Hazreti İsa: Günaha Son Çağrı- Nikos Kazancakis
-
Hazreti İsa: Günaha Son Çağrı- Nikos Kazancakis
Günaha Son Çağrı- Nikos Kazancakis*
Makale Yazarı: Pınar K. Üretmen
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin (Nisan/Haziran 2018) 34. sayısında yayımlanmıştır.
Nikos #Kazancakis’i özgün ve farklı yapan en önemli özelliği yerelden evrensele uzanan sanatçı dokunuşunda saklıdır. O dokunuşla görünen gerçekliğin arka yüzünü aynaya yansıtarak, farklı bakış açıları sunarak düşünsel, düşsel bir okuma imkânı yaratır. Yazarın en önemli eserlerinin başında gelir “Günaha Son Çağrı”. Bu kitap ki din otoritelerince çokça eleştirilmesine, dışlanmasına neden olur. İçini, vicdanını sorgular Kazancakis ve tüm bu tepkileri, dışlanmayı, eleştiri yağmurunu yaşadıktan sonra, bugün de olsa aynı şeyleri tereddütsüz yazacağını dile getirir.
“Günaha Son Çağrı’yı yazdığım gündüz ve geceler boyunca, İsa’yla beraber Golgota tepesine çıkarken duyduğum dehşeti, hayatını ve ölürken çektiği acıları yaşarken duyduğum yoğunluğu, anlayışı ve sevgiyi başka hiçbir zaman duymadım. İçimi kemiren bu duyguları ve insanlığın büyük umudunu yazarken gözlerim dolu dolu oldu heyecandan. (…) Yayımlamakla ödevimi yerine getirdim, alabildiğine mücadele eden, hayatta çok acı çekmiş, büyük umutları olan birinin ödevini”
diye anlatır. Ancak tüm bu içten açıklamalar din adamlarını yumuşatmayacak, yazarın ölümünden sonra dini törenle gömülmesi konusunda bile sorun yaşanacaktır.“Günaha Son Çağrı”, Hristiyanlığın doğuşunun hikâyesidir. Hz.İsa’nın hayatıdır anlatıya konu olan, ancak roman bir tarih kitabı olmadığı gibi teolojik bir okuma da sunmaz. Kitabın uyarlaması olan ve yönetmenliğini #MartinScorsese’nin yaptığı aynı isimli filmin jeneriği Kazancakis’in anlam kapısını aralayan altın anahtar gibidir. “Bu film, İncillere değil içimizdeki sonsuz tinsel çatışmayı dile getiren bu kurgusal yapıta dayanmaktadır” der filmin giriş yazısında. Evet, bu yapıt kurgusaldır; tarihsel İsa anlatıları üzerinde şekillense de nihai ürün Kazancakis’in yarattığı bir kurgudur. Bu nedenle gerçekle ne denli bağlantısı olduğu değil, dünyaya binyıllardır yön veren felsefi-tinsel bir bakışı ne ölçüde yansıtabildiğidir asıl soru. Jenerikte yer alan diğer gönderme, yani içimizdeki sonsuz çatışma ise yazarın inşa ettiği yapıtın ana kolonlarını oluşturur. Bu kitap içsel çatışmanın, sorgulamanın, ikilemlerin, ruhbeden ve inanç-düşünce düalizminin, kısaca insanın kendi özüne yaptığı yolculuğun anlatısıdır.
Kitabın sosyolojik, psikolojik ve felsefi ağırlığıyla, Kazancakis, tarihi ya da teolojik okumanın çok ötesini vadeder. Yaptığı şey mitolojik ve mistik bir temayı sadece farklı açıdan ele alıp hikâyeleştirmek değildir, onu felsefi açıdan irdeleyerek edebiyat sahnesinde sergiler. Zorba romanının önsözünde
“Ölü ya da diri insanlardan, bana savaşmamda yardım edenler çok azdır. Ama ruhumda en çok iz bırakan insanları saptamak isteseydim, herhalde üç dört ad sayabilirdim: Homeros, #Buddha, Bergson, #Nietzsche ve #Zorba”
diye belirtir. İşte Günaha Son Çağrı’nın felsefesi, saydığı bu üç dört isimde gizlidir. Dünyayı en çok etkileyen anlatıya yani İsa’nın hikâyesine onların felsefi görüşlerinin ışık tutmasını sağlar. Böylelikle hem insanlık tarihinin hem de kendi kişisel tarihinin ikilemleri üzerine farklı bir bakış açısı ortaya koyar. Bu değerlendirme yazısı da Günaha Son Çağrı’nın Buddha, #Bergson, Nietzsche felsefesi ve ruh-beden düalizmi açısından irdelenmesini temel alacaktır.“Günaha Son Çağrı” ne anlatır?
Nasıra’da doğup büyüyen İsa’nın marangozluktan Mesihliğe ve oradan da çarmıha doğru yolculuğudur anlatılan. Anlatıyı kavrayabilmemiz için zaman ve mekân çok önemlidir, hatta romanın ana kahramanlarından oldukları söylenebilir. Romanı günümüz dünyasını, yani iki binli yılların teknolojik ve bilimsel dünyasını baz alarak kavrayamayız. “Günaha Son Çağrı”, milattan önceyi milattan sonraya bağlayan o ince çizginin, yoksulluğun, cahilliğin, batıl inanışların, bilinmezliğin, imparatorlukların, köleliğin ve din savaşlarının yaşandığı dönemin anlatısıdır.
İki bin yıl önceki kutsal topraklarda geçer roman. O dönemde #Kudüs ve çevresi Roma İmparatorluğunun yönetimindedir. Roma, askeri ve ekonomik açıdan dünyanın en güçlü imparatorluklarından birisidir. Yahudiliğin doğduğu ve İsrailoğullarının yaşadığı Afrika’nın kuzeyindeki topraklar da onun denetimindedir. Romalı askerler ve yöneticiler bölgenin üst tabakasını temsil ederken yoksul halk ise Yahudilerden oluşur. Bir yandan kendi topraklarında özgür ve efendi olamamanın baskısı diğer yandan açlık, sefalet, insanların içindeki isyan ve öfke ateşini besler. Kurtuluş, Tanrının onlara göndereceği Mesih ile olacaktır.
Yahudilik inanışının bağnaz ve tutucu yapısı hâkimdir halk üzerinde ve her şey kutsal kitaba, Tanrı’nın buyruklarına göre yorumlanır. Onlar seçilmiş topluluktur ve Yehova sadece onların Tanrı’sıdır. Yahudilere yaşadıkları toprakları ve kurtuluşu vadeder. Yahudilik tüm insanları kucaklayan evrensel bir din değildir. Tanrı, sadece Yahudilere kurtuluş ve sonsuz yaşam verecektir. Çünkü onlar seçilmiş ırktır. Yahudilerin Tanrı’sı Yehova, kızgın ve öfkeli bir Tanrıdır.
“İhtiyar haham biliyordu onu, pek iyi biliyordu İsrail’in şu tek Tanrısını. Merhametli değildi, kendine göre yasaları vardı, on emri, kendisine göreydi. Verdiği sözü tutuyordu tutmasına, ama acelesi yoktu: Zamanı kendi ölçüsüyle ölçüyordu. Kuşaklar boyunca, kelam havada asılı kalacak, yeryüzüne inmeyecekti. Sonunda geldiğinde, o kelamın emanet edileceği kişinin vay haline. Kutsal Kitap’ın bir ucundan öteki ucuna, nice Tanrı elçisi öldürülmemiş miydi, Tanr’ının onları kurtarmak için parmağını oynatmış olduğu vaki miydi? Niçin böyleydi, niçin? İradesine uymuyorlar mıydı? Yoksa bütün elçilerin öldürülmesi onun iradesi miydi? Haham kendi kendine bu soruları sorup duruyor, ama düşüncelerini daha ileri götürmeyi göze alamıyordu. Tanrı bir uçurum, diye düşünüyordu, uçurum. Yaklaşmasam daha iyi ederim. (Günaha Son Çağrı, 65)”
Sevgi ve hoşgörü değil, savaşmaktır kurtuluş yolu. O, ateşle ve zulümle sınar insanları. O nedenle yaşanılan tüm bu esaret de kurtuluş da onun hükmüne bağlıdır. Halk, Roma tarafından uygulanan baskı yönetiminden kurtulmak için Eski Ahit’te müjdelenen Mesihi beklemektedir.
Cahil, fakir ve ezilmiş halk, kendisini özgürlüğe kavuşturacak, Vaat Edilmiş Toprakları İsrail topluluğuna geri verecek bir kurtarıcı özlemi ve bekleyişi içindedir. Çünkü bu topluluğu seçerek sadece onların Tanrı’sı olan #Yehova böyle müjdelemiştir. Çünkü Kutsal Kitap böyle yazar. Zulüm ve çile dayanılmaz olduğunda bir #Mesih gelerek yeryüzünü kana bulayacak, ikinci bir Nuh tufanı yaratarak sadece İsrail halkını kurtaracaktır. Zulüm dayanılmaz olduğuna göre vakit yakındır. Bu nedenle Peygamber olduğunu söyleyenlerle dolmuştur kutsal topraklar. Kimin gerçek Mesih olduğunu anlamaksa ancak ölüm anında gelecek mucizeye, meleklerin onu kurtarmasına bağlıdır.
Roma imparatorluğu Mesih olduğunu iddia ederek Yahudileri özgürlüğüne kavuşturacağını söyleyen, isyan çıkaran, halkı kışkırtan, Romalı askerleri öldüren kişileri en acımasız şekilde cezalandırır. Bunun yolu çarmıhtır. Bu, #Hzİsa’ya özel bir yöntem değil o dönemin alışıldık işkence ve ölüm aracıdır. Çarmıha gerilerek günlerce güneş altında, çıplak, aç, susuz bekletilen bedenler vahşi hayvanlarca parçalanır. Her kentte çarmıh tepeleri vardır ve toprak kanla sulanmaktadır. Halk, gerçek Mesih’in çarmıha gerildiği sırada göklerin yarılarak Tanrı’nın müdahale edeceğini düşündüğü için her çarmıha geriliş gerçek Mesih’in test edildiği bir gösteriye dönüşür. Dönem öyle bir dönemdir ki öfke, nefret, isyan ateşi ve aynı şekilde kurtarıcı özlemi, peygamber arayışı vardır her yerde. Kendisinin Tanrı’nın elçisi, İsrail halkının kurtarıcısı olduğuna inanarak isyan çıkaranların çarmıhlarıyla, kanlarıyla tarihe kaydedilir zaman ve mekân.
“Lanetli tepe, çıplaktı, çakmaktaşları ve dikenlerden başka bir şey yoktu. Hangi taşı kaldırsanız, kurumuş kan lekeleriyle karşılaşıyordunuz. İbraniler, özgürlük peşinde, Romalılara ne zaman karşı gelseler, bu tepe çarmıhlarla doluyor, çarmıha gerilen başkaldıranlar acı içinde kıvranıp inliyordu. Geceleyin çakallar gelip ayaklarını yiyordu, ertesi sabahsa kargalar iniyor, gözlerini oyuyordu. (Günaha Son Çağrı, 53)”
İşte İsa da böyle bir zamanda, bu beklenti içindeki topraklarda yaşar. Romalılar için çarmıh yapan bir marangozdur o. Kutsal İsa yerine insan İsa, hatta suçlanan, istenmeyen birisiyle tanışırız önce. Kazancakis’in İsa’sı, Nasıra halkının gözünde işbirlikçi, hain bir çarmıhçıdır. Roma İmparatorluğunun isteğiyle çarmıhlar yaparak halkının cezalandırılmasında rol oynar. Kutsal yasaya karşı geldiği için istenmeyen, tepki toplayan biridir. Oysa onun içinde kopan fırtınalar çok daha derin ve kutsaldır. Geceleri rüyalarına giren, güpegündüz çırpınmalarına neden olan, kendisine dayanılmaz baş ağrıları veren, onunla konuşan, sesler duymasına neden olan Tanrı’yla savaşır o. Kendisini Mesih olarak seçmemesi için, onu rahat bırakması, herkes gibi sıradan bir hayat yaşamasına izin vermesi için günahkâr olmaya çalışmaktadır. Onun savaşı, içindeki Tanrı’yladır.
“Öyle, öyle, diye mırıldandı, pek iyi anlıyorsun. Evet, bile bile yapıyorum bunu, bile bile. Benden tiksinmeni, başka birini bulmanı istiyorum; senden kurtulmak istiyorum. Elbette bile bile, diye devam ediyordu, konuşmaktan çekinmeyerek, ömrüm boyunca da çarmıh yapacağım, seçtiğin Mesihler çarmıha gerilebilsin diye. (Günaha Son Çağrı, 41)”
Oysa seçim çoktan yapılmış, kendisi bir şimşek çakmasıyla Bakire Meryem’in rahmine düştüğü gün yazgı yazılmıştır. İşte o gün İsa’nın babası Yusuf’a inme iner ve bir daha konuşamaz. Meryem, konuşamayan bir koca ve öfkeli bir oğulla baş etmeye çalışır. Onun asıl isteği, oğlunun namuslu bir evin kızıyla evlenerek kendisine torunlar vermesidir. Romanda anlatılan Meryem de günlük dertleri ve hayalleri olan, oğlunun mutluluğunu isteyen bir kadındır, ne daha fazlası ne daha eksiği, herkesinki kadar. Hatta oğluna eve dönerek evlenmesi için yalvaran acılı bir annedir.
“Tanrı tarafından sevilen kadın bu sözleri duyunca, başını salladı, yatışmıyordu yüreği. Oğlumun aziz olmasını istemiyorum, diye mırıldandı. Herkes gibi bir erkek olmasını istiyorum. Evlenmesini, bana torun yapmasını istiyorum. Budur Tanrı’nın yolu. (Günaha Son Çağrı, 204)”
Roman, İsa’nın yolculuğu üzerinedir. Tanrı’nın sesini, sözünü arar bu yolda. Kendi içindeki sevgiyi, yazgısını… Hayat yolunda yaşadıkları ve Mesihliğe uzanan Tanrı yolundaki dönüşümü aslında içsel bir yolculuk, insanın kendisiyle yüzleşme deneyimidir. İyilikle kötülüğün, cehennemle cennetin, ruhla bedenin arayışıdır.
“Hayır, cehennem, şeytanlarıyla, yeryüzünün altındaki büyük çukur değildi, insanların yüreğindeydi, en erdemlinin, en adilin gönlünde. Tanrı bir uçurumdu, insan bir uçurum… (Günaha Son Çağrı, 181)”
Çarmıhçı İsa’nın kendi çarmıhına giden #GolgotaTepesi’ne kadar yürüdüğü yoldur anlatılan.
Kitapta yer alan hayat hikâyesinin tüm detaylarını buraya taşımak yazının amacını aşacaktır. Bu nedenle bu güzel yolculuğu okura emanet ederek felsefi odak noktalarına yönelebiliriz. Bu yolculuğun anlamı ve felsefesidir asıl olan.
Ruh-Beden Düalizmi
Kazancakis, kitabın önsözünde “Gençliğimden beri içimi kemiren başlıca kaygı, bütün sevinç ve üzüntülerimin kaynağı, zihin ile beden arasındaki bitmek tükenmek bilmez amansız çatışma olmuştur” diye yazar. Ruh(zihin)-beden ikiliği kitabın ana temalarından birini teşkil eder.
Dini anlayış, ruhu Tanrısal sayar ve ruhu önceler. Asıl olan ruhun yüceliği, arınması ve özgürleşmesidir. Bedense tutkuların, günahların, insanca zayıflığın nedenidir. Beden, tüm kötü tutkularıyla beraber kurtulunması gerekendir. Ölüm, ruhu bedenden kurtararak özgürleştirir ve ruhun Tanrı’yla bütünleşmesini sağlar. Eski Ahit, bedeni yok sayarak ruhani yaşama yönlenmeyi öğütler. Oruç, bedeni terbiye etmek içindir. Bu oruç, açlığı olduğu kadar cinsel perhizi de içerir. Bir kadınla birlikte olmak bedenin şeytani kışkırtmalara alet olmasıdır. Evlenmek, aile babası olmak, günlük kaygılarla uğraşmak hak yolunda yürüyenleri yoldan çıkarmaya yönelik kandırmacalar olarak görülür.
“…çöle varıp da, manastıra gömülmeden önce durmayacağım yolda. Orada bedenimi öldürüp ruha çevireceğim. (Günaha Son Çağrı, 103)”
Oysa Aydınlanma felsefesi, ruh ve bedeni ayırarak bedeni bir günah çukuru olmaktan kurtaracak, bunun mimarı da Descartes olacaktır.
Zaman on yedinci yüzyılı, mekân Kıta Avrupa’sını işaret ederken ve Aydınlanma Felsefesinin ilk adımları deneyimlenirken Descartes metafizik varlık anlayışına karşı bilimsel bir temel inşasına girişir. Düşünen varlık ruh, akıl, bilinç olarak adlandırılan kısımdır; yer kaplayan ise beden. #Aydınlanma döneminin düalist yani ikili yapılarına insanı da dâhil ederek düalist varlık felsefesini oluşturur ve insanın ikili cevherden oluştuğunu ileri sürer: res cogitans (düşünen varlık) ve res externa (yer kaplayan-uzamlı varlık). O güne kadar ruhun varlığı kabul edilse de Descartes’in getirdiği yenilik iki farklı ve birbirinden bağımsız töze sahip olduğumuz anlayışıdır. Buna göre hem ruh hem de beden vardır ve birbirlerine indirgenemez. Descartes akıl, zihin, bilinç ve ruh kelimelerini aynı anlamda kullanır. Ona göre ruh sadece insanlarda vardır, zira insan düşünen varlıktır. Maddenin ana niteliği yer kaplamak, ruhunki ise düşünmektir. #Descartes’e göre beden yer kaplar ama düşünemez, zihinse düşünür ama yer kaplamaz.
Kazancakis hem bedenini hem de ruhunu sevdiğini, bu iki gücü uzlaştırmak istediğini belirtir. Bir anlamda felsefi açıdan Descartes’in yaptığını edebiyat alanına taşır ve ruhla bedeni iki farklı güç olarak ele alır. Bu iki tözün düşman değil kardeş olmasını savunur. “Günaha Son Çağrı” da bu ikilemin diyalektiğini içerir. Bir yandan bedeni önceleyen bir hayatı arzulayan İsa diğer yandan da Tanrı yolunda yürüyerek ruhani bir yaşam sürmeğe yazgılıdır. Maria Magdelena’ya karşı duyduğu hisler bu çatışmanın merkezini oluşturur. İşte Tanrı yolundan çıkması adına şeytan da bunu kullanacak, kitaba ismini veren çarmıhtaki son günah daveti beden-ruh çatışması üzerinde oynanacaktır. Sonsuz bedensel acılar içindeki İsa’ya koruyucu bir melek gelerek onu normal bir hayat yaşamaya, evlenip çocuklara sahip olmaya davet eder. Böylelikle aşkı ve huzuru bulacak ancak insanlık ‘acılar içinde kendini feda eden İsa peygamber’ imgesinden mahrum kalacaktır. İsa, melek kılığında gelen bu şeytani davete boyun eğmez. Evli ve çocukları olan bir adam olmaya çağıran şeytana karşılık Tanrı yolunda bedenini ölüme mahkûm eden bir Mesih’tir o. Kazancakis, “İsa’nın hayatının her anı bir çatışma, bir zaferdir. Basit insan zevklerinin yenilmez, büyüleyici niteliğine üstün gelmiştir; ayartılışlara karşı direnmiştir, bedenini sürekli ruhsallaştırmış, sonunda, göğe yükselmiştir. (…) İsa çarmıhta ölmüş, ölümse o anda sonsuzca yenilmiştir” diye anlatır bunu. Çünkü İsa’nın dediği gibi, ölüm kapanan bir kapı değil, açılan bir kapıdır. Açılır, girersin. Romanda, İsrail’i Romalılardan kurtarmak istiyor musun diye soran Yahuda’ya, ruhu günahtan kurtarmak istediğini söyler İsa. Ona göre temel olan ruhtur. Bu ruh sevginin de kaynağıdır.
“Ateş olaydım yakardım, oduncu olaydım vururdum. Ama ben bir yüreğim, seviyorum (Günaha Son Çağrı, 290)” sözleriyle de bunu vurgular.
Buddha Felsefesi: Sevgi…
Kazancakis, kitabın önsözünde “İçimde, Kötü Olan’ın, insansı, insanöncesi, ta ilkten var olan, karanlık güçleri var; içimde, Tanrı’nın, insansı, insanöncesi o nurlu güçleri de var; ruhumsa bu iki ordunun karşılaşıp çarpıştığı savaş alanı” diye yazar. Bu sözler ruh ve beden gibi iyiyle kötünün ikiliğini vurgular. Karanlık ve nurlu güçler aynı bedende nefes alır. Bir savaştan çok bir uzlaşı gerektirir bu durum. Ve iyi olanın hâkimiyeti ancak sevgi ile mümkündür. Yehova’nın gazabına karşı İsa’nın müjdecisi olduğu Tanrı’nın sonsuz sevgisi, kitabın ana felsefi sorgulamalarından birisidir.
Yahudiler’in Tanrı’sı Yehova, kızgın bir Tanrı’dır. Ateşle, kanla sınar dünyayı. On emri cezalandırıcıdır. Yanlış yapana, kendisine yeterince tapmayana acımasızdır. Küller, taşlar yağdırır, sellerle boğar. Sadece Yahudilere aittir, tüm dünyadaki insanların Tanrı’sı değildir. Bu anlayıştaki İbraniler, sadece kendilerini kurtaracak, Romalıları cezalandıracak, savaş ve kan arzusunda, kızgın bir Mesih bekler bu nedenle. Oysa İsa’nın halka söylediği ilk söz “Sevin!” olur. O, beklenilenin aksine nefreti değil sevgiyi yüceltir. Kendisinin sakatların, yoksulların, kimsesizlerin peygamberi olduğunu söyler. Hatta tüm dünyaya seslendiğini söyleyecek kadar ileri gider. “Tanrı İsrailli değildir, o tüm evreni kuşatır (Günaha Son Çağrı, 446)” der. Kazancakis, bize İsa’nın içindeki sevgiyi gösterir. “Günaha Son Çağrı”yı içindeki İsa sevgisiyle yazar. Bu bir anlamda Budha felsefesinden temel alan sevgi anlayışıdır.
İsa’nın sevgisi evrenseldir; tüm insanlara ve Tanrı tarafından yaratılan her şeye yönelir. Yahudilerin sadece İbranileri seven, koruyan, kollayan Tanrılarına karşın o tüm insanları kucaklamak ister. Romanda da;
“Bırak şu insanı. Bunca yıldır boğazlayan Yunanlılar da insan, lanet olasıcalar. Romalılar da insan, hâlâ bizi boğazlamakta, tapınağı ve Tanrımızı kirletmekteler. Ne diye onları umursayacakmışsın? Gözlerini ayırmaman gereken yer İsrail’dir, acıyorsan da İsrail için acımalısın. Geri kalan herkesin canı cehenneme!” diyen Yahuda’ya karşılık İsa;
“Çakallara da acıyorum, kardeşim Yahuda, serçelere de, otlara da (Günaha Son Çağrı, 190)”
diye cevap verir. O, Tanrı tarafından yaratılan her şeye karşı derin bir sevgi hisseder. Tüm insanlığı kucaklayan hatta savaş baltası yerine zeytin dalı taşıyan bir Mesih önceleri garipsenir. Ama İsa, Yahudileri Romalı askerlerden kurtarmanın çok daha ötesini, tüm insanlığı nefretten kurtaracak sevgi dolu bir din vadeder.
Sevgi her şeyin ilacıdır Buddha felsefesine göre. Nefretin açtığı yaralar nefretle tedavi edilemez, bunu sağlayacak tek güç sevgidir ve bu, yaşadığımız evrenin en temel kuralıdır. Huzur dışarda değil, içimizdedir. Sonsuz huzura giden yol göklere değil yüreğe uzanır. Kitapta anlatılan İsa’nın göksel Tanrı’sına giden yolda kendi içine, kalbine yaptığı içsel yolculuğu ve çöldeyken yüreğinde bulduğu Tanrı sevgisi de bu felsefeyle paraleldir. Buda’ya göre her şeyi bilmek bilgeliktir, kendini bilmekse aydınlanma. İsa’nın Tanrı’yı bulması bir aydınlanmadır. Bu bilgeliğin, bilmenin ötesinde sezgisel olan bir değişim ve dönüşümdür. İşte bu sezgisel bakış da bizi Kazancakis’e rehber olan diğer felsefeye, Bergson felsefesine taşır.
Bergson Felsefesi: Sezgi…
Bergson’un felsefe tarihine en büyük katkısı sezgi kavramı olarak kabul edilir. Sezgi, içte olanı, özde yer alanı kavrama anlamına gelir. Dış dünya akıl ile algılanabilir ancak algısal dünyanın dışında yer alan bazı kavramları bilimsel verilerle, akıl yürütmeyle değerlendirmek mümkün değildir. İşte burada insanın sezgisel algısı anahtar rol oynar. Ancak sezgisel kavramanın ortaya çıkabilmesi bir çaba, içsel bir yolculuğu gerektirir. Kişi ancak kendi içine dönerek, kendi iç dünyasına yönelerek başarabilir bunu. Bergson’a göre bilginin kavranabilmesi de ancak sezgi ile mümkündür. Sezgisel olarak idrak edilemeyen bilgi enformasyon olarak kalır, içselleştirilemez. Böyle bir bilginin ise yorumlama, sorgulama, değerlendirme aşamalarına geçişi olanaksızdır. Sezgi hafızadır, bir iç görüdür. Süre kavramı ve zaman ancak böyle algılanır. Beden ve ruh kavrayışı da sezgi sayesinde olasıdır. Zekânın alanı mekânsal madde alanıdır. Evren ve yaradılış böyle kavranamaz.
Bergson, ahlak ve din konusundaki görüşlerini de evrim üzerine kurgular. Ona göre iki tür ahlak ve din anlayışı vardır. Kapalı olan anlayış zaman ve mekâna bağlıdır. Buna bölgesel ya da töresel ahlak anlayışı da denebilir ki bu savaşçı bir karaktere sahiptir. Oysa açık ahlak veya din evrenseldir, zamansızdır ve barışçıldır. Açık din bizi yaratıcı ve mistik bir deneyime götürür.
Kazancakis “Günaha Son Çağrı”da Nasıralı İsa kimliğinde bizi açık, evrensel, barışçıl bir din anlayışına götürmek ister. İsa’dan önce Kudüs ve çevresinde hâkim olan anlayışsa kapalı bir din ve ahlak üzerine kuruludur. Buna göre seçilmiş halkın Tanrısının onlara bahşettiği din ve Vaat Edilmiş Topraklar üzerinde sürüp giden bir cihat anlatılır. Evrensel değil bölgeseldir, Yahudi ırkına aittir. Tüm dünyadaki insanların kardeş olması mümkün değildir. Bir Mesih gelecek ve Yahudilerin zulüm görmesini engelleyecektir. O Mesih tüm insanlığa değil Yahudi toplumuna aittir. Geliş amacı ise barışçıl değil aksine savaşarak hâkimiyet kurmaktır. Yahudi halkı böyle bir Mesih beklemektedir. Bu nedenle Nasıralı marangoz İsa’yı kabullenemezler. O, savaş naraları atarak Romalılara ders vermek yerine “Sevin!” diyen, sevgiyi yüceltendir.
Nietzsche Felsefesi ve Bir Tragedya Olarak İsa’nın Yaşamı…
İsa, Çarmıh, “Günaha Son Çağrı” ve din adamlarının öfkesini çeken bir Kazancakis’in oluşturduğu geometrik yapı göz önüne alındığında akla ilk delen “Tanrı öldü!” sözüdür elbette. Nietzsche, Aydınlanma felsefesi sonrası Alman idealizminin yapamadığı devrimi yaparak tanrının ölümünü ilan eder. Ancak bu sadece ateist ve tanrıtanımaz bir tanımlama değildir. Bu söz, derinine inildiğinde akıl ile ilahi öğretiyi ayırmaya, Hristiyanlığın alaşağı ettiği bedene yeniden özgürlüğünü vermeye yöneliktir. Beden sadece ruhun giysisi, tutkuların ve günahın mekânı değildir. Bedeni öldürerek ruhu yücelten teolojik bakışa başkaldırıdır bu söz. Ancak “Günaha Son Çağrı” romanına Nietzsche felsefesinin temel dokunuşunun Tanrı anlayışından ziyade edebi kurgusal biçemde ve mitolojik anlatıda yer aldığını söylemek daha doğru olur. Bu kurgusal yapı özünü Antik Yunan tragedyalarından alır. Yunan tragedyaları söz konusu olduğuna göre Kazancakis’in buna kayıtsız kalması düşünülemez elbette. Friedrich Nietzsche, Aristoteles’ten sonra tragedyaların tanımı ve özellikleri üzerine yeni bir bakış açısı koyan kişidir. “Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu” adlı eserinde iki bin yıl önce yazılmış tragedya kurallarını baş aşağı asar, yeniden düzenler. Yunan mitolojisine göre Apollon ve Dionysos, Zeus’un zıt kutupları temsil eden oğullarıdır. Apollon düzeni ve uyumu temsil ederken Dionysos’un hanesine kaos ve yıkıcı güç düşer. Nietzsche’ye göre Yunan tragedyası bu iki karakter arasındaki gerilimin yansımasıdır. Tragedyayı imgelerin ve estetik görünümlerin yansıması olarak ele alır, çünkü dünya ancak bu görünümle katlanılabilir bir yerdir.
Biz bir roman olarak okuyabiliriz Günaha Son Çağrı’yı -özünde bir romandır elbette- ama çağdaş bir tragedya olma ihtimalini yok sayamayız bir yandan da. İki bin yıl önceki bir anlatıyı, o dönemin edebi türüyle yansıtır bize Kazancakis. Bu da muhteşem bir trajik kurgu yaratmasının sırrıdır denebilir. Tragedya, Antik Yunan kültürü içinde doğmuş, binyıllara meydan okuyarak günümüze dek uzanmış bir sanat türüdür. Ayak izlerini takip ettiğimizde iki bin beş yüz yıl önceye kadar gidebiliriz. Her ne kadar günümüzde tiyatronun bir alt dalı olarak algılansa da aslında kurmaca edebiyatın atası olduğunu iddia etmek de mümkün.
Tragedya çoktanrılı Yunan mitolojisinden doğar. Mitolojik anlatıların yaşadığımız dünyaya inerek insanlar arasında geçen olaylara dönüşümü, hikâyeleştirilmesidir de denebilir. Kuralları ve özellikleri Aristoteles tarafından yazılan “Poetika” adlı kitapta tanımlanır. Bu tanıma göre tragedya, “Sahnede insanlar tarafından gerçekleştirilen, belirli bir uzunluğu olan, süslü bir dilin kullanıldığı, acıma ve korku yoluyla arınmayı (katarsis) gerçekleştiren olayların taklit (mimesis) ile yeniden sunumudur.”
Tragedyanın zemininde trajik bir hikâye yer alır. Aristoteles’e göre hikâye olmadan tragedya olmaz. Trajik kahramanlar ise eylemleriyle gerçek dünyayı temsil ederek hikâyeye yön verir. Tragedyanın temel bazı özelliklerini “Günaha Son Çağrı” romanıyla beraber ele alabiliriz:
Mitos ve Trajik Kahraman: Hikâyenin özü mitolojik bir anlatıya dayanır. Bu, Tanrıların ya da yarı Tanrıların yer aldığı, mucizevi ve göksel olayların gerçekleştiği, kaderin ve yazgının çizdiği bir dünyadır. Trajik kahraman Tanrısal özelliklere sahip, saygın, iktidar sahibi yarı-Tanrı veya kral gibi önemli bir kişidir. Halk arasında sözü geçen, sevilen bir kişiliktir. Tanrıların ona çizdiği yolda yürürken bir trajik hata yaparak kaderin dönmesine neden olur.
Trajik Hata (Hamartia): Tragedyaların olmazsa olmaz özelliklerinden birisidir trajik hata. Trajik kahramanın istemeden yaptığı bir hata sonucunda kaderini değiştirmesi demektir bu da. Yanlış bir karar, söylenmemesi gereken bir söz, zamansız bir eylem sonucunda gerçekleşebilse de temelinde genellikle merak ve kibir yatar. Kibir, kahramanın kendini Tanrısal görmesi, diğer insanlardan farklı ve üstün olduğunu düşünmesiyle gerçekleşir. Ve bu kibirle birlikte kaderine boyun eğmeme cesaretini gösterir.
Baht Döngüsü (Peripeteie): Trajik hata yapılır ve baht döner. Kaderin kırılma anı da denebilir buna. Bu kırılmayla beraber bir aydınlanma yaşanacaktır: kahraman içsel bir farkındalık yaşayarak yaptığı hatayı ve nedenlerini görür. Ancak bu davranışla beraber trajik kahramanın düşüşü başlar. Artık geri dönülmez bir yola girilmiştir ve her koşulda sonu ölümdür.
Kötü Ruhlar-Belirsiz Güçler (Daimon): Trajik kahramanı kader yolunda yürümekten alıkoyan ayartıcılardır onlar. Hamartia onlar sayesinde gerçekleşir.
Acı Çekmek-Çile (Patos): Patos anlayışına göre trajik kahraman kazanma olasılığı olmayan bir mücadeleye girmiştir. Bu mücadelenin sonu kaybediş ve çiledir. Sonuç, her durumda trajik kahramanın ölümüdür.
“Günaha Son Çağrı” tragedyanın özellikleriyle birlikte ele aldığında bir yapbozun parçaları gibi tüm kenarlar birbirini tamamlamakta, ana resim oluşmaktadır. En önemli madde olan trajik hata yani hamartia ele alındığında ise farklı birkaç görüş ortaya koyulabilir. Nedir roman kahramanı İsa’nın hatası? Kendisini Tanrı’nın oğlu görmesi mi? Manastıra ve çöle giderek Tanrı’yı araması mı? Maria ile evlenmeyi reddederek ruhani yaşamı seçmesi mi? Yoksa kendi kaderini, ölümünü kendisinin yazmak istemesi ve bu nedenle Yahuda’yı onu ihbar etmeye zorlaması mı? Evet, anlatının en ilginç ve en çarpıcı, bilinen gerçekleri alt üst ederek okuru bir iç sorgulamaya teşvik eden kısmı da burada yatar. Tarihsel anlatıların Yahuda’nın ihaneti olarak söylediği son yemekten sonraki yakalanma sahnesidir bu kısım. Roman Yahuda’yı bir hain değil son nefesine dek Hz. İsa’ya sadık bir yoldaş olarak resmeder. İsa’yı kendi çarmıhına, kaderin kırılmasına götürense kendi ölümüne karar verişidir. İşte İsa’nın trajik hatası burada gizlidir:
“Bağırma Yahuda. Böyle olacak. Dünyanın kurtulması için ben, kendi isteğimle ölmeliyim. İlkin bunu ben de anlayamıyordum. Tanrı boşuna belirtiler gösterdi bana; bazen havada görüntüler, bazen uykumda düşler; boynunda bütün bir ulusun günahları asılı çölde gördüğüm keçi ölüsü. Anamın evinden ayrıldığım günden beri bir gölge, köpek gibi izledi beni, bazen de önümde koşarak yol gösterdi. Hangi yolu mu? #Çarmıh yolunu! (Günaha Son Çağrı, 464)”
Son Olarak…
“Günaha Son Çağrı”, kurmaca bir anlatıdır. İster çağdaş bir tragedya olarak okuyalım ister tarihsel bir metin asıl olan okura açtığı penceredir. İnsan olan yanımızı, içimizdeki o cevheri bize vermesidir. Umudu, sevgiyi ve kendi hayatını feda edebilen bir yüreği…
Zaten gerçek dediğimiz nedir ki gerçekte? #İncil’i yazan Paul’un romanda söylediği gibi,
“Sen iste isteme, ben senin elçin olacağım. Seni kuracağım, hayatını, sözlerini, çarmıha gerilişini ve dirilişini istediğim gibi kuracağım. Seni doğurtan Nasıralı marangoz Yusuf değil, benim. Ben, Kilikya’daki Tarsuslu yazıcı Paul. (Günaha Son Çağrı, 573)”
Sorry, there were no replies found.
