Hayallerden Gerçeğe Uyanan Bir Kahraman: Soneçka
-
Hayallerden Gerçeğe Uyanan Bir Kahraman: Soneçka
Hayallerden Gerçeğe Uyanan Bir Kahraman: Soneçka*
Makale Yazarı: Güneş Sütcü
*Bu makale ROMAN KAHRAMANLARI Temmuz/Eylül 2018, 35. sayıda yayımlanmıştır.
“Kadın ve erkek arasındaki fark devasa boyuttadır. Kimyaları, hormonları, psikolojileri bambaşkadır. Ama diğer yandan da kadın ve erkeğin birbirine ihtiyacı vardır. Birbirleri için yaratılmışlardır. Aşk için, dostluk için, soy devamı için, çocuk eğitimi için birbirlerine gereksinimleri söz konusudur. Bu işbirliği her alanda kendini gösterir.” Ulitskaya, 2008
Çağdaş Rus edebiyatının en önemli kadın temsilcilerinden biri, hiç şüphesiz #LyudmilaUlitskaya’dır. Bugün tüm dünyada tanınan bir yazar olan Ulitskaya kendisiyle yapılan bir röportajda“eğer enstitüden kovulmamış olsaydı, büyük ihtimalle genetik alanında doktorasını tamamlamış, ancak böylesine tanınmış bir yazar olamayacağını” ifade eder. Günümüzde Ulitskaya, Rusya’nın yanı sıra Fransa ve İtalya gibi Avrupa ülkelerinde de en çok tanınan Rus yazarlarından biri olarak kabul edilir. Ulitskaya’yı asıl üne kavuşturan eseri, ilk olarak 1992 yılında #NovıyMir adlı dergide yayımlanan “#Soneçka” adlı uzun öyküsüdür. Bu eser Lyudmila Ulitskaya için ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü ilk ödülünü, 1994 yılında Fransa’da “Mediçi Ödülü”ne layık görülen Soneçka ile alır. Soneçka’nın Türk okuyucularla buluşması ise 1992 yılında Mehmet Özgül’ün çevirisiyle gerçekleşmiştir.
Soneçka’ya değinmeden önce, XX. yüzyılda şekillenmeye başlayan “aile politikası” teriminin aile hayatına dair ortaya çıkan sorunların aktif bir şekilde tartışılmasını gündeme getirdiğinden bahsetmek gerekir. Nitekim Çernova’nın da belirttiği üzere aile hayatına ilişkin sorunlar, her zaman devletin ilgi odağında önemli bir yer teşkil eder. Sovyet dönemindeki toplumsal cinsiyet sistemi ve devlet politikası, cinsiyetlerinden bağımsız olarak vatandaşlarının farklı yükümlülüklerinin olduğunu esas alır. Yeni komünist toplumun oluşum sürecinde kadınlara ve erkeklere farklı roller biçilir. Bu bağlamda kadının, yükümlülükleri kapsamında profesyonel iş hayatına katılım sağlaması ve Sovyet vatandaşlarının yeni neslinin üretimini üstlenen anneler olarak çocukların bakımını gerçekleştirmesi ve ayrıca ev işlerini de yerine getirmesi gerekmektedir. Erkeğin esas yükümlülüğü ise o dönemde geleneksel baba rolünü yerine getirmesi konusunda sorumluluğu kendi üzerine alan devletin yeni toplumun inşa sürecine ve yönetimi konusuna iştirak etmesidir. Bu durumda kadın ve erkek cinsiyetinin farklı içeriklere sahip olan toplumsal cinsiyet sisteminin dayattığı sözleşmeye imza attıkları görülür. Bu sözleşme kapsamında “çalışan anne” konumundaki kadın, profesyonel iş hayatı ile aile olmanın ve anneliğin getirdiği sorumlulukları layığıyla yerine getirmek zorundadır. Erkek ise aile olmanın sorumluluklarını yerine getirme konusunda esnek bir çerçeveye yerleştirilerek komünizmin kurucusu veya koruyucusu misyonunu üstlenendir. Tüm bu bilgiler doğrultusunda devletin önünde kadına yüklenen sorumlulukların ve yükümlülüklerin getirdiği ağırlığın kıyaslanamayacak kadar eşitsiz bir düzlemde yer aldığı görülür. Dolayısıyla bu durum tüm Sovyet kadınlarının hem kadın hem de erkek rollerini birlikte yerine getirme zorunluluğunu doğurur. Bu noktada ilgili durumların yansımalarını özellikle de Lyudmila Ulitskaya’nın Soneçka adlı eserinde gözlemlemek mümkündür.
Eser ismini, ana kahraman Soneçka’dan alır. Yalnızca eserin başlığı dahi okuyucunun klasik Rus edebiyatı eserlerinden birtakım yansımaları yakalayabilmesine yönelik bir sinyal niteliğindedir. Bu bağlamda D.İ. Fonvizin’in “Anasının Kuzusu”, A.S. Griboyedov’un “Akıldan Bela”, F.M. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” adlı eserlerini anmak gerekmektedir. Klasik Rus edebiyatında Sonya ismi ile anılan tüm kadın kahramanlar, bilgeliğin bir taşıyıcısı kabul edilmektedir. İyi niyetli, yardımsever, iyiliğin her zaman kazanacağına inanan temiz kalpli kadın karakterlerdir. Sonya ismi, bilgeliğin sembolüdür ve Latincede “akıl” manasına gelmektedir. Sonya’nın eşi Robert, kızı Tanya ve öksüz Yasia için bazı şeyleri feda edişi Suç ve Ceza’daki Sonya Marmeladova’ya bir gönderme niteliğindedir.
Peki Lyudmila Ulitskaya, kadın kahramanı Soneçka’yı nasıl betimler? Soneçka’nın her şeyden çok sevdiği tutkusu nedir? Bu iki sorunun yanıtı, eserde işlenen konunun daha iyi anlaşılmasını sağlar. Çok küçük yaşlarda başlar Soneçka’nın okuma aşkı. Tüm benliğinde yalnızca sevgi barındıran bir kadındır o. Mutsuzluğun, terk edilmişliğin, kandırılmışlığın ve yalnızlığın verdiği hüznün çıkış yolunu kitaplarda arayandır. Günümüzde de pek çoğumuzun yaptığı şey, huzuru bir kahve eşliğinde yudumladığımız kitaplarımızda aramak değil mi?
Soneçka, çok varlıklı olmayan ama mutlu bir ailenin erdemli bir kızıdır. Sadık bir eş ve çocuğunu seven bir annedir. Her insan gibi onun da eksik yanları vardır. Okuduğu roman kahramanlarına benzemek isteyişi, onun düşüncesiz yanını gösterir. Evlendikten sonra büyük bir değişim geçirir. Kendine olan öz saygısını yitirir. Eşinin ihanetini dahi affeder ama yazar, öykünün sonunda Robert’in ölümünü Yaseçka’nın yatağında yaşatarak onun yüz kızartıcı bir imge olduğuna bir kere daha dikkat çekmek ister belki de. Hiç kimseye karşı herhangi bir kötülük beslemeyen Soneçka’nın eşine olan sevgi ve saygısı ölümünün ardından dahi değişmez. Kendine karşı saygısının olmaması, en büyük kusurudur. Soneçka, XXI. yüzyıl çağdaş kadınını yansıtan bir kahramandır. Hayatı boyunca eşini kaybetmekten korkar. Toplumun belirli kurallarının ötesine çıkmaya hiçbir zaman cesaret edemez. Kendisine dahi karşı çıkamayan bir karakterdir Soneçka.
Soneçka’nın konusu, II. Dünya Savaşı sonrasındaki dönemi kapsamaktadır. Savaş sonrası bir yaşam sürdürmenin, aile kurmanın ve çocuk büyütmenin ne kadar zor olduğunu anlatır bize Ulitskaya. Parasızlık, açlık, soğuk ve hastalık… Tüm bu zorlukların her biri Soneçka’nın omuzlarındadır. Soneçka büyük bir ihanete uğrar. Buna rağmen eşinden ayrılmaz. Robert’in aşığı ile birlikte aynı evde yaşamayı sürdürür. Soneçka, mutluluğu ailesi için yaptığı şeylerle ilişkilendirir. Amacı, aile bağlarını korumaktır. Söz konusu eserde özellikle de Soneçka’nın Rus edebiyatıyla tanışma imkânı bulmasından savaşa kadar olan “ara zaman” dilimine dikkat etmek gerekmektedir. İlk olarak Soneçka’nın daha sonraki yıllarda eşi olacak ressam Robert ve aile içindeki rol farklılıkları konusunda ataerkil düzenin buyurduğu tüm koordinatlar verilir. Burada kadın, evdeki huzuru sağlayan, aile üyelerini besleyip evi çekip çeviren, verici bir konumdayken; erkek, kadının karşıtlıklarını tamamlayandır. Ancak savaş öncesi dönemde Soneçka, otuzlu yılların Sovyet gerçekçiliğinden belli bir ölçüde kendini çekmeyi başarır. Bu konuda yazar, daha çok edebi bir dünyada yaşayan ve kitap okuma tutkusuna sahip olması bakımından kadın kahramanı Soneçka’yı kitap kurdu olarak tanımlar.
Yazar, gerçek dünyadan edebi eserlerin içindeki hayal âlemine dalıp giden kadın kahramanını bilinçli bir şekilde esere yerleştirerek farklı bir izlenim yaratmaya çalışır. Bununla ilgili Soneçka’nın devletin dayattığı toplumsal cinsiyet sistemi çerçevesine uygun olarak yaşamadığı ve kütüphanenin tozlu bodrum katında gizlendiği görülür. Soneçka’yı edebiyat düşünden çıkaran dürtü, Moskova Üniversitesi Filoloji Fakültesinde okumaya başladığı dönemde II. Dünya Savaşı’nın çıkmasıdır. Trajedi ve acı dolu kırklı yıllar, öykünün gidiş hattını değiştirir. Her şeyden önemlisi Soneçka’da uyanan insani bilinç daha sonraki durumları da etkiler.
Lyudmila Ulitskaya’nın kadın kahramanı Soneçka’yı tekrardan bir kitap deposunda göstermesi, onu Sovyet sisteminin dayatmalarına karşı yeniden gizlemeye çalıştığının bir göstergesidir. Ancak bu kez ne Moskova’da ne de Sverdlovsk’taki kitap depolarında Soneçka’nın Sovyet sistemine uzak kaldığını ya da diğer bir deyişle Sovyet sisteminin Soneçka üzerinde bir hâkimiyet kuramadığı söylenebilir. Çünkü Soneçka’nın hayatında beklenmedik bir durum ortaya çıkar. Bir meslektaşının hasta olması sebebiyle onun yerine baktığı gün daha sonra eşi olacak Robert Viktoroviç ile tanışır. Soneçka ve Robert çifti, yaşamlarının ilk yıllarını Sverdlovsk’ta geçirirler. Bu esnada Soneçka’nın ailesine yakın otururlar. Soneçka, Robert ile hayatını birleştirdikten sonra Rus edebiyatına ilgisi ve kitap okumaları eskisi gibi olmaz. Aslında Soneçka’nın böyle bir eylemde bulunması, gecikmeli de olsa devletin kendisine biçtiği rol çerçevesinde asli görevini yerine getireceğinin bir habercisidir. Sürgünde bulunan Robert, aldığı yazılı emir üzerine Davlekanovo’ya hemen geri döner. Bu arada Davlekanovo şehri, Lyudmila Ulitskaya’nın doğduğu yerdir. Çocukluğunu Davlekanovo’da geçiren yazar, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi üzerine ailesiyle birlikte Moskova’ya gitmek zorunda kalır. Bu zorunlu ayrılışın nedeni, ailesinin yaşadıkları Davlekanovo şehrinden tahliye edilmiş olmasıdır. Dolayısıyla Davlekanovo şehrinin eserde iç karartıcı bir imge olarak verilmesi tesadüfi olarak değerlendirilemeyebilir. Bu arada Soneçka, bebeğinin doğumuna bir ay kala kendi ailesini terk etmek zorunda kalır ve bir asker eşi olarak görevini yapmak üzere SSCB’nin uzak bir noktasına Robert ile birlikte gönderilir. Soneçka, sürgünde bulundukları Davlekanovo’da Tanya adında bir kız çocuğu dünyaya getirir ve anne olduktan sonra en büyük tutkusu olan okumayı tamamen bırakır. Böylelikle Soneçka, Sovyet sisteminin gereğini yerine getirmiş sayılır. Bu durum artık Soneçka’nın da Sovyet sisteminin bileşenlerinden biri hâline geldiğini gösterir. Bu bağlamda dikkat çeken nokta, Ulitskaya’nın, kadın imgelerini her şeyden önemli gördüğü annelik görevi ile tekrar okuyucusunun karşısına çıkarmasıdır. Yazar, burada kadın doğasının özünü çözümlemeye çalışırken artık kendi hayatından vazgeçip, yalnızca çocuğu için yaşayan “anne” vasfına göre davranan yeni bir Soneçka yaratır. Evet, annelik Soneçka’yı başkalaştırmıştır. Çünkü Soneçka’nın Rus edebiyatıyla ilgilenip sürekli kitap okuduğu ve mabedi olarak gördüğü kütüphanenin besleyici dünyasından büsbütün uzaklaşarak devletin aile politikasına göre kadının birincil görevlerinden olan iyi bir ev hanımı ve anne rolünü layığıyla yerine getirmeye çalıştığı görülür. Artık anneliğin ve yaşadığı aşkın mutluluğuyla Soneçka’nın iyi yürekli kalbi yakınlarına karşı daha özverili ve daha bir düşkünlük ile dolar.
Soneçka, yine anneliğin beraberinde getirdiklerinden biri olarak değerlendirilebilecek olan sürekli kendisinden ödün veren bedensel bir hazza sahip olur. Bu durumun sebebini Ulitskaya, Soneçka’nın anne olduktan sonra bedenini adeta bir ev gibi görmesine dikkat çekerek verir. Bu bağlamda Soneçka; teni, göğsü, süt verişi, karnı ve sırtı ile evlatlarını besleyebilme yeteneklerine sahip bir kadın olarak donatılır. Aşkı uğruna hem eşine hem de çocuğuna karşı uçsuz bucaksız bir fedakârlık içine girmesi, Lyudmila Ulitskaya’nın bu durumun her kadının doğasına özgü olduğunu gösterme arzusu ile ilişkilendirilebilir. Bununla birlikte Ulitskaya’ya göre annelik aşkı, hiçbir zaman bir kadının kendini unutmasına neden olabilecek kadar güçlü olmamalıdır. Bir kadın, ruhunun kımıldayan yanlarını hiçbir zaman kaybetmemelidir.
Sovyet sisteminin kendisine biçtiği roller çerçevesinde birincil görevi olan anneliği layığıyla yerine getirmesinin ardından, Soneçka’yı sıradaki ikincil görevini yerine getirme zorunluluğu bekler. Nitekim II. Dünya Savaşı son bulur ve Soneçka’nın ailesi Aleksandrov’dan Kalinin’e, daha sonrasında da Puşkino ve Lionazovo’ya gitmek zorunda kalır. Bundan sonra gerek evde gerekse maddi konulardaki tüm sorumluluk ve yükümlülükler Soneçka’ya ait olur. Bu noktada Soneçka’nın hem aile birliğini hem de ev ekonomisini idare etme konusunda gerçekleştirdiği eylemlere bakıldığında, yine Sovyet sisteminin hem kadın hem de erkek rollerini birlikte yerine getirme zorunluluğunu doğurduğu anlaşılır. Bu bağlamda yazarın, II. Dünya Savaşı’nın o dönemin insanları üzerinde yarattığı tüm etkileri açıkça gözlemleyebilme imkânı sunduğunu söylemek mümkündür.
Sonuç olarak 1930’ların Sovyetler Birliği’nde yaşanan kargaşadan, ev içi yaşamın tekdüzeliğinden edebiyata sığınarak kaçan, kitap kahramanlarıyla yaşamını zenginleştirmeye çalışan Soneçka’nın simgelediği kadın tipine bakmak, Sovyet dönemi kadınının içinde bulunduğu durumu anlamayı sağlamakla beraber, gerçekçi ve ilgi çekici verilerin ortaya konabilmesi açısından Soneçka’nın farklı açılardan da incelenmeye açık olduğunu göstermektedir. Bilhassa Sonya’nın çevresindeki herkese karşı iyi niyetli oluşu ve sevdikleri için kendini feda edişi Ulitskaya’nın insanlığa verdiği bir mesaj olarak değerlendirilmelidir. Bu noktada akıllara Dostoyevski’nin “Budala” adlı romanından Prens Mişkin’in söylemi gelir: “Güzellik, dünyayı kurtaracaktır”. Belki de dünyayı kurtaracak olan, gerçekten de sadece ruh güzelliğidir.
Sorry, there were no replies found.
