HEMINGWAY’İN HÜZÜNLÜ NICK ADAMS’I

  • HEMINGWAY’İN HÜZÜNLÜ NICK ADAMS’I

    Posted by admin on 11 Temmuz 2024 at 15:55

    BABBIT’LER, GANGSTERLER, BOOTLEGGER’LAR, FLAPPER’LAR VE HEMINGWAY’İN HÜZÜNLÜ NICK ADAMS’I*

    Makale Yazarı: Prof. Dr. Sevinç Özer

    *Bu makale Roman Kahramanları dergisi 15. sayıda ( Temmuz/Eylül 2013) yayımlanmıştır. 

    Amerikan edebiyatında Stephen Crane, Frank Norris, Jack London gibi öfkeli genç natüralistler, 1890’ların yoğun bir biçimde ahlakçı ve bir o kadar da ikiyüzlü Zarafet Geleneğine (#TheGenteelTradition) ideolojik patlamalar ve ortalığı karıştıran bir muhalefetle karşı çıktılar. Bunun nedeni Sovyet Devrimi’nin Amerika’da yarattığı korku (#RedScare), güvensizlik ve kargaşanın bu yazarların edebiyatta başlattıkları natüralist başkaldırıyı beslemesiydi. Otuz yıl sonra 1920’lere gelindiğinde, Sanayi Devrimi ve I. Dünya Savaşı sonrasında acımasız bir değer kaybı ve rastgele cinsel arayışlarla, içki kaçakçıları (#bootleggers), sokak gangsterleri (#streetgangs) ve ruhsuz işadamları (#babbits), özgür kadınlar (#flappers) ve içki yasağı (Prohibition 1929) ile Amerikan toplumunun iyice çivisi çıkmış görünüyordu.

    Bu sürecin edebiyattaki ilk meyvesi Sherwood Anderson gibi yaşını başını almış bir yazar tarafından yazılan 1919’da ünlü groteskler kitabı #Winesburg, Ohio öyküleriyle radikal bir biçimde verildi. #Ohio’nun taşra kasabası Winesburg’da, her biri kendi dünyasına gömülmüş, ürkütücü bir yalnızlıkla yaşayan tuhaf adam ve kadınlar genç gazeteci George Willard’ı ortalarına alarak geçmişlerindeki travmatik bir anıyı anlatmakta ve ona “Aman sen böyle olma” diye uyarıda bulunmaktadırlar. Kasaba yaşamının groteskleştirdiği bu insanlar, bir yandan genç delikanlının etrafında dönüp, “git buradan, git git” diye sıkıştırırlarken, Amerikan orta sınıfının sanatı ve sanatçıyı yok sayan derin kültürel krizini de yansıtıyorlardı. #GeorgeWillard kitabın sonunda kasabadan çıkıp kente (büyük bir olasılıkla oradan da yurtdışına) gidecek ve kendi kendini sürgün eden (exiles) bir grup genç Amerikan yazarının yaptığı gibi, ülkesine uzaktan bakarak yeni değerlendirmeler yapma fırsatını yakalayacaktı. #SherwoodAnderson, bu kitabında adeta Ernest Hemingway’in gelecekteki yazarlık serüvenini dile getiriyordu.

    Diğerlerinden yaşlı ve insan psikolojisini çözümlemeyi ön plana daha çok çıkarıyor olsa da Sherwood Anderson da bir natüralistti. Natüralistler, I. Dünya Savaşı’nın hemen başlangıcından 1930’lara dek, arkalarına ülkedeki bütün yolsuzlukları, politik skandalları eşeleyen gazeteciler grubu “Muckrakers”ı da alarak, ülkedeki bütün değerleri sorgulamaya çalıştılar. En çok taktıkları konu da, kanon dışı kalmaya mahkûm, Popüler Kültürün edebiyatı ve taşralılığın daniskası olarak gördükleri, İngiliz Victoryan tipi bir riyakârlığın Amerikan versiyonu olan #ZarafetGeleneği idi.

    Yeni edebiyatın huzursuz yazarları, 20. yüzyıl başlarındaki, sınıfsız görünmeye çalışan son derece katı sınıflı bir sistemin yarattığı toplumsal çelişkileri sergilediler. Herkesin birbirini kurtlar sofrasında yemeye çalışırken gülücükler saçtığı, paradan hiç bahsetmezken amansızca materyalistleşen bir toplumda, insanların birbirinin üzerine tırmandığı ve çıkarları söz konusu olunca gözünü kırpmadan en yakın dostunu sattığı bir düzeni yerden yere vurdular. Domestik, banal, geri kafalı, beş çayları masası kıvamında yapmacık bir edebiyatı yerle bir ettiler. Sosyalist, Marksist değerleri yaygınlaştırmaya çalıştılar ve sosyalist stratejileri gereği politikada İzolasyon’u, Amerika’nın Eski Dünya’dan uzak durması fikrini benimsediler. Theodore Dreiser, Sherwood Anderson, H. L. Mencken ve Sinclair Lewis ile tiyatro yazarı Eugene O’Neill, kendilerine Imagistler (Ami Lowell, Hilda Doolittle, John Gould Fletcher) diyen modernist şairlerle birlikte kolay kolay durulmayacak radikal bir edebiyatı başlattılar.

    20. yüzyılın başlangıcında yazan bu birinci kuşağı, hem onlara öykünen, hem de Amerikan edebiyatını yerellikten kurtarıp uluslararası boyutlara taşımakta kararlı gözüken ikinci kuşak izledi: Gertrude Stein, John Dos Passos, Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, William Faulkner, Edna St. Vincent Millay, Hart Crane, Stephen Vincent Benét, vs. gibi yazarlar 1920ler Amerikasında Jazz devrinin “yitik kuşağı” gibi terimlerle anılırlarken, bu dönemi Amerikan kültür tarihinin hem neşeli, hem hüzünlü, hem çılgın, hem de en nitelikli dönemlerinden biri haline getirdiler.

    Bu dönem, herkesin “her şey baş aşağı düşmeden önce eğlenceye katılmak” istediği, sorumlulukları boş verip hızlı ve alkolik bir dünyabilirlik ile “Bohemya’yı keşfettim sonunda” diye çılgınlaştığı bir dönem oldu. İnsanların geçici modaları izlediği, hızlı para kazandığı ve harcadığı, cinsellik, uyuşturucu, alkol, gibi hedonistik eğilimlerle politik, ekonomik gerçeklerden uzaklaştığı ve kendilerini içkiye vererek içki yasağını delmeyi heyecan verici bulduğu bir dönemdi bu. Birçok kültür tarihçisine göre 1920’ler, baş döndürücü bir hızla kayan bir lunapark oyuncağının sonunda duvara toslayarak paramparça olduğu bir kazanın resminden başka bir şey değildir; çünkü 1929’da borsanın düşüşüyle Büyük Darboğaz’a (Great Depression) toslanmış ve sonraki on yıl büyük acılar çekilmiştir.

    Ama acaba 1920’ler #Amerika’da gerçekten tarihsel ve kültürel bir sapma dönemi midir?

    Amerikan 1920’leri her şeyden önce Amerikan halkının lokomotif ve T Model Ford arabasıyla, radyoyla tanıştığı, para ve refahın arttığı (Boom Dönemi), ancak mekanik bir materyalizmin günlük yaşamı biçimlendirdiği bir dönemdir. Bilimsel materyalizmin edebiyattaki dayanak noktaları ise Davranışçılık ve Freudculuk’tur (Taylor, 1965: 298-304). Freud psikolojisi bilinçaltını vurguladığı için cinsellik tabu olmaktan çıkmış, edebiyatı yeniden biçimlendirmeye, insana kendini tanıyacak ipuçları vermeye başlamıştır. Orta sınıfın ahlâkî kurallarına savaş açılmış, birey üzerinde psikolojik baskı yapan tabulardan, frastrasyonlardan, cinsel muhafazakârlıktan, her şeyden kurtulmaya çalışılmıştır.

    Yine de 1920-1929 yılları arasındaki süreç sonunda, bu dönemin gürültücü kalabalıkları gidince, ortaya yarattıkları Kübizm, Fütürizm, Empresyonizm, Ekspresyonizm yapıtları, caz müziği vs., kısacası daha olgun, daha modern, daha yaratıcı, daha yenilikçi, daha demokratik, daha evrensel bir Amerikan sanatı, edebiyatı ve toplumu çıkmıştır. O halde 1920’ler Amerika’da bir başarının dönüm noktasıdır. Dönem her ne kadar Büyük Darboğaz ile sona ermiş olsa da Amerika kentlileşmiş, demokratikleşmiş ve kültürel olarak uluslararası bir saygınlık kazanmıştır. Ancak bu dönem; “gençliğin toy, acemi gırgırından, ciddi, sorumlu bir yetişkinlik dramasına geçildiği o kendini tanıma şoklarının can acıttığı” bir dönemdir (Horton ve Edwards, 1967:293). O dönemde yaratılan edebiyat da bu geçişi yansıtır.

    Amerikan edebiyatının bu döneminde F. Scott Fitzgerald nasıl Jazz dönemi miti haline gelmişse, Hemingway de, dönemin Sürgün Ruhu’nun bir mitidir. 1898 yılında Illinois eyaletinin #OakPark kasabasında doğan Hemingway’in “sürgün” karakteri, gençlik yıllarında “#KansasCityStar”da gazetecilik yaparken, Avrupa’daki savaşa İtalyan cephesinde ambulans şoförü olarak katılmasıyla biçimlenmiştir.

    4 Ağustos 1914’de başlayan I. Dünya Savaşı’nda Amerika önce resmen tarafsızlığını ilan etmiş olsa da; “… uzaktan seyrettikleri savaşta karşılaştıkları yenilikler Amerikalıları şok etmekteydi: Alman denizaltıları, it dalaşı yapan uçaklar, kimyasal silahlar ve hardal gazı…” (Colbert, 1997:334). 1917 Nisan ayında Amerika kendini savaştan daha fazla uzak tutamadı ve iki milyondan fazla Amerikan askeriyle 1917-1918 arasında kendini savaşın ortasına attı. Amerikan Seferi Birlikleri (American Expeditionary Force – AEF) Fransa’ya girerlerken hep bir ağızdan “Savaşı bitirmeden, oradan dönmeyeceğiz” (Colbert, 338) diye marş söylüyorlardı. Başkalarının savaşına giderken hiç ölmeyeceklerini düşünen naif gençlik hezeyanları…

    I.Dünya Savaşı, Amerika’nın uzak, emin bir mesafeden kendini kolayca kabul ettirme savaşıydı; savaş atmosferi, bir an önce deneyim kazanarak ve pek çok şey görerek hemen kendini kanıtlamak ve ün kazanmak isteyen genç Amerikan yazarlarının amaçlarına da hizmet ediyordu. Bu konuda hepsi sabırsızdı çünkü uçsuz bucaksız bir taşra kültürü, orta sınıf değerlerinin, tutuculuğunun ve dindarlığının amansız bir kalesi olarak gördükleri Amerika, kendi ülkeleri, gelecekte kanıtlamak istedikleri yaratıcı/sanatçı yeteneklerini gösterebilecekleri, çeşitli deneyimler barındıran, uygun bir toprak değildi. Heyecan yoktu; Amerika sokaktaki adam için monoton bir demokrasi cennetiydi. Birer ikişer, bazen de gruplar halinde Avrupa’ya gidip savaşa katıldılar, ölümü yanı başlarında yaşadılar. Bir yandan savaşırken bir yandan da yazdılar: “…İlk kez cesaretimi, kendime aşırı güvenimi kaybettim. Artık evimi ve annemi bir kez daha görebileceğimden emin değildim. Fakat sonunda, ölü bir Almanın vücuduna takılarak düşünce, aradığım teli buldum, çabucak iki ucu birleştirdim. Sonra koşarak saklandığım deliğe dönüp iletişimin yeniden sağlandığı konusunda rapor verdim. …” (Colbert, 342) gibi içine gerçek deneyimlerini koydukları roman ve öykü kurguları yarattılar.

    Ernest Hemingway, bütün yazdıklarında yaşadığı dönemin ve yazar ve şair #GertrudeStein’ın “Yitik Kuşak” (Mizener, 1968:113-122) diye adlandırdığı kuşağın hüznünü yansıtmıştır. “#YitikKuşak” kendini arayan bir kuşak olduğu için, kendi ülkesinde bulamadığı sanat ve kültür gerilimlerini Avrupa’da aramaya çı- kıp orada da başka bir düş kırıklığı yaşadığı için belki gerçekten yitiktir. Yine de Avrupa’dan bakınca Amerika’daki demokrasi de çok çekici gözükmektedir gözlerine.

    Bu kuşağın hepsi Amerika sınırlarını aşan bir edebiyat yaratabilmişler, büyük bir keşif ruhu ile yazmışlardır. Muhteşem Gatsby‘i yazan F. Scott Fitzgerald, U.S.A. üçlemesinin yazarı John Dos Passos, Ses ve Öfke’nin yazarı William Faulkner, Son Adem’in yazarı James Gould Cozzens aynı kuşak yazarlarındandır. Ancak bunlar arasında eleştirmen Arthur Mizzener’in tanımladığı biçimde, Amerikan toplumsal tavırlarını utangaçlıktan aşağılık kompleksine, “çocuksu bir saçmalıktan başka bir şey olmayan spor takıntısından” etnik takıntılarına kadar, ince bir ironi ile anlatan en başarılı idealist yazar Ernest Hemingway’in yazar olarak kariyerinin aşamalarını yansıtan ve bireysel deneyimlerinden yola çıkarak Amerikan kültür tarihinin simgesel görüntüleri düzeyine çıkabilen eserleri arasında, şöyle bir sınıflandırma yapılabileceğini düşünüyorum:
    A. İlk gençlik deneyimleri ve taşra kültürüne tepkiler – #BizimZamanımız ( In Our Time, 1925, Nick Adams Öyküleri)
    B. Kimlik arayışı dönemi – #SilahlaraVeda ( A Farewell to Arms, 1929, genç bir ambulans şoförü olarak kazandığı savaş deneyimleri)
    C. Olgunluk dönemi – #GüneşdeDoğar ( The Sun Also Rises, 1926, Avrupa’daki Bohemia ve Sürgün yazarlar deneyimlerinin anlatısı)
    D. Yaşlılık dönemi – #İhtiyarAdamveDeniz ( The Old Man and the Sea, 1952, yaşlılığın getirdiği umutsuzluk ve düş kırıklığı anlatısı) hiç kuşkusuz Hemingway’dir. Sonunda kendi kafasına da bir kurşun sıktığını göz önüne alırsak, 1920ler Amerikasının absürd ve çılgın temsilcisinin Ernest Hemingway olduğunu teslim etmemiz gerekir.

    Diğer bütün yapıtları, romanları ve öyküleri bu kategorilerden birine sokulabilir.

    Yukarıdaki yapıtların yazılış tarihlerinin, yazarın kariyerinin biçimlenmesini kronolojik olarak göstermediğini, aksine yazarın bireysel deneyimlerini aktarırken Amerikan kültürel tarihine kronolojik olarak denk düşen anlatıları gösterdiğini belirtmek isterim. Bir başka deyişle, Ernest Hemingway o denli idealist ve ulusalcı bir kişiliktir ki, bireysel arayışlarında yansıttığı bu özellikler, onun bir Amerikan deneyimleri indeksi oluşturmasına yardım etmiştir. “All-American boy Nick Adams öykülerinden Papa Hemingway” öykülerine giden bir yoldur bu kurgular. Nick Adams öykülerinin arasında “Eve Dönüş” (“Soldier’s Home”) ya da “Büyük ‹ki Yürekli Nehir” (“Big Two-Hearted River”) gibi savaş sonrası öykülerinin olmasını, zaman içinde ileri-geri giden ve olayları bir bütünlük içinde, bir yaşam öyküsü olarak sunan bir yazarın beyninin yansıması olarak açıklamak gerekir.

    Sherwood Anderson, Winesburg, Ohio (1919) adlı eserindeki öyküleri, grotesk öykülerinin ortak karakteri olan genç George Willard ile birbirine bağlamıştır. Farklı ağızlardan yazılan bu öykü-romanında yazar, George Willard’ın çevresindeki kadınları ve erkekleri, ve onların yaşamlarına müdahale edip onları tuhaflaştıran taşra kültürünü sergilediği kadar, genç kahramanın da belli bir süreç içinde taşradan kaçıp kurtulmasını anlatmıştır.

    Ernest Hemingway ise Bizim Zamanımız‘da (1925), Nick Adams’ın onu içinde bulduğumuz karakter biçimine gelişini mantıklı bir neden-sonuç ilişkisi ile yansıtmayı amaçlamaktadır. Bu noktada belki de şu saptamayı yapmak yerinde olacaktır: Bir yazar bir genci romanının kahramanı yapıyorsa, öncelikle kültürel bir bölünmeyi, dikotomiyi, bir çeşit kutuplaşmayı yazmak istemektedir; çünkü gençlik başta deneyimsizlik, masumiyet, habersizlik ve heyecan demektir. Heyecanını, idealizmini yitirmiş, buna karşılık deneyim kazanmış bir yaşlılık, gençlikle yan yana gelince hiç kuşkusuz değer çelişkisini arttıracak ve toplumun hangi yönde yol aldığını gösterecektir. (Bu bağlamda Türk Edebiyatında genç kahramanların neredeyse “yok” denecek kadar az olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Cumhuriyetimizin ilk gençlik döneminde bile onun sözcüleri yeni yetme ergenler olamadı ne yazık ki!)

    Amerikan Edebiyatı başlangıcından beri “#masumiyet miti”nden güç aldı ve gençleri yaşamın ortasına yerleştirerek deneyim kazanma (initiation) öyküleri yarattı. Bu öyküler gençler için bilgi ve deneyim eksikliğinin ne büyük trajedilere yol açabileceğini göstermesi bakımından da, bilgi kazanmanın nelere mal olacağını göstermesi bakımından da her yaşta okuyucu için eğitici öykülerdi. Bu şekilde Amerikan edebiyatı, ahlakçı olmaksızın eğitici olabiliyor ve “ahlakçılığın” görüş açılarını daraltan vıdıvıdıları yerine “keşfediciliğin” ufukları genişleten estetik stratejilerini kullanabiliyordu.

    Hemingway, Nick Adams öykülerinde keşfetmenin keyfini yaşatır okuyucuya. Okuyucu dünyaya Nick Adams’ın gözleriyle baktığı için, daha doğrusu yazar okuyucuyu Nick Adams’ın kamera-gözlerine hapsettiği için, kahramanla okuyucu – dolayısıyla yazarla okuyucu – arasında bir mesafe oluşmasına izin verilmez.

    Nick Adams Bizim Zamanımızda (In Our Time) öykülerinde neleri keşfeder?

    Annesi ile babasının hiç geçinemediğini, farklı yaradılışta insanlar olduğunu, ama koyu bir Hıristiyan olan annesinin İncil’in arkasına saklanarak pratisyen hekim olan babasına baskı yapabildiğini ve bu nedenle de annesini değil de her zaman babasını tercih edeceğini keşfeder. (“The Doctor and the Doctor’s Wife”) Babasının neşeli, içten, biraz korkak, mesleki pratiğinde biraz üçkağıtçı fakat becerikli, yaşlanmakta olmasına rağmen şefkatli, ideal bir baba olduğunu keşfeder (“Indian Camp”, “My Old Man”). Annesinin titiz, bencil bir hipokondriyak, manipulatif, baskıcı bir kadın olduğunu, oğlunu, yani kendisini, mülkiyetine geçirmek istediğini keşfeder (“The Doctor and the Doctor’s Wife”). Diğer kadınların da annesi gibi denetleyici ve baskıcı, hatta güvenilmez olduklarını ve onlardan mümkün olduğu kadar kaçmak gerektiğini düşünür (“The End of Something”, “Cat in the Rain”) Erkeklerin aşk ve onurları için intihar edebileceklerini görür (“The Indian Camp”). İki erkeğin dostluğunun, erkek ve kadın arasındaki imkânsız dostluktan daha önemli olduğunu hisseder (“The Three-Day Blow”, “Cross-country Snow”). Yaşadıkları küçük kasabada en yakın komşularının ırkçı olduklarını, Kızılderilileri küçümseyip, onların hırpalanmalarına hiç empati duymadıklarını, 4 Temmuz Bağımsızlık törenlerine giderken, yollarda sarhoş bir biçimde serilen Kızılderililere nefretle baktıklarını ve ilk cinsel deneyimlerini Kızılderili bir kızla yaşadığı için kendisiyle de alay ettiklerini anlar (“Ten Indians”, “The Battler”). Bu kasabada hiçbir yasanın mafyaya karşı duramayacağını ve mafyaya karşı bir hata yapanın ülkenin hiçbir yerinde barınamayıp cezalandırılacağını anlar (“The Killers”). Amerikalıların savaş konusundaki ürkütücü cehaletini, savaş ve ölüm gördükten sonra eve dönen genç askerlere hiçbir sempati duymadan, büyük bir duyarsızlıkla onlardan normalleşmelerini beklediklerini ve bunu yapanın da bizzat anne babalar olduğunu anlar (“Soldier’s Home”, “Big Two-Hearted River”). Kısacası, Nick Adams’ın keşfettiği her şey, Ernest Hemingway’in bir entelektüel olarak ülkesi ve halkı konusunda yaptığı keşiflerdir ve bütün bu öykülerde egemen olan duygu derin bir hüzündür. Bu hüzün, büyümenin ve varoluşçu bir boşluğa düşmenin hüznü olduğu kadar, Hemingway’in yaşadığı dönemin, şair Archibald Macleish’in şiirine yansıyan felsefesi ile de ilgilidir. Şair:
    Şiirde anlam aranmaz,
    şiir vardır.
    demiştir. “Şiir” sözcüğünü “yaşam” sözcüğüyle değiştirdiğimizde Ernest Hemingway’in hüzün dolu, anlamsız, ama yaşanmış ve intiharla sonuçlanmış, yine de ülkesinin içinden geçtiği zamana en iyi denk düşen yaşamının kısa öyküsü özetlenmiş olacaktır.

    * Onsekiz Mart Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü, Çanakkale

    KAYNAKÇA
    -Arthur Mizener. “The Lost Generation”, Modern American Literature (Madras: Higginbothams (P) Limited, 1968), ss.113-122.
    -Eyewitness to America, ed. David Colbert. (New York: Pantheon Books, 1997), s.334.
    -Rod W. Horton and Herbert W. Edwards. Backgrounds of American Literary Thought. (New York: Appleton-Century-Crofts, 1967), s.293.
    -Walter Fuller Taylor. The Story of American Letters. (Chicago: Henry Regnery Company, 1956), ss.298-304.

    admin replied 1 year, 6 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: admin
BABBIT’LER, GANGSTERLER, BOOTLEGGER’LAR, FLAPPER’…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now