŞA KIZI: GÜLNİHAL
HEMŞİRELİK YAPAN PAŞA KIZI: GÜLNİHAL*
Makale Yazarı: Zübeyde Seven Turan
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI (Nisan/Haziran 2017) 30. sayıda yayımlanmıştır.
Yorgun ve Yaralı, Gülseren Engin’in uzun soluklu yapıtlarından bir savaş romanı… Savaşı konu edinmesindeki asıl neden, geçmişin kara gölgelerini gün yüzüne çıkararak savaşa karşı duruşu… Asker bir babanın kızı olmasının da bu konuyu seçmesinin nedenlerinden biri olabileceğini göz ardı etmemeliyim.
Bu yapıtın #İzmir’e ilk geldiği gün, Doktor Gülseren Engin’le dostluğumuzun da başlangıç günüdür. TYS’nin olağan toplantılarından birindeydik. Sevgili Gülseren Engin İzmir’e yeni yerleşmiş. Birkaç toplantıda karşılaşıp tanıştık. Büyük kentin omuzlarımıza yüklediği kaçınılmaz yüklerden olmalı, toplantı sonrası hepimiz dağılıveriyorduk. O gün beni durdurarak, onunla bir yerde oturup konuşmamızı önerdi. Yorgun ve Yaralı yapıtı #RemziKitabevi‘ne gelecekti, onu görmeye yalnız gitmek istemiyordu. Birlikte gittik. Doğum yapan, çocuğunu kucağına alan bir anne duruşu vardı Sevgili Engin’de. O gün ilk kitabı bana imzaladı. Birlikte sevindik, birlikte doldu o an gözlerimiz. Yıllarca giderek artan bir dostluğun temelinde harcı var bu romanın…
Bugün 3. kez okudum Yorgun ve Yaralı’yı. Gülseren Engin bu yapıtında dünle bugün arasında çok sağlam bir #köprü kuruyor. Geçmişteki yaşanmışlıkları geleneksel bir örgüyle sunuyor okuruna. #Osmanlıİmparatorluğu’nun son dönemlerini, savaşın ve göçlerin dağıttığı insanları; açlıkla ve yoksullukla savaşan kadınları; dört bir yanda #yaşamasavaşı veren erkekleri ve bunların yakıcı aşklarını da unutmadan anlatıyor. Tarihsel birikimiyle; çevre bilinciyle tartıyor olayları. Yöresel söylemlerle kahramanları besleyerek dramatik bir yapı kuruyor. Dolayısıyla da okurken, anlatılan olayların, savaşın ve aşkın sesi doluyor yanımıza yöremize… Öylesine sağlam bir kurguyla yüzleştim ki, onun sabrının benim sabrımı zorladığını söylemeden geçemeyeceğim. Kimi de düş kırıklığının solgun rengi doldurdu dört yanımı.
İlk okuduğumda öyle bir yere taşımıştı ki Yorgun ve Yaralı beni, Sevgili Gülseren Engin’in kalemine yön vermek geçmişti içimden. Tutup kaleminin ucundan kırılıp bükülmeden getirmek istemiştim yapıtın içindeki öykünün sonunu. Okuyanın canlı olaylar dizgesini yönetmek istemesi gibi bir durumdu bu. Dahası yazar kendi köklerinin izini sürerek #tarihsel bir yolculuğa çıkarıyor hepimizi. Onun #doktorkimliğinin, romandaki hastaları, yaralıları ve #HemşireGülnihal’i, dahası onlar arasındaki ilişkileri kotarmada önemli bir rol oynamıştır diye düşünüyorum.
Yorgun ve Yaralı romanının başkahramanlarından biri olan Gülnihal iyi koşullarda yetişmiş, yurt dışında özel olarak eğitilmiş, bir paşa kızıdır. Annesi de yine yok yokluk görmemiş ne ki yapısındaki acımasızlıkla insanlara tepeden bakan, alt kimlikleri reddeden, ülkenin o karmaşasında bile #kumarmasalarında zaman öldüren biridir. Ekonomik gücün getirdiği pervasızlığıyla bakar çevresindeki insanlara. Gülnihal annesinden çok hekim olan Paşa babasına benzemektedir. Kendi yerini başkalarını hor görmek için değil, aksine yardım edebilmek için saklayanlardandır. Yüklendiği onca artı değerin yanında insan sevgisiyle acımasız savaş koşullarında hemşirelik kurslarına katılır. O dönemlerde hemşireler bu kurslarla yetiştirilmektedir. Daha çok gönüllülük esastır. Ondan beklenen birçok şeye yabancıdır. Gülnihal bunların karşısında pes etmez. Yaralılara yardım eder. İnsanı yaşatmak için çabanın içindedir hep. Özellikle #HilaliAhmerCemiyeti‘nin içinde #göçmenler için ilaç, giysi, battaniye, yiyecek toplayıp onlara dağıtır. Hasta ve yaralıların sokaklardan toplanıp hastaneye götürülmesini sağlar. Açlık, yokluk, yoksulluk arttıkça, hastaneye getirilen yaralıların dışında hastaların sayısı da giderek artar.
Diğer kahraman #Kadife annesiz babasız büyümüş. Onu büyütenlerin iyi niyetiyle o günlere gelebilmiştir. Onun çarpıcı güzelliğinin ayrımındadır herkes. #YüzbaşıNejat’ın onu gördüğü anda kor ateş düşmüştür yüreğine. Oysa yalılarda büyümüş Paşa kızı Gülnihal’in nişanlısıdır Nejat. Burada ilginç olan bu yakıcı sevdanın ayrımında olan Gülnihal’in tutumudur. Kardeşi gibi sevdiği Kadife’yi de, âşık olduğu Yüzbaşı Nejat’ı da yitirmek istemez. Uzun süredir evli olmalarına karşın çocukları da olmamıştır. Bu üçlüyü annesinden ve paşa babasından ayrı tutarak, sıra dışı çözümler üretme peşindedir. Sevdiği adamı kaybetmemek için, onu Kadife’nin odasına kendisi gönderir, içi kan ağlasa da onları kendi evlendirir.
Yazar, Gülnihal kimliğinde çok ince eleştiriler sızdırmaktadır o döneme. Gülnihal yurt dışında eğitim almış, nişanlısıyla görüşebilen, müzikle ilgili, yabancı dil bilen bir insan, yokluk yoksulluk görmemiş bir paşa kızıdır. İnsan kimliğinin derinlerinde büyüttüğü iyi yanıyla herkese yardım etme eğilimindedir. Savaş nedeniyle topraklarından savrulan göçmenlere, yaralı ve yorgun insanlara var gücüyle destek olur. Dahası Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde önde koşar. Zordaki bu insanları her anlamda yalnız bırakmaz. El bebek gül bebek büyütülmüş olmasına karşın yaralı ve yoksul insanların yanında zoru göğüsler. Olandan alıp olmayana taşıması, yaralılara kimsesizlere bakıp dernek çatısı altında hemşirelik yapması içinden geldiği sınıfın insanlarıyla bağdaşmaz. Yazar tam da burada Gülnihal kimliğinde insanın yapısal güzelliklerini körükler. Onu salt ekonomik yardım yapan bir kimlikle sınırlamaz. Zorun karşısında direngenliğe çekerek, ona hemşirelik tacını takar.
Gülnihal içinde saklı tuttuğu onulmaz kıskançlığa karşın kısa süren ayrılık sayılmazsa Kadife’ye de tavırlı değildir. Ona #okumayazma öğretir. Ud çalmasını sağlar. Birlikte paşa babasına ve diğer konuklara ud çalarlar. Kendindeki tüm artıları bir başkasının da edinmesi için çırpınır. Ne ki o dönemde seçkin bir paşanın kızı, #iyieğitimgörmüş olmasına karşın toplumsal öğretilerin bunları da aşarak Kadife’yi kuma kabul etme noktasına taşıması, yazarın bir döneme gizli bir eleştirisidir. Bu kabullenişin de yine üstesinden istese de gelemeyeceği, söküp atamayacağı derin bir aşkın getirisi olduğu okura doğrudan geçmektedir. Başka yönden bakılırsa, hiçbir şeyin yokluğunu görmemiş bir paşa kızının Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde var gücüyle çalışarak savaşın ezip geçtiği, göçün insanlıktan çıkardığı insanlara yardım edişi olağanüstü bir durumdur. Oysa bu koşullarda bile annesinin kimliğinde birçok insan vardır Gülnihal’in yanında yöresinde. O seçimini diğer insanlardan yana yapmıştır. Özel yaşamındaki kabullenişlerin yanında bile tutunabileceği güzellikler yaratmıştır kendi dünyasında… (Örneğin, Kadife’nin ikiz çocuklarına duyduğu sevgi) Bugünden düne bakarken, toplumsalın içinde kadın ögesini irdeler yazar. Topraktan yetişen kadının gücünü ve direncini ortaya çıkarırken, eğitimli, ne ki #korunaksız bir kadının zayıflığını da serer okurun önüne. Birinci örnektekinin doğanın öğretisindeki gücü saklama gereği duymayışıyla, Gülnihal kimliğindeki törpülenmiş, sınırları çizilmiş omuzladığı artı değerleri taşıma zorunluluğundaki kadının örtüklüğünü güne güneşe çıkarır aynı zamanda…
Gülnihal kimliğinde sevecen, işini iyi yapan yaralıdan yaralıya koşan, hastaları iyileştirmek için çırpınan bir hemşire yaratması sıra dışıdır. Gülnihal üstlendiği sorumluluğu canla başla çalışarak yerine getiren bir hemşiredir. Bu çabaları yaralı ve hasta göçmenlerle de sınırlı kalmaz. Kuması Kadife’nin ağır hastalıklı günlerinde de onun sağlık olarak bakımını üstlenir. O süreçte annesiz kalan Kadife’nin #ikiz çocuklarına da annelik yapar.
Yorgun ve Yaralı romanının genellikle direngendir kahramanları. Kolay pes etmezler. Ne on beşindeki Kadife aşkından vazgeçer, ne de Gülnihal! Kadınlar, günün koşullarına göre savunma hazırlar kendilerine. Erkek olmalarıysa onları koruyacak olan, razıdırlar #lepiskasaçlarını kazıtmaya… Göç sırasında, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide savrulsalar da pes etmez hiçbiri. Umarsızlığın koşulsuz bir araya getirdiği insanlar yan yanadır genellikle. Kadın kahramanları güçlendirerek dönüştürmekte ve onları haklı noktalara taşımaktadır yazar. Bunu yaparken okuru ardından sessiz sedasız ve başarıyla sürüklemektedir. İnsanın hiç yaşamadığı koşullarda, savaşın acımasızlığında bile nasıl bir direnç gösterebileceğini soluğumuzu tutarak okuyoruz.
Savaşın şiddetini imleyen araçlar anlatılır ve imlenir sıkça. Can telaşının kızıl gölgesinde, ne denli acımasız olduğunu da. Bunları yaşatırken, giderek okurunu tarihsel bir yolculuğa çıkarır. Yaşanmışlıkları sunarken tarih ve yer dizgesine bağlı kalarak yapılan çok zorlu bir yolculuktur bu. İçinde, duygusallığı dahası yakıcı bir aşkı barındıran bir yolculuk aynı zamanda… Yazarın, sıradan yaşamların yanında, gergefinde acıları ve sevinçleri ustaca nakış gibi işleyerek çoğalttığı bir yolculuktur bu…
Okur olarak kimi aşk treninde yol alırken pembeden kırmızıya döner yüzümüz. Kimi ateş hattında umarsızca Tanrıya yakarır bir yanımız. Halden hale savruluruz okurken… Sevgili Gülseren Engin gerçekliğin ırmağından geçerken düş koylarına da uğruyor sıkça. Durumları, insan hallerini bir kuyumcu titizliğiyle işliyor. Dil kaygısı taşıyor hem de fazlasıyla. Güzel Türkçemizi önceliyor. Okuyanı yormadan, sarıp sarmalayarak takıyor peşine! Bunu yaparken hem kendine hem dilimize duyduğu saygının imini veriyor okura. Günümüzde, varsıllık aldatmacasıyla dilimize yük olan Farsça Arapça sözcüklere başvurmuyor. Bu anlamda rakamsal yaş olarak kendisinden daha küçük ne ki dili rakamsal yaşından yaşlı yazınerlerine de el sallamaktadır bence. Unuttuklarına, anımsamak istediklerine, dahası köklerine yazarak kavuşmanın coşkusundadır sanki.
Bu yapıtta yaşamsal gerçeklikleri dönüştürmenin de ustasıdır yazar. Olayların gerisinden bakabilme gibi bir yetisi de var aynı zamanda. Günümüzde kanıksadıkları yaşamın dışına çıkmayan bir yığın insana yer ve tarih dizgesinin altını çizerek dünle bugün arasında başka yaşamların da varlığını duyurmakta dahası o yaşamlarla yüzleştirmektedir okurunu. Özellikle çevre koşullarını, hava durumunu, toprak yapısını betimleyerek apayrı bir ortam yaratıyor. Kahramanları ince ince kuruyor romanda ki yaşamlarını. Bu konuda #TurgutÖzakman’ın ve #ErolToy’un yapıtlarına da çekilebiliyor okur. Daha birçok yazar ismi sayılabilir elbet te. Gülseren Engin bu romandan sonra da #tarihselromanlar yazmayı sürdürmektedir. Bu çalışmalarıyla, tarihi yazanların atladıkları önemli ayrıntıların altını çizmektedir. Özellikle tarihe not düşenlerin, tarihin dişi yanını eksik bıraktıklarını, bu eksiği bir ölçü de olsa bu tür çalışmaların kapatmaya çalıştığını söylemeden geçmemeliyim. Bundan ötürü Gülseren Engin’in savaş romanları yazarak, bu alanda ürün veren birçok yazar gibi doğduğu topraklara gönül borcunu ödemeye çalıştığını görmezden gelmemeliyim.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal ve ekonomik yapısının bireylere yansımasının altını da çizer kalın çizgilerle! Bu topraklar üzerinde yaşayan kentli ve taşralı insanları, göç sorununu, yabancılaşmalarını; yersizlik ve yurtsuzluk kaygılarını dillendirir. İnsanların kendi topraklarından kopuşlarındaki acıyı, #aitolamama duygularını; karşılaştıkları insanlarca ötekileştirilmelerini izliyoruz satır aralarında. Umut bir yitiyor bir görünüyor göçmenlere. Karşıt durumlarda kalsalar da olanca güçlerince direniyorlar.
Savaş, ölüm, acı, umut, aşk ve hüzün imgelerinden beslenir çokça. Anlatıyı görselleştirir. Anadolu’nun sosyolojik ve psikolojik yapısına ilişkin kesitler sunar yapıtta.
Bu yapısıyla daha uzun yıllar okuruyla buluşacak Yorgun ve Yaralı; duyumsuyorum!
KAYNAK:
Yorgun ve Yaralı, Gülseren Engin, Remzi Kitabevi, 1. Baskı Mayıs 2004, 350 sf.#savaşromanı #savaşakarşı #askerbabanınkızı #dünlebugünarasında #paşakızı

Sorry, there were no replies found.