Hayri İrdal’ın Dürbününden Görünen Musikî

  • Hayri İrdal’ın Dürbününden Görünen Musikî

    Posted by romankahramanlari on 12 Temmuz 2024 at 09:15

    Hayri İrdal’ın Dürbününden Görünen Musikî*

    Makale Yazarı: Berkant Örkün

    *Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI dergisinin Ocak/Mart 2018 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır.

    Tanpınar ve Müziğe Kısa Bir Bakış

    Gérard de Nerval 1843 yılında İstanbul’a geldiğinde Pera’da Fransız ressam arkadaşını görünce Konstantinopolis’in sanat tanrıçalarıyla arasının sanıldığı kadar açık olmadığını söyler (Nerval, 2004: 553). Birkaç sayfa sonra, Sultan Abdülmecid’le karşılaştığını ve onun peşinden Pera’daki mevlevihaneye (Galata Mevlevihanesi) gittiğini ama kapısından içeri giremediğini belirtir (Nerval, 2004: 559). Büyük ihtimalle Sultan Abdülmecid, babası II. Mahmut gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle Türk musikisinin son büyük üstadını yani Hamâmzâde İsmâil Dede Efendi’yi dinlemeye gitmiştir. Eğer Nerval da padişahın arkasından mevlevihaneye girebilse ve Dede Efendi’yi dinleyebilseydi, sanırım İstanbul’un sanata dair duruşunu sadece Fransız ressam arkadaşıyla sınırlandırmazdı. Ama diğer Mevlevilere rastlayan ve daha çok onların sema törenlerini dile getiren Nerval, aynı yıllarda İstanbul’da bulunmalarına rağmen Dede Efendi’yle karşılaşmamıştır.

    Nerval’in Dede Efendi ile karşılaşmaması ne kadar bir tesadüfse bizlerin de Dede Efendi’yi tanıması bir o kadar tesadüftür çünkü Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi alaturka müziği bu kadar önemseyen ve onu tarihin içinden çıkartıp tüm değerleriyle ve canlılığıyla günümüze taşıyan iki büyük edebiyatçımız olmasaydı Dede Efendi’nin ismi sadece müzik tarihi kitaplarında yer alırdı. Neyse ki Yahya Kemal şiirleriyle, Tanpınar da romanlarıyla alaturka müziğe yeniden can verdi. Özellikle Tanpınar, eserlerinin temel kurgusuna müziği yerleştirdi. “Her eserimin başında -en küçük şiirimin bile Garp’tan veya bizden bir musiki eseri vardır” (Tanpınar, 2015: 348) demesi onun estetik çıkış noktasının müzik olduğunun en önemli kanıtıdır. Araştırmacılar daha çok Huzur romanını bu bağlamda inceleseler de onun her eserinin kurgusunda mutlaka müziğe özellikle de alaturka müziğe bir gönderme yaptığı görülür. Tahir Abacı, onun bu özelliğini şöyle açıklamaktadır: “Müzik, Tanpınar’ın eserinin atmosferi, nesnesi, hatta kimi zaman doğrudan öznesidir. Öne çıkardığı roman kişileri de müzikle dolaysız bir ilişki içindedir hep. Adımbaşı müziğe gönderme yapar Tanpınar..” (Abacı, 2013: 56). Bu nedenle Tanpınar ve müzik ilişkisi birçok edebiyat eleştirmeni tarafından özellikle ele alınmıştır.(1)

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Müzik

    “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Ahmet Kutsi Tecer’in ifadesiyle konusu “dolandırıcılık” olan ve Türkiye’deki modernleşme sürecine halkın bakışını yansıtan Türk edebiyatının en önemli romanlarından biridir. Hicvin ve ironinin bir arada bu kadar ustalıkla kullanıldığı bir romana rastlamak hem dünya edebiyatı hem de Türk edebiyatı için az rastlanan bir durumdur. Bu nedenle bu romana yönelik olan yazılar daha çok Türk modernizmi, hiciv ve ironi üzerinedir. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde Huzur romanında olduğu gibi müziğin romanın kurgusuna etkisi yeterince araştırılmamıştır. Hâlbuki Tanpınar, bu romanın temel kurgusunun oluşumunda müziğe önemli bir yer vermiştir.

    Romanı ve romanın başkahramanı Hayri İrdal’ı incelemeye başladığımızda ilk dikkat çeken öğe, İrdal’ın seslere karşı olan duyarlılığıdır. Örneğin toplumdaki ruh halinin değişimini vapur seslerinden yola çıkarak anlatır:

    “Meselâ, benim çocukluğumun geçtiği Abdülhamit devrinde cemiyetimiz neşesizdi. Başta padişahın asık yüzünden gelen ve halka halka etrafa yayılan bu neşesizlik eşyaya da sirayet etmişti. O zamanın vapur düdüklerinin acılığını, hüznünü, keskinliğini benim yaşımda olanların hepsi bilir. Hâlbuki hadiselerin lütfuyla birdenbire o kadar gülecek şey bulan bugünkü hayatımızda vapur düdüklerinin, tramvay seslerinin neşesine bakın!” (Tanpınar, 2013:15)

    Doktor Ramiz’le ilk tanıştığında yine onun sesini ayrıntıyla açıklar: “Sesi de böyleydi. Garip ve açık aksanlarla başlıyor, sonra bir çeşit mırıltıda âdeta izini karıştırmak ister gibi kayboluyordu. Nedense bu çehre, bu ses bana daima gayri muntazam kavislerle yapılmış helezonları hatırlatıyordu.” (Tanpınar, 2013: 104) Hatta şoför kelimesinin ilginçliğini bile sesle açıklar:

    “Şoför kelimesi bunların şüphesiz en medenisi, en latifi, en iyisi ve en cemiyetlisidir. İki dudağın arasında bir öpüş taklidine benzeyen ve ilk hecede havaya bıraktığını ikinci hecede âdeta geriye alan bu kelimenin Türkçe’nin en mühim kazançlarından biri olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Hangi şivede söylenirse söylensin o daima mânalıdır.” (Tanpınar, 2013:142)

    Bütün bu örnekler romanın başkahramanı Hayri İrdal’ın seslere karşı çok duyarlı olduğunu göstermektedir. Sese karşı bu kadar duyarlı olmak ancak müzik kulağına sahip olan insanlarda rastlanan bir durumdur. Nitekim, Hayri İrdal da tuluat kumpanyalarına katılır hatta Kadıköy’de bir operette alaturka ile alafranga arasında sallanan bir musikide sesini tecrübe eder. Ayrıca babasıyla her perşembe akşamı ve cuma günleri tekkelerde beraberce makamlar okumaktadır (Tanpınar, 2013: 77). Yani o, her anlamıyla müziğin içinde yetiştiğini ifade etmektedir. Ama Birinci Dünya Savaşı sayesinde tiyatroya da operetlere de veda etmek zorunda kalır.

    Hayri İrdal müziğe dair olan bilgisiyle de dikkat çeken bir roman kahramanıdır. Romanın ilk sayfalarındaki anlatımlarından onun müzik bilgisini küçümseriz. Nitekim, klasik müziğin önemli isimlerini Doktor Ramiz’den öğrendiğini bize şöyle aktarır:

    “Bir yığın isim ki iradenin ta kendisi idiler: Nietzche, Schopenhauer… Ve Doktor Ramiz bütün bunları behemâl okumuş olduğuma inandığı için hepsinden bana üstü kapalı misaller veriyor, sonra kitaplardan aldığı bu misalleri günlük hayata, kendi hayatına, benim hayatıma, memleket meselelerine tatbik ediyor ve oradan tabiatıyla Alman musikisine geçiyorduk. Doktor Ramiz’e göre -sonradan Almanya’da okuyanların çoğunda bu hâli gördüm- Beethoven’i hemen hemen bizim sokağın arkasında oturan bir adam gibi behemehâl tanımaklığım lazım geliyordu. Wagner’e gelince o mutlaka ikimizin de akrabasıydı. Çok defa Dokuzuncu Senfoni’nin korosu ile veya Tenhauser’in marşıyla biten konuşmalardan sonra doktorun ferdî hatıraları başlardı… Ve ben yalnız odada başım iki elimin arasında şaşkın ve budala ‘Beethoven, Nietzche, irade, Schopenhauer, psikanaliz…’ diye tekrarlardım.” (Tanpınar, 2013: 124)

    Klasik müzik konusunda bu kadar bilgisizliğini açığa vuran Hayri İrdal, müzikle ilgilenen baldızını eleştirirken dünyaca ünlü şarkıcı Jeanette Mac Donald’tan, ünlü aktris Rosalinne Russel’den, Fransız aktör Charles Boyer’den, Amerikan aktörler Clark Gable ve William Powell’dan, Amerikalı oyuncu ve şarkıcı Martha Egerth’den bahseder (Tanpınar, 2013: 157). Bütün bunları ancak çağını iyi tanıyan bir entelektüel söyleyebilir. Ayrıca müzik makamlarını da iyi bilmektedir. Baldızının ne kadar kötü bir sese sahip olduğunu Halit Ayarcı’ya anlatmaya çalışırken şu ifadeleri kullanır: “Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor.” (Tanpınar, 2013:230) Yine baldızının halasının evindeki performansı hakkındaki söyledikleri önemlidir:

    “Semainin arkasından Dede’nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hâle giremezdi. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. Fakat bu musiki değildi artık! Bu bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. İkisini de askerliğimde Şeytan Dağları’nın yalnızlığında sık sık dinlemiştim. Maya, bölüğümün neferlerinin ağzında yıldızlarla konuşma gibi bir şeydi.” (Tanpınar, 2013: 355)

    Burada Hayri İrdal’ın hem Dede Efendi’yi hem semaileri hem de halk müziğinde maya ezgisini bildiğini öğrenmekteyiz. Buna karşın Viyana’da tahsilini yapan Doktor Ramiz’in ne Dede Efendi’den ne de alaturka müziğe dair herhangi bir makamdan haberi vardır. Viyana’da eğitimini tamamlayan bir kişi olarak asıl entelektüel olması gereken kişi Doktor Ramiz iken onun sadece psikiyatri ile aklını bozan bir kişiden ibaret olarak tabir edilmesi ilginçtir. Belki de bu yüzden Halit Ayarcı, Doktor Ramiz yerine asıl önemi Hayri İrdal’a vermektedir.

    Romanın akışını asıl değiştiren olay Doktor Ramiz’in Hayri İrdal’ı Halit Ayarcı ile tanıştırmasıdır. Bu tanışmada, Hayri İrdal, Halit Ayarcı’nın bozuk saatiyle ilgilenir. Hayri İrdal beraber gittikleri bir saatçide saate dair bildiklerini sıralayarak Halit Ayarcı’yı etkiler ve Ayarcı onu boğazda yemeğe çıkarır. Hayri İrdal bütün hayatını Halit Ayarcı’ya anlatır. İlginç olan en önemli nokta sabaha doğru Hayri İrdal’ın kendisini karşı masadaki tanımadığı bir kişiyle çiftetelli atarken bulmasıdır:

    “Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. Ben bir türlü buna yanaşmıyordum. İnat ediyordum. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki?… Yalnız sabaha karşı kendimi, karşı masadakilerden biriyle karşı karşıya çiftetelli oynarken buldum. İnce, tatlı, sisler içinde yumuk yumuk bir sabahtı bu. Açık bir penceren giren rüzgâr ve motor sesleri henüz yanmakta olan lambalara hücum ediyordu. Biz ayakta bu güzel sabaha karşı durmadan göbek atıyorduk… Halit Ayarcı geceki vaatlerini tutsun veya tutmasın, bana dürbünün bakılacak yerini göstermişti.” (Tanpınar, 2013: 233-235)

    Nitekim bu sabahtan sonra, Hayri İrdal’ın hayatında yalandan bir hayat başlar. Sesi hiç güzel olmayan baldızı bir gazinoda şarkıcı olur, Hayri İrdal’ın kendisi buna bizzat şaşırır. Ardından Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurulur. Hiçbir işe yaramayan bu kurum için Hayri İrdal, başta kapanacak gözüyle bakarken, kurum gittikçe büyür ve Hayri İrdal sınıf atlar. Ensititü’nün yaşaması için artık her şey yapılır. Hatta yalandan bir tarih kurulur ve Ahmet Zamanî Efendi bu yalandan tarihin tam merkezine yerleştirilir. Bütün bu yaşananları Hayri İrdal şu cümlelerle özetler:

    “Ah Yârabbim, ekmek paramı niçin bana doğrudan doğruya vermedin de beni başkalarının uydurduğu bir yalan yaptın! Hakikatte de böyle idim. Ucunu bucağını bilmediğim, her gün yeni bir parçasıyla karşılaştığım âdeta tefrika halinde bir yalan olmuştum.” (Tanpınar, 2013: 280)

    Tam da burada Huzur romanın üçüncü bölümündeki Ferah-fezâ ayinin icrasından sonra gerçekleşen Suat’ın ölümüne değinmeliyiz. Çünkü Ferah-fezâ ayinin icrası nasıl Huzur romanının doruk noktasıysa, sabaha karşı boğazda Hayri İrdal’ın oynadığı bu çiftetelli de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün doruk noktasıdır. Huzur’da intihar eden Suat’tır, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde intihar edense Hayri İrdal’ın dürüst kişiliğidir. İki intihar… Birisine eşlik eden Dede Efendi’nin Ferah-fezâ ayini iken diğerine eşlik edense bir çiftetelli havasıdır. Aslında bu modern Cumhuriyet’e bakışın iki farklı yönü olarak da değerlendirilebilir. Çöken Osmanlı İmparatorluğu karşısında Ferah-fezâ ayini, yani alaturka müzik, kendisini dinleyenlere geçmişteki değerleri derinden hissettirirken; çiftetelli ise modern Türkiye’nin eski değerlerini reddederek sırf yeninin peşinden koşmanın, hatta bu uğurda yalana sarılmanın ironik durumunu ortaya koymaktadır. Bu ironik durum aslında Hayri İrdal’ın hürriyet konusunda söyledikleriyle Türkiye tarihinin bir özetini verir.
    “Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti… Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği hâlde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.” (Tanpınar, 2013: 22)

    Davul-zurna ve çiftetelli burada bayağılığın, yalanın ve kandırılmanın müzikal simgeleridir. Nitekim romanda toplum için gereksiz bir kurum olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü bu çiftetelliden sonra kurumlaşacaktır. Dede Efendi, maya ezgisi gibi ‘değerler’ ise gazino köşelerinde şarkılar söyleyen, makam ve usul bilmeyen Hayri İrdal’ın baldızının ağzında tuzla buz olacaktır (Tanpınar, 2013: 355).

    Hayri İrdal bunun böyle olacağını bildiği için önceden Halit Ayarcı’yı uyarır. Ama o asıl değerin ‘yeni’ olduğunu ve bakış açısının ise realist değil pragmatist olması gerektiğini söyler.

    “Baldızım musikiden başka bir şeyde muvaffak olmak istemiyor. O halde elimde iki rakam var. Baldızım ve musiki. Birincisini değiştiremeyeceğime göre, ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. Baldızıma hangi musiki uyar? Böyle düşünün!” (Tanpınar, 2013: 233)

    Aslında bu görüş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yasaklanan alaturka müziğin karşısına yeniyi çıkarma çabasının bir sonucudur. Berna Moran, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı hakkında yazdığı bir yazının dipnotunda, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu romanda, resmi görüşün yeniye olan bu aşırı ilgisini eleştirdiği için korktuğunu ve bunu değiştirmek için romanın sonuna bir mektup eklemeyi düşündüğünü ama sonradan bundan vazgeçtiğini öne sürer (Moran, 1992: 54). Dolayısıyla Hayri İrdal karakterinin müzikle bu iç içeliği ve onun Cumhuriyet insanını simgeleyen Halit Ayarcı’ya karşı çıkışları bilinçli bir kurgunun sonucudur. Bir diğer anlamıyla bu roman yeninin eskiyi tamamen reddetmesine karşı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın pasif direnişi olarak adlandırılabilir. Tahir Abacı da bir yazısında bu konuya atıf yaparak Tanpınar’ın resmi görüşün dışına çıktığını ifade etmiştir (Abacı, 2013: 112). Tanpınar pasif bir direnişle bu geçmişi reddetmeye karşı dururken, halk ise alaturka müziğin yasaklanmasına karşı sessiz kalmıştır. Halit Ayarcı’nın ağzından Tanpınar bu durumu şöyle eleştirir: “Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat musikiden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar” (Tanpınar, 2013: 231).

    Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Pakize Hanım, kocası Hayri İrdal için gazeteye verdiği röportajda onun banjo çaldığı yalanını söyler. Banjo, Afrikalı kökenli telli bir çalgıdır. Afrika’dan Amerika’ya köle olarak giden işçiler sayesinde taşınmıştır ve Afrikalı işçiler için bir direniş çalgısı olarak öne çıkmıştır. Halit Ayarcı, bu yalanla eğlenmek için Amerika’dan aldığı bir banjoyu Hayri İrdal’a gönderir. Hayri İrdal bu hediyeyi hiç sevmez, bir iki tıngırdatır ama çalamaz, sonra kızı Zehra’ya banjosunu beğenip beğenmediğini sorar. Zehra’nın yanıtı çok çarpıcıdır: “Başka çaremiz var mıydı baba?..” (Tanpınar, 2013:305). Aslında banjo burada önemli bir simgedir. Hayri İrdal eğer isteseydi, tüm bu yalandan yaşamı reddedebilirdi ama bunu yapmamıştır, banjoyu bir iki tıngırdattığı gibi, yaşadığı yalandan dünyaya da bir iki itiraz eder ama her seferinde bundan vazgeçip bu yalan dünyanın içinde yaşamaya devam etmeyi tercih eder. Dolayısıyla onun bu tercihine karşı Zehra’nın bir çocuk olarak yapabileceği başka bir şey yoktur. Bu sahneyi biraz daha büyütürsek, resmi görüşün yanlış devlet politikalarına karşı, aydınların bir iki etkisiz eleştirisinin değeri yoktu. Eğer isteseydi aydınlar da yanlış gelişen devlet politikalarına yüksek perdeden karşı çıkabilirdi ama bunu yapmak yerine onlar resmi görüşün ardında yanlışın içinde yaşamayı seçti. Böylece geleneğin tümden reddedilmesine sessiz kaldı ve içi boş bir yeninin peşi sıra sürüklendi. Dolayısıyla ülke bir kültür erozyonuna uğradı ve bu erozyon sırasında Dede Efendiler, Itriler, Ebubekir Ağalar unutuldu. Cumhuriyet’in çocuklarının bocalayan yeniyi alkışlamaktan başka çaresi yoktu. Ahmet Hamdi Tanpınar aslında bu düşüncelerini 17 Mart 1941’de Tasvîr-i Efkâr’da şöyle yazmıştı:

    “Ne eserlerimiz vardı ve neleri kaybettik? Daha neleri kaybetmek üzereyiz… Eski hayat tarzımızın kötü itiyad ve an’aneleri, her şeyi insan hafızasına emanet etmekteki safdilliği bizi bugün çırılçıplak bıraktı. Fakat zamanla bu kötü itiyada, daha korkunç bir şey, bu san’at hakkında bizde türeyen mânâsız bir kalbî hüküm ilâve edildi. Birdenbire musıkîmizi tanımadığımız halde ithama kalktık; onu bayağı, bize yabancı, zevksiz bulduk. Tabiatının zıddı olan şeyleri ondan istedik ve mahiyetini yapan meziyetlere göz yumduk. Ve nihayet zevkimizin öz kaynaklarından birini teşkil eden bir sanât ve an’aneden bugünkü hale, yani mutlak bir ümitsizliğe pek yakın olan bir merhalenin hududuna geldik, dayandık… Halkımız kötü esere, iyisini bulamadığı için gidiyor.” ( Tanpınar, 2015: 411)

    Bütün bu yönleriyle birlikte ele aldığımızda, romanın başkahramanı Hayri İrdal’ın müziğe dair bakışının ve müzikle beraber içinde yaşadığı topluma dair bakışının Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bakışıyla paralellik gösterdiği söylenebilir. Tanpınar, bu ironik romanı birçok araştırmacının söylediği gibi sadece modern toplumun kurumlarını eleştirmek için değil, asıl olarak modern toplumun geleneğin değerlerine müdahalesine karşı yazmıştır. Hayri İrdal’ın dürbününe düz olarak baktığımız zaman, bilim ve sanatta bugünkü duruma gelmemizin asıl sebebinin geçmiş değerleri yok saymamızın bir sonucu olduğunu açıkça görebiliriz.

    Notlar
    1 Bu konuda Tahir Abacı’nın Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik ve Nesrin Tağızade Karaca’nın Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mûsiki isimli kitaplarına bakılabilir. Ayrıca Türkân Alvan ve M. Hakan Alvan’ın birlikte yayınladıkları Saz ve Söz Meclisi Şiir ve Musikî Medeniyetimiz isimli kitapta da Ahmet Hamdi Tanpınar ve onun müziğe bakışı hakkında detaylı bir makale vardır. Bunun yanında Berna Moran ve Hilmi Yavuz gibi edebiyat eleştirmenlerinin Tanpınar ve müzik hakkındaki yazıları oldukça önemlidir.

    Kaynakça
    Abacı, T. (2013). “Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik”. 2. Baskı. İstanbul: İkarus Yayınları.
    Alvan, T., Alvan,M.H. (2016).” Saz ve Söz Meclisi Şiir ve Musıkî Medeniyetimiz”. İstanbul: Şule Yayınları.
    Karaca, T, N (2005). “Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mûsiki”. Ankara: Hece Yayınları.
    Moran, Berna (1992). “Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Birikim Dergisi. S.37. ss.44- 54
    Nerval, G. (2004). “Doğu’da Seyahat”. 2. Baskı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
    Tanpınar, A. (2015). Yaşadığım Gibi. 7. Baskı. İstanbul: Dergâh Yayınları.
    …..….. (2013). “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. 19. Baskı. İstanbul: Dergâh Yayınları.
    …..….. (2017). “Huzur”. 27. Baskı. İstanbul: Dergâh Yayınları.

    #saatleriayarlamaenstitüsü #hayriirdal #ahmethamditanpınar #müzik #halitayarcı #doktorramiz #modernleşme #alaturka

    romankahramanlari replied 1 year, 8 months ago 1 Member · 0 Replies
  • 0 Replies

Sorry, there were no replies found.

Reply to: romankahramanlari
Hayri İrdal’ın Dürbününden Görünen Musikî* Makale…
Cancel
Your information:

Start of Discussion
0 of 0 replies June 2018
Now